felsefenin doğuşu
felsefenin doğuşu için 2 zorunlu koşul vardır: refah ve merak.
prof. dr. ahmet cevizci şöyle diyor bu konuda:
...her şeyden önce, içinde felsefenin gelişebileceği toplumun belirli ya da yüksek bir refah düzeyine erişmiş olması vazgeçilmez bir şeydir. böyle bir refah toplumunda felsefeyle uğraşacak kişinin, maddi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak yerine, boş zamana sahip olma zorunluluğu vardır...
...öte yandan, kritik zihniyet ve felsefenin doğuşu için gerekli olan ikinci koşul, kişinin merak duyması, kendisine öğretilen ya da sunulanla yetinmeyip, varlıkların, şeylerin niçin oldukları gibi olmaları gerektiğini anlamaya çalışmasıdır...
felsefenin doğuşu için gerekli olan bu iki zorunlu koşuldan ilki çeşitli ticaret yollarının birleştiği bir kavşak olan ve ticaretin yanı sıra tarım ve denizcilik gibi çeşitli yollardan zenginleşmiş olan iyonya medeniyeti için sağlanmıştı. anadolu'nun batı kıyılarında kurulan iyonya medeniyeti güneyde mısır uygarlığı, kuzeyde karadeniz toplulukları, batıda yunan kentleri ve doğuda mezopotamya medeniyetlerinin tam ortası bir konumda yer aldığı için -mecburi olarak- refah içindeydi.
refahın tek başınalığı maalesef felsefenin doğuşu için yeterli değildi. ikinci ve en önemli koşul: merak.
iyonya, bu açıdan da şanslı sayılabilirdi, zira felsefenin temellerini atacak olan bir şehre ev sahipliği yapıyordu: miletos (milet, günümüzde aydın il sınırları içerisinde bulunuyor). tarihin belki de en önemli şehri olan miletos, m.ö. 7. ve 6. yüzyıllarda üç büyük düşünüre ev sahipliği yaptı, sırasıyla: anaximandros, thales ve annaximenes.*
bu üç büyük düşünür, düşünmenin önündeki duvarlarda ilk defa delik açmayı başarmış, tüm insanlığın içinde bulunduğu -adına yaşam denen- bu karanlık odaya ilk ışık hüzmesinin girmesini sağlamışlardı.
tüm insanlığın gözünü kamaştıran bu ışık, insanoğlunun var olanın ötesindekine olan merakının bir sonucu olarak 2500 yılı aşkın süredir içinde bulunduğumuz karanlık odayı aydınlatmaya devam ediyor.
şunu unutmamak gerekir ki bu ışığın ilk vurduğu yerler işe giderken bastığımız toprak, pikniğe gittiğimizde gölgesine oturduğumuz ağaç, sularında yüzdüğümüz deniz, içimize çektiğimiz şu hava idi. bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için çok geç kalmayız umarım.
prof. dr. ahmet cevizci şöyle diyor bu konuda:
...her şeyden önce, içinde felsefenin gelişebileceği toplumun belirli ya da yüksek bir refah düzeyine erişmiş olması vazgeçilmez bir şeydir. böyle bir refah toplumunda felsefeyle uğraşacak kişinin, maddi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak yerine, boş zamana sahip olma zorunluluğu vardır...
...öte yandan, kritik zihniyet ve felsefenin doğuşu için gerekli olan ikinci koşul, kişinin merak duyması, kendisine öğretilen ya da sunulanla yetinmeyip, varlıkların, şeylerin niçin oldukları gibi olmaları gerektiğini anlamaya çalışmasıdır...
felsefenin doğuşu için gerekli olan bu iki zorunlu koşuldan ilki çeşitli ticaret yollarının birleştiği bir kavşak olan ve ticaretin yanı sıra tarım ve denizcilik gibi çeşitli yollardan zenginleşmiş olan iyonya medeniyeti için sağlanmıştı. anadolu'nun batı kıyılarında kurulan iyonya medeniyeti güneyde mısır uygarlığı, kuzeyde karadeniz toplulukları, batıda yunan kentleri ve doğuda mezopotamya medeniyetlerinin tam ortası bir konumda yer aldığı için -mecburi olarak- refah içindeydi.
refahın tek başınalığı maalesef felsefenin doğuşu için yeterli değildi. ikinci ve en önemli koşul: merak.
