derdinizi birine açıyorsunuz ve sizi dinliyormuş gibi yapıp kendi derdi ile kıyaslıyor, gizliden gizliye seninki de dert mi imalarında bulunuyor,hatta ve hatta yüzünüze vuruyor. sadece dinlemesini istediğiniz biri size nutuk bağlamında öğütler vermeye başlıyor. aynı zamanda dost seçiminde bir çeşit turnusol kağıdı görevi de görüyor.
lafa bak "seninki de dert mi ? özür dileriz ya sana dert beğendiremediğim için, başka dertlerde görüşmek üzere,sevgili dostum.
devamını gör...

bir arkadaşım platonik aşkıyla ilgili şunları söylemişti. ''uzaktan seyrediyorum. fotoğraflarını, pozlarını , gülüşlerini... hepsinden etkileniyorum. sonra kendime bakıyorum. yeni fotoğraflarla , duruşumla, gülüşümle onu etkilemeliyim diye düşünüyorum. onun ilk fotoğraf denemesinde yakaladığı enerjiyi 1 saat kamera önünde salak salak pozlarla yakalayamıyorum. onun her yeni fotoğrafına denk geldiğimde öyle bir hevesle kendi resmimi çekmeye yelteniyorum ki hepsi hüsranla sonuçlanıyor. özgüvenimi yiyip bitiriyorum. bu kız seni ne yapsın diyorum.'' *
devamını gör...

emlakçılar
devamını gör...

girlevik şelalesi, erzincan şehir merkezine yaklaşık 35 kilometre mesafede, çağlayan bucağı, girlevik köyü'nde bulunmaktadır.

şelale; doğal güzellikleri, bitki örtüsü, ağaçları, serin havası ve dinlenme yerleriyle erzincan' ın en çok tercih edilen mesire yeridir.

yüksekliği yaklaşık 30 metre olan, üç katlı birçok koldan akan girlevik şelalesi'ne, yerli ve yabancı turistlerin ilgisi her geçen yıl daha da artmaktadır.

özellikle bahar aylarında açan papatyalar, rengarenk küpe çiçekleri ve daha birçok farklı bitki türü görsel bir şölen sunmaktadır.

şelaleyi ziyarete gelen misafirler, iğde ağaçlarının gölgesinden piknik yapmakta ve serinlemektedir.

kış aylarında hava sıcaklığının sıfırın altına düşmesi, girlevik şelalesi'nin donmasına neden olmaktadır. şelalenin bu hali, oldukça ilgi çekicidir. donmayla birlikte oluşan buz sarkıtları, buz tırmanıcılığı sporu için elverişli bir ortam sağlamaktadır.

kış aylarında bu spora gönül verenler, donmuş şelalede gösteri yapmaktadır.

kaynak.
devamını gör...

cevaplar, tanımlar açık ve net.
anlatır geçerim.
tanımları beğenirsem beğenir geçerim.
okuyanı yormam.
emeğe saygım vardır.
bir içerik oluşturmak kolay bir iş değil nitekim.
tek hoşuma gitmeyen şey madalya olayı.
onu da artık takmıyorum.
devamını gör...

arap şükrü- götür beni gittiğin yere.

lise 1. sınıftayım o zamanlar. ders yine bölüm derslerinden biri.

ders sonuna gelinmiş,dersin hocası da bölümdeki sert imajli, yüzünde zerre mimik oynamayan erkek bir hoca. elinden geldiğince sacma sapan muhabbetler açıyor. amaç ders bitsin de gidelim bir an önce diyor yane. neyse "en sevdiğiniz sanatçı kim" ? diye sordu.
ben de boşluğuma geldi "arap şükrüüüü" diye bağırdım. sinifa hüseyin kağıt gelmiş gibi şaşırdı millet. kimse benden böyle bir cevap beklemiyor çünkü. hoca desen sert mizaçlı halinden eser kalmamış, 32 diş saba tümer gibi kahkaha atıyor. arap şükrü kim? ne diyon sen whis? der gibi bakıyor.