iyonya, bu açıdan da şanslı sayılabilirdi, zira felsefenin temellerini atacak olan bir şehre ev sahipliği yapıyordu: miletos (milet, günümüzde aydın il sınırları içerisinde bulunuyor). tarihin belki de en önemli şehri olan miletos, m.ö. 7. ve 6. yüzyıllarda üç büyük düşünüre ev sahipliği yaptı, sırasıyla: anaximandros, thales ve annaximenes.*
bu üç büyük düşünür, düşünmenin önündeki duvarlarda ilk defa delik açmayı başarmış, tüm insanlığın içinde bulunduğu -adına yaşam denen- bu karanlık odaya ilk ışık hüzmesinin girmesini sağlamışlardı.
tüm insanlığın gözünü kamaştıran bu ışık, insanoğlunun var olanın ötesindekine olan merakının bir sonucu olarak 2500 yılı aşkın süredir içinde bulunduğumuz karanlık odayı aydınlatmaya devam ediyor.
şunu unutmamak gerekir ki bu ışığın ilk vurduğu yerler işe giderken bastığımız toprak, pikniğe gittiğimizde gölgesine oturduğumuz ağaç, sularında yüzdüğümüz deniz, içimize çektiğimiz şu hava idi. bunun ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için çok geç kalmayız umarım.
devamını gör...
zımbırtı
acemi bir müzisyenin elinde can çekişen, genelde telli bir müzik aletinden çıkan ahenksiz, bozuk, kulak tırmalayan sestir. böyle sesler çıkaran her şey için de kullanımı mevcuttur.
aynı zamanda zamazingodur. kesin bir adı olmayan, adı bilinemeyen, adı hatırlanamayan ya da o an adı söylenemeyen, söylenmek istenmeyen ve olmasa da olur olursa da iyi olur diyebileceğimiz ufak tefek, kurcalanması zevkli, çabuk kaybolma özelliğinde olan alet*edevat v.s için kullanılan sözdür.
kısaca şey diyebiliriz. şey işte daha şey var ya, haa o işte :) ver onu..
aynı zamanda zamazingodur. kesin bir adı olmayan, adı bilinemeyen, adı hatırlanamayan ya da o an adı söylenemeyen, söylenmek istenmeyen ve olmasa da olur olursa da iyi olur diyebileceğimiz ufak tefek, kurcalanması zevkli, çabuk kaybolma özelliğinde olan alet*edevat v.s için kullanılan sözdür.
kısaca şey diyebiliriz. şey işte daha şey var ya, haa o işte :) ver onu..
devamını gör...
efsane kopya anıları
kopya anısı, emek hırsızlığı.
çok matah bir şeymiş gibi değil de kopya verenin yaratıcılığının izi olsun diye anlatmadan geçmek istemiyorum.
lise zamanlarımda "öğretmenlerin zeki ama çalışmıyor" dediği çocuklardandım. zeka kısmını bilmiyorum ama çalışmadığım kısmı çoğu zaman doğru idi. hayali bir hayat, daha o zamanlardan çok tatlı idi ve ders çalışmak yerine romanlarda kaybolmak ya da sokakları arşınlamak hem kolay hem de eğlenceli idi.
mahalledeki yaramaz arkadaş grubumdakilerden sonra çok farklı gelen bir kızla tanıştım lisenin ilk günlerinde. akşam kapıyı açıyordum, karşımda o. ellerinde kitaplar ile gelir; yarın sınav var ders çalışıcaz, derdi. ben de boyun eğerdim. annem hatta hala der, seni kendi batağından çıkardı diye.
neyse bu anı sevgili dostumun öğretici yanının dışında yardımsever kısmı ile ilgili.
okulun en zeki insanlarından birinle sıra arkadaşı olduğunuzda tehlike büyüyor. çünkü hemen hemen tüm öğretmenler yer değişikliği yapmasa bile arkadaşımı öğretmen masasına alıp beni ve diğerlerini de pek sallamıyorlardı. yine bir sınav esnasında - geometri, öğrenemediğim/öğrenmeyi reddettiğim tek ders- arkadaşım ile beni ayırdı öğretmen. hem de en arka sıraya atıldım. kağıda bakıyorum. o da bana bakıyor. hemen hiçbir şey bilmiyorum ve de açıkçası pek umursamıyorum. bu arada arkadaşım kağıdını yanıtlıyor ilk on dakikada, hocam diğer grubu da çözebilir miyim vakit geçsin, diyor. onu da çözüyor on dakikada, bitirince son ders olduğu için öğretmen dışarı çıkması için izin veriyor.
tabii bu esnada benim kağıtla bakışmalarım devam ediyor. kalemi düşürmeden kaç kez döndürebileceğimi falan test ediyorum. bir ses dikkatimi dağıtıyor, adımı duyuyorum. kulak kesiliyorum, diğer sınıftan biri öğretmene bana borcu olduğunu, son ders olduğundan belki göremem endişesi ile geldiğini parayı verip veremeyeceğini soruyor. öğretmen izin veriyor. kız yanıma yaklaşırken hala anlamamış bir şekilde yüzüne baksam da ses etmiyorum. parayı masaya bırakıyor. parayı elime alınca yüzümde sırayla aynen şöyle ifadeler oluşuyor *
sınavdaki on sorudan altısının yanıtlarını hemen kağıda geçiriyorum. ve de tek satır bilmediğim sınavdan 60 alarak geçiyorum. *
çok matah bir şeymiş gibi değil de kopya verenin yaratıcılığının izi olsun diye anlatmadan geçmek istemiyorum.
lise zamanlarımda "öğretmenlerin zeki ama çalışmıyor" dediği çocuklardandım. zeka kısmını bilmiyorum ama çalışmadığım kısmı çoğu zaman doğru idi. hayali bir hayat, daha o zamanlardan çok tatlı idi ve ders çalışmak yerine romanlarda kaybolmak ya da sokakları arşınlamak hem kolay hem de eğlenceli idi.
mahalledeki yaramaz arkadaş grubumdakilerden sonra çok farklı gelen bir kızla tanıştım lisenin ilk günlerinde. akşam kapıyı açıyordum, karşımda o. ellerinde kitaplar ile gelir; yarın sınav var ders çalışıcaz, derdi. ben de boyun eğerdim. annem hatta hala der, seni kendi batağından çıkardı diye.
neyse bu anı sevgili dostumun öğretici yanının dışında yardımsever kısmı ile ilgili.
okulun en zeki insanlarından birinle sıra arkadaşı olduğunuzda tehlike büyüyor. çünkü hemen hemen tüm öğretmenler yer değişikliği yapmasa bile arkadaşımı öğretmen masasına alıp beni ve diğerlerini de pek sallamıyorlardı. yine bir sınav esnasında - geometri, öğrenemediğim/öğrenmeyi reddettiğim tek ders- arkadaşım ile beni ayırdı öğretmen. hem de en arka sıraya atıldım. kağıda bakıyorum. o da bana bakıyor. hemen hiçbir şey bilmiyorum ve de açıkçası pek umursamıyorum. bu arada arkadaşım kağıdını yanıtlıyor ilk on dakikada, hocam diğer grubu da çözebilir miyim vakit geçsin, diyor. onu da çözüyor on dakikada, bitirince son ders olduğu için öğretmen dışarı çıkması için izin veriyor.
tabii bu esnada benim kağıtla bakışmalarım devam ediyor. kalemi düşürmeden kaç kez döndürebileceğimi falan test ediyorum. bir ses dikkatimi dağıtıyor, adımı duyuyorum. kulak kesiliyorum, diğer sınıftan biri öğretmene bana borcu olduğunu, son ders olduğundan belki göremem endişesi ile geldiğini parayı verip veremeyeceğini soruyor. öğretmen izin veriyor. kız yanıma yaklaşırken hala anlamamış bir şekilde yüzüne baksam da ses etmiyorum. parayı masaya bırakıyor. parayı elime alınca yüzümde sırayla aynen şöyle ifadeler oluşuyor *
sınavdaki on sorudan altısının yanıtlarını hemen kağıda geçiriyorum. ve de tek satır bilmediğim sınavdan 60 alarak geçiyorum. *
devamını gör...
işte hayat
uğur dündar'ın 1972 yılında hazırladığı programın ismi. televizyonda çok beğenilen bu programın ismini taşıyan filmi ise sinemada ilk ve son çalışması oldu.
devamını gör...
iç burkan gerçekler
türkiye'yi iyi günlerin beklemediği gerçeğidir.
hele ki sığınmacı akınının üstüne bir de ortalık karışır ve onun da üstüne istanbul depremi olursa, hiç öbür tarafa gitmeye gerek kalmaz; bu dünyada cehennemi yaşarız.