" götür beni gittiğin yere " diyorum ben de hocaya doğru.

yüzü ağır çekimde birden düşüyor, kaşlarını çatıyor. "ne diyorsun sen whis,ne biçim konuşuyorsun?" diyor.

"götür beni gittiğin yere hocam " diyorum. sınıf daha da gülüyor. "sacma sapan konuşma whissss "diye bağırıyor bana.

hocam yanlış anladınız diyorum. yok dinlemiyor bile. sinirli sinirli çıkıyor sınıftan. tabi tüm sınıf dalga geçiyor benle o sıra.

teneffüste yanına koşuyorum hemen hocanin. samsung 3410 kizakli telefonumun müzik listesinden arap şükrü- götür beni gittiğin yere şarkısını açıyorum. zaten okula giderken en son kulaklıkla dinlenen şarkı da o. *

dinletiyorum şarkıyı hocama. şarkının ismi bu hocam diyorum. sonra çakıyor mevzuyu. lise bitene kadar her göz göze geldiğimiz de aklımıza bu olay geliyor, hocamla gülüyoruz birbirimize.

hala da dinlerim bu şarkıyı. sayemde şarkının dinlenmesi her geçen gün artıyor. bagimlilik gibi bir şey bu. bir düşen çıkamıyor bu arap şükrü batağından.

götür beni gittiğin yere sözlük
devamını gör...

2019 yapımı filmin başrollerinde haluk bilginer ve ali atay vardır. tam anlamıyla bir baba oğul hikayesi anlatılır.

ibrahim (haluk bilginer) hastadır, ölmek üzeredir. doğduğu büyüdüğü köye dönüp orada kendi diktiği ağacın altına gömülmeyi ister, fakat o ağaç insanların köye akın akın gelmelerine neden olan nuh peygamber'in tufandan sonra diktiği ilk ağaç olarak hikayeleştirilmiştir. bu sayede köyün muhtarı da çokça para kazanmaktadır.
böyle bir hikayeden yola çıkılarak ilerleyen filmin ekseninde terk edilmiş ömer(ali atay) ve babasının birbirlerini anlamaya çalışmaları vardır.
babasının ömer'i ve annesini fransız bir kadın için bırakıp gitmesiyle başlayan, ömer'in babasız kalmanın zorluklarını yaşayarak, babasına olan nefretini annesinden çıkardığı yıllarda, tüm yaşadıkları sayesinde özünde iyi biri olsa bile topluma karşı kaba bir insana dönüşmüştür ömer. karısıyla da sorunları vardır. üstelik karısı hamiledir ve boşanmak üzeredirler, fakat ömer çocuğun velayetini istiyordur.

şahane diyalogların döndüğü, yine kendi kişiliklerinden arınıp oynadıkları rollerle devleşen oyuncular... hande doğandemir hariç. genel olarak iyi bir oyuncu olmadığını düşünüyorum, sadece bu film için geçerli değil. fiziksel ya da kişisel bir sorun da değil. sadece iyi bir oyuncu değil ve bu kadar iyi oyuncuların olduğu bir filmde de feci şekilde sırıtıyor. iyi ki rolü kısa dedirtti.
devamını gör...

nazım'in dediği gibi;
yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

organik olduğu halde bozulmayan bir besindir.
devamını gör...

dengesizliğim..
devamını gör...

okudukça okutuyor yazarı.
bıraksalar sayfasında sabahlar, tanımlarıyla uykuya dalarım.
o kadar doğru tespitleri var ki. bazen okurken gerçekliğine kahkaha atıyorum.
çok derin, çok sağlam, çok duygulu cümleler... açıkçası bazen uzun uzun yazılar okurken sıkılıyorum ama eğer sayın yazarın profilindeysem bu durum imkan dahilinde değil.

buraların bu kadar aydınlık olma müsebbibi sizsiniz sayın yazar. uzun zamandır takip ediyorum sizi ve beni tahmin edemeyeceğiniz kadar aydınlatıyorsunuz. ayrıca çokta keyif alıyorum. hep yazın olur mu? sakın bizi bu ışıktan mahrum etmeyin.
huzurla kalın...
devamını gör...