hele ki sığınmacı akınının üstüne bir de ortalık karışır ve onun da üstüne istanbul depremi olursa, hiç öbür tarafa gitmeye gerek kalmaz; bu dünyada cehennemi yaşarız.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının karalama defteri
yazacak çok fazla şey var ve yazacak hiçbir şey yok. çoğu konuda olduğu gibi bu konuda da kendimle çelişiyorum.
boşluk hissini iliklerime kadar hissediyorum; çok fazla şey birikmiş içimde, en çok hangisinin sonucu bilmiyorum.
aklımdan geçen binlerce düşüncenin arasından, birini seçip yazıyorum. uzun ve muhtemelen okuyacak olan kişinin "ne anlatıyor bu" diyerek yarıda bırakması olası bir yazı; içimdekileri dökmek istiyorum sadece, okumasanız da pek bir kaybınız olmaz.
•
kulaklık takılı, şarkı son ses açık. birkaç hafta öncesinde olsaydık, beraber dinlerdik şarkıları. dinlerken beraber saçmalar, konuşur, vakit öldürürdük. yeri geldiğinde ciddileşirdik, yeri geldiğinde de sessiz kalır, şarkının tadını çıkarırdık. bu saatlerde yanımda olurdun genelde, hani hiçbir şey olmasa bile geleceğini bilirdim. beklerdim seni; içten içe gelmeni isterdim, hep de gelirdin.
şu an yoksun, gelmeni de beklemiyorum doğal olarak. gelişini beklediğim zamanı kendime ayırdığımdan bu yana aslında daha iyiyim sanki, kendimle başbaşayım. eskisi kadar da üzülmüyorum artık, çünkü insanların gelip geçici olduğunun farkındayım; hatta bu gerçeği sana sürekli hatırlatan da bendim. yine de gözlerim doluyor bazen ya da içimde bir burukluk hissediyorum karşıma seni hatırlatan şeyler çıkınca. geçecek, biliyorum. sana da demiştim hatta, "her şey geçiyor. yani belki tamamen iyileşmiyorsun ama hep bu kadar acı da çekmiyorsun. geçeceği ana kadar olan kısım zor sadece." diye. o zor kısımdayım şu an, her geçen gün daha da hafifliyor acısı. biliyorum bu kadar anlam yüklememem gerekirdi ama niye böyle oldu ki? aramızda özel bir bağ vardı bence; senin için yoksa bile (bunu asla bilemeyeceğim sanırım) benim için vardı. benim için ayrıydın.
senin için çok fazla şey yazabilirim, yine de yetersiz derim. umarım bir gün seni hatırladığımda "vay be, neler hissetmişim neler. o zamanki aklım işte..." deyip gülümserim. bir taraftan tekrardan yollarımızın kesişmesini umsam da, diğer taraftan da bende sadece bir anı olacağın günleri iple çekiyorum. yine de "iyi ki vardın" demeden edemiyorum.
•
not: buraya kadar okuyan kişi, bu karmaşık yazı kafanı karıştırdıysa kusura bakma. ben de çok karmaşık biriyim zaten, yazdıklarım da en az benim kadar karmaşık olur genelde.
ha bir de belirtme gereği duyarım ki bahsi geçen kişi eski sevgili, aşık olduğum kişi vesaire değil. sadece çok, çok ama çok değer verdiğim biri. (ya da 'biriydi' demem daha mı doğru olur?)
her neyse, çok uzun tutmuşum bu yazıyı. amma dolmuşum. belki ileride bunu siler, belki de başka şeyler yazarım bu başlığa, bilemiyorum.
boşluk hissini iliklerime kadar hissediyorum; çok fazla şey birikmiş içimde, en çok hangisinin sonucu bilmiyorum.
aklımdan geçen binlerce düşüncenin arasından, birini seçip yazıyorum. uzun ve muhtemelen okuyacak olan kişinin "ne anlatıyor bu" diyerek yarıda bırakması olası bir yazı; içimdekileri dökmek istiyorum sadece, okumasanız da pek bir kaybınız olmaz.
•
kulaklık takılı, şarkı son ses açık. birkaç hafta öncesinde olsaydık, beraber dinlerdik şarkıları. dinlerken beraber saçmalar, konuşur, vakit öldürürdük. yeri geldiğinde ciddileşirdik, yeri geldiğinde de sessiz kalır, şarkının tadını çıkarırdık. bu saatlerde yanımda olurdun genelde, hani hiçbir şey olmasa bile geleceğini bilirdim. beklerdim seni; içten içe gelmeni isterdim, hep de gelirdin.
şu an yoksun, gelmeni de beklemiyorum doğal olarak. gelişini beklediğim zamanı kendime ayırdığımdan bu yana aslında daha iyiyim sanki, kendimle başbaşayım. eskisi kadar da üzülmüyorum artık, çünkü insanların gelip geçici olduğunun farkındayım; hatta bu gerçeği sana sürekli hatırlatan da bendim. yine de gözlerim doluyor bazen ya da içimde bir burukluk hissediyorum karşıma seni hatırlatan şeyler çıkınca. geçecek, biliyorum. sana da demiştim hatta, "her şey geçiyor. yani belki tamamen iyileşmiyorsun ama hep bu kadar acı da çekmiyorsun. geçeceği ana kadar olan kısım zor sadece." diye. o zor kısımdayım şu an, her geçen gün daha da hafifliyor acısı. biliyorum bu kadar anlam yüklememem gerekirdi ama niye böyle oldu ki? aramızda özel bir bağ vardı bence; senin için yoksa bile (bunu asla bilemeyeceğim sanırım) benim için vardı. benim için ayrıydın.
senin için çok fazla şey yazabilirim, yine de yetersiz derim. umarım bir gün seni hatırladığımda "vay be, neler hissetmişim neler. o zamanki aklım işte..." deyip gülümserim. bir taraftan tekrardan yollarımızın kesişmesini umsam da, diğer taraftan da bende sadece bir anı olacağın günleri iple çekiyorum. yine de "iyi ki vardın" demeden edemiyorum.
•
not: buraya kadar okuyan kişi, bu karmaşık yazı kafanı karıştırdıysa kusura bakma. ben de çok karmaşık biriyim zaten, yazdıklarım da en az benim kadar karmaşık olur genelde.
ha bir de belirtme gereği duyarım ki bahsi geçen kişi eski sevgili, aşık olduğum kişi vesaire değil. sadece çok, çok ama çok değer verdiğim biri. (ya da 'biriydi' demem daha mı doğru olur?)
her neyse, çok uzun tutmuşum bu yazıyı. amma dolmuşum. belki ileride bunu siler, belki de başka şeyler yazarım bu başlığa, bilemiyorum.
devamını gör...
a milli kadın voleybol takımı
neslihan demir bıraktıktan sonra izlemeyi bıraktığım milli takım.
en çok ona yakışıyordu milli forma, ah neslihan ah.
en çok ona yakışıyordu milli forma, ah neslihan ah.
devamını gör...
baldız baldan tatlıdır
baldız baldan tatlıdır değil . daldız baldan tatlıdır olması gereken söz.
daldız petekten bal almak için kullanılan demir kepçe, demir bıçak anlamına gelir.
daldız petekten bal almak için kullanılan demir kepçe, demir bıçak anlamına gelir.
devamını gör...
kütüphanede ders çalışmak
pandemi döneminde açık ara en özlediğim aktivitedir. ortaokulun başından beri yaşadığım şehirlerde evimden sonra en çok kütüphanede vakit geçirmişimdir. bu sebeple edindiğim tecrübeleri ve analizlerimi aşağı bırakıyorum:
fakültem, yurdum ve üniversite kütüphanesi 3-4-5 üçgeni gibi bir arada olduğundan dersler hariç vaktimin çoğu kütüphanede geçer. genel olarak süreç şöyle işler:
kütüphaneye girersiniz, girişte gözler kısılır ve salon taranır. isteğinize en uygun masa seçilir ve tehlike analizi* yapılır. uygun görülmüşse hedef masaya gidilir; görülmemişse uygun bir masa bulana kadar döngü işler. hedef masaya varıldığında önce yayılmacı politika* uygulanır. sonra etraf dikizlenir. öyle bir ortamdır ki bura, normalde asla bağlantınızın olmayacağı tipler ön ya da yan masanızda oturacağından çok eğlenceli olur ve değişik analizler yapabilirsiniz. farklı düşünce tarzındaki kişilere saygı duymayı öğrenebileceğiniz en güzel ortamlardan biri burası bence. neyse, analizleri de yaptıktan sonraki süreç artık çalışayım* süreci. bu aşama en kritik aşamadır. eğer derhal defter, kitap açıp çalışmaya başlarsanız fiziki bir ihtiyacınız ya da uyaranlarınız* olmadığı sürece let's study* modunda olursunuz ve bu enfes bir durumdur. amaaa o kritik anda çalışmaya başlamayıp, çaprazdaki değişik giyimli kişiye gözünüz çarptığı an geçmiş olsun kardeş moduna bağlamış olursunuz ve artık ders çalışmak sizin için ankaragücü'nün şampiyon olması gibi bir şey olur. yani imkansız değildir ama çok çalışmanız gerekir.
-tehlike analizi: çalışmak için oturacağınız masanın etrafındaki insanlara ve çevre şartlarına dair yapılan analizdir. mesela kulaklığı takılı olan kişilere dikkat edin. kalitesiz kulaklıkta çok yüksek seste dinleyenlerin sayısı oldukça çoktur ve o ses olduğu gibi dışarı çıkar. diğer taraftan, grup şeklinde oturan kişilerden saat 11 yönünde kaçın. her türlü ses, küfür, gereksiz kahkahalar çok fazla olur. ders çalışmasanız bile bu sesler irite etmeye yeterli olur. fiziki koşul olarak da, masanın ve sandalyenin ayakları çok önemli. eğer sallanıyorsa çin işkencesi gibi bi şey olur. bir de ortamın sıcaklığına göre peteğe ya da cama yakın masayı seçmeniz çok önemli. son olarak ihtiyacınız dahilinde kullanmanız için prizlere yakın olmak ya da en azından konumlarını bilmek işinize yarayabilir.
- yayılmacı politika: burası önemli arkadaşlar. defteriniz, kitabınız masanın üstünde öyle bi duracak ki “vay be, ne de güzel çalışıyor” desinler. şaka tabi. bize ne başkası bizim hakkımızda ne demiş. işimize bakalım. çantanızı sandalyeye, montunuzu ya katlayıp sıranın altına ya da askılıklara asıyorsunuz. çok da bi mevzusu yok. kimi dağınık çalışır, kimi derli toplu. ama molaya çıkarken masanızı toplamayı tavsiye ederim. aksi takdirde eşyalarınızdan bazılarını* yerinde bulamayabilirsiniz.
-artık çalışayım: öncelikle sorumluluklarınızı bilip neye çalışmanız gerektiğini bilmelisiniz. “ya bi gideyim de, çalışacak bir şeyler bulurum” düşüncesinin sonu elde kağıt bardakla kapı önünde ya sohbetle ya da telefona bakmakla biter. düzgünce çalışma planınızı oluşturup kütüphaneye öyle giderseniz bahsi geçen evreyi daha rahat geçersiniz. psikolojide de bu “hedefi olan kişilerin yürüdükleri yoldan çıkma ihtimali daha azdır” şeklinde geçer. tabi özeti bu, merak eden araştırabilir.
-fiziki ihtiyaç ya da uyaranlar: vücut sağlığınız için ortalama 35-40 dakikada bir kalkın turlayın. ama hemen geri gelin. mola dediysek cılkını çıkartmayın. beyin ve zihin sağlığınız içinse 15-20 dakikada bir 1-2 dakika gözlerini kapatın, 1-2 dakika bakabildiğiniz en uzak mesafeye bakın. dikkatinizi toplamada yardımcı olacaktır. uyaranlar ise, üstte bahsettiğim tehlike analizindeki yanına yaklaşmamanız gereken durumlar ve telefondur. zırt pırt gelen bildirimler yüzünden odak noktanız devamlı değişir. kapatma şansınız yoksa en azından “rahatsız etme” moduna alın. faydasını görürsünüz.
buraya kadar okuyan sayın yazarım, teşekkür ederim. hepimize sevdiğimiz alanlarda emek verebileceğimiz güzel günler dilerim.
fakültem, yurdum ve üniversite kütüphanesi 3-4-5 üçgeni gibi bir arada olduğundan dersler hariç vaktimin çoğu kütüphanede geçer. genel olarak süreç şöyle işler:
kütüphaneye girersiniz, girişte gözler kısılır ve salon taranır. isteğinize en uygun masa seçilir ve tehlike analizi* yapılır. uygun görülmüşse hedef masaya gidilir; görülmemişse uygun bir masa bulana kadar döngü işler. hedef masaya varıldığında önce yayılmacı politika* uygulanır. sonra etraf dikizlenir. öyle bir ortamdır ki bura, normalde asla bağlantınızın olmayacağı tipler ön ya da yan masanızda oturacağından çok eğlenceli olur ve değişik analizler yapabilirsiniz. farklı düşünce tarzındaki kişilere saygı duymayı öğrenebileceğiniz en güzel ortamlardan biri burası bence. neyse, analizleri de yaptıktan sonraki süreç artık çalışayım* süreci. bu aşama en kritik aşamadır. eğer derhal defter, kitap açıp çalışmaya başlarsanız fiziki bir ihtiyacınız ya da uyaranlarınız* olmadığı sürece let's study* modunda olursunuz ve bu enfes bir durumdur. amaaa o kritik anda çalışmaya başlamayıp, çaprazdaki değişik giyimli kişiye gözünüz çarptığı an geçmiş olsun kardeş moduna bağlamış olursunuz ve artık ders çalışmak sizin için ankaragücü'nün şampiyon olması gibi bir şey olur. yani imkansız değildir ama çok çalışmanız gerekir.
-tehlike analizi: çalışmak için oturacağınız masanın etrafındaki insanlara ve çevre şartlarına dair yapılan analizdir. mesela kulaklığı takılı olan kişilere dikkat edin. kalitesiz kulaklıkta çok yüksek seste dinleyenlerin sayısı oldukça çoktur ve o ses olduğu gibi dışarı çıkar. diğer taraftan, grup şeklinde oturan kişilerden saat 11 yönünde kaçın. her türlü ses, küfür, gereksiz kahkahalar çok fazla olur. ders çalışmasanız bile bu sesler irite etmeye yeterli olur. fiziki koşul olarak da, masanın ve sandalyenin ayakları çok önemli. eğer sallanıyorsa çin işkencesi gibi bi şey olur. bir de ortamın sıcaklığına göre peteğe ya da cama yakın masayı seçmeniz çok önemli. son olarak ihtiyacınız dahilinde kullanmanız için prizlere yakın olmak ya da en azından konumlarını bilmek işinize yarayabilir.
- yayılmacı politika: burası önemli arkadaşlar. defteriniz, kitabınız masanın üstünde öyle bi duracak ki “vay be, ne de güzel çalışıyor” desinler. şaka tabi. bize ne başkası bizim hakkımızda ne demiş. işimize bakalım. çantanızı sandalyeye, montunuzu ya katlayıp sıranın altına ya da askılıklara asıyorsunuz. çok da bi mevzusu yok. kimi dağınık çalışır, kimi derli toplu. ama molaya çıkarken masanızı toplamayı tavsiye ederim. aksi takdirde eşyalarınızdan bazılarını* yerinde bulamayabilirsiniz.
-artık çalışayım: öncelikle sorumluluklarınızı bilip neye çalışmanız gerektiğini bilmelisiniz. “ya bi gideyim de, çalışacak bir şeyler bulurum” düşüncesinin sonu elde kağıt bardakla kapı önünde ya sohbetle ya da telefona bakmakla biter. düzgünce çalışma planınızı oluşturup kütüphaneye öyle giderseniz bahsi geçen evreyi daha rahat geçersiniz. psikolojide de bu “hedefi olan kişilerin yürüdükleri yoldan çıkma ihtimali daha azdır” şeklinde geçer. tabi özeti bu, merak eden araştırabilir.
-fiziki ihtiyaç ya da uyaranlar: vücut sağlığınız için ortalama 35-40 dakikada bir kalkın turlayın. ama hemen geri gelin. mola dediysek cılkını çıkartmayın. beyin ve zihin sağlığınız içinse 15-20 dakikada bir 1-2 dakika gözlerini kapatın, 1-2 dakika bakabildiğiniz en uzak mesafeye bakın. dikkatinizi toplamada yardımcı olacaktır. uyaranlar ise, üstte bahsettiğim tehlike analizindeki yanına yaklaşmamanız gereken durumlar ve telefondur. zırt pırt gelen bildirimler yüzünden odak noktanız devamlı değişir. kapatma şansınız yoksa en azından “rahatsız etme” moduna alın. faydasını görürsünüz.
buraya kadar okuyan sayın yazarım, teşekkür ederim. hepimize sevdiğimiz alanlarda emek verebileceğimiz güzel günler dilerim.
devamını gör...
sözlükte doğum günü kutlamak
kutlayan herkese saygı duyuyorum tabiki. insanlar öz iradeleriyle yazıyor, gönülden geliyor da yazıyor. bir çok mesajlaşan yazar var sonuçta, insanlar birbirlerine bir tebessüm hediye ediyor. bir tebessümü çok görmeyelim arkadaşlar.*
devamını gör...
yüz liranın bozuk para gibi değersiz bir kağıt parçası olması
enflasyonun yüksek olmasından ötürü paramızın değeri (satın alma gücü) düşüyor.
devamını gör...
aşık olunası roman karakterleri
martin eden
hesabımı yakından takip eden varsa bilir, farklı bir ilgim ve bağlılığım var kendisine.
kitabı okurken martin’den gerçekten çok etkilenmiştim.
kitapta yakışıklı olduğu tasvir ediliyor, gözümün önüne de yakışıklı biri geliyor.
ama etkilenme nedenim bunlar değildi tabi ki.
martin’deki o bitmek bilmeyen azimdi. dürüst ve mert yapısıydı. kimseye boyun eğmemesi, kendi bildiğini okumasıydı. doğruları uğruna yaptığı fedakarlıklardı. sevdiği insanları tüm kalbiyle sevmesiydi. kabuk bağlamış gibi görünen ruhunun içindeki o nahif yapısıydı.
benim için gelmiş geçmiş en etkileyici hayali karakterdir. *
hesabımı yakından takip eden varsa bilir, farklı bir ilgim ve bağlılığım var kendisine.
kitabı okurken martin’den gerçekten çok etkilenmiştim.
kitapta yakışıklı olduğu tasvir ediliyor, gözümün önüne de yakışıklı biri geliyor.
ama etkilenme nedenim bunlar değildi tabi ki.
martin’deki o bitmek bilmeyen azimdi. dürüst ve mert yapısıydı. kimseye boyun eğmemesi, kendi bildiğini okumasıydı. doğruları uğruna yaptığı fedakarlıklardı. sevdiği insanları tüm kalbiyle sevmesiydi. kabuk bağlamış gibi görünen ruhunun içindeki o nahif yapısıydı.
benim için gelmiş geçmiş en etkileyici hayali karakterdir. *
devamını gör...
ilginç genel kültür bilgileri
beşir fuad osmanlı döneminde yaşamış ilk materyalist yazar-gazeteci-askerdi. kendisi ölüm anının nasıl bir his olduğunu anlatabilmek için 2 yıllık bir düşünme sonunda karar vermiştir. bir gün bileklerini kesmiş, ve hissettiklerini bir bir yazarak intihar etmiştir. yazdığı mektuptan bir kesit:
'ameliyatımı icra ettim. hiçbir ağrı duymadım. kan aktıkça biraz sızlıyor. kanım akarken baldızım aşağıya indi. yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geri savdım. bereket versin içeri girmedi. bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. baygınlık gelmeye başladı' .
'ameliyatımı icra ettim. hiçbir ağrı duymadım. kan aktıkça biraz sızlıyor. kanım akarken baldızım aşağıya indi. yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geri savdım. bereket versin içeri girmedi. bundan daha tatlı bir ölüm tasavvur edemiyorum. kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. baygınlık gelmeye başladı' .
devamını gör...
kitap alıntıları
...yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. o da hırsızlıktır. onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir...”
...
bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. anlıyor musun?
aynı kitaptan "senin mutlu olmana ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler"
uçurtma avcısı- khaled hosseini
...
bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. anlıyor musun?
aynı kitaptan "senin mutlu olmana ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler"
uçurtma avcısı- khaled hosseini
devamını gör...
yazarların gününü özetleyen kelime
yorucu.
devamını gör...
başlıkların özensiz açılması
başlık açmak ve yorum yapmak için bilgi lazım, bilgiyi de yazıya dökmek için kelimeleri organize etmek lazım.
organize edilen kelimeleri cümle haline getirmek lazım.. uzun ve yorucu iş, fast food "ye-git" tarzı olmalı "yaz-çık"
fazla takmamak iyi olur, bir süre eğlenirsin baktın sıkıldın, bir temizlik yapar terk-i diyar eylersin.
organize edilen kelimeleri cümle haline getirmek lazım.. uzun ve yorucu iş, fast food "ye-git" tarzı olmalı "yaz-çık"
fazla takmamak iyi olur, bir süre eğlenirsin baktın sıkıldın, bir temizlik yapar terk-i diyar eylersin.
devamını gör...
geceye bir söz bırak
yapmayın. vazgececekseniz yapmayın. pişman olacaksanız yapmayın. mutlu olmayacaksınız yapmayın. çünkü bahaneler bulup vazgectiginizde artık çoktan yapmış oluyorsunuz.
devamını gör...
kendinle aran nasıl sorunsalı
aslında iyide bazen dış güçlerin oyununa geliyoruz.
devamını gör...