turgut kelimesi "konut, oturulacak yer" anlamına gelir. bu isim bu anlamda yazar tarafından bilinçli seçilmiştir. selim ışık turgut'u tutunamayanlar ansiklopedisine almayarak onu tutunanlar arasında görmüştür.
devamını gör...

yeni açtım valla. anca bilgisayara geçebildim. muhabbet varmış bee. kaçırdım maalesef.
devamını gör...

kadın-erkek eşitliğini baltalayan, eskilerden günümüze sürüklenen enteresan bir ayrıntıdır kendisi. memleketini sevmeyen insan mı var? bırakın herkesin kendi kütüğü yazsın kardeşim. ne bu tantana?
devamını gör...

altmışlarının başındaki bölüm başkanı profesörümüz oynuyor.

büyütülmemesi gereken meseledir.
devamını gör...

başlığı görür görmez diyorum ki bu, kesin o. ve tahminim doğru çıkıyor. bugün çoştukça çoştu ama sıktı artık. daha yaratıcı ve temiz içerikler bekliyorum. yok ayakmış yok b.kmuş falan da filan... ı-ıh sıktı.
devamını gör...

benimki hata veriyor bir açıp kapatabilir miyiz?
devamını gör...

kafa sözlük ailesine özel

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çağan ırmak tarafından yönetilmiş tarihsel televizyon dizisi. 12 eylül 1980 öncesi türkiye'sindeki yaşamdan kesitleri sunan 2004 yılında yayınlanan, çok beğenilmesine rağmen sadece 1 sezon çekilen ,tam tadında biten ve beni de çok etkileyen bir dizi.
' her yaşam bir hikayedir bazıları anlatılmaya değer'.
devamını gör...

muhteşem şiirlerin sahibi değerli şairimizin bu şiiri biraz düz yazı gibi. çok ciddiyim okullarda felsefe derslerinde okutulmalı, edebiyat dersi diyenlere de itirazım olmaz.

baştan söyleyim oldukça uzun ama bence her cümlesinin altı çizilir.



"ve güz geldi ömür hanım. dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. insanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde.yağmur ha yağdı ha yağacak. incecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. hüznün bütün koşulları hazır. nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı, yüzüm ömrümün atlası, düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. yaşamak bir can sıkıntısı mıdır ömür hanım?

her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar?
göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? bir güz düşünün ki ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış. böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir?

yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?
yağmur yağıyor ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından?

dönelim...dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...olsun dönelim biz yine de. bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim. ölçüsüz yaşamak bize göre değil ömür hanım. büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece.

yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı ömür hanım. bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir göz bebeklerimden. sahi nedir yaşamın anlamı? geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki?
yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama değil mi yoksa?
öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise, bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...
oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir ben'e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. kim kimi ne kadar anlayabilir ömür hanım?

susmak yalnızlığın ana dilidir, ömür hanım, şiiridir beni konuşmaya zorlama ne olur. sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...yalnızım ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...sularım toprağa sızıyor bak. yüzümü geceler örtüyor. binlerce taş saklanıyor içimde. kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle?

kendilerinden olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? yerini bulur mu gerçekten? sözü yasaklamalı ömür hanım yasaklamalı...kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki?
olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. yanılıyor muyum? olsun. yanıldığımı biliyorum ya...

yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. sessizlik sesten hele de güncel ve kof her zaman iyidir, düş gücü, iç zenginliği verir insana. dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de.

kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile, bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur insanın küçücük ömrünün karşısında. istemenin kuralı yoktur; istemek yaşamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz.
biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. en büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...
kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir, ufuklarımızsa sisler içinde...o kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, ağız dil vermez geceye? ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. çözemeyiz de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.

dünya bir testidir, de, ömür hanım, ömür bir su...sızar iğne ucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. ve bir gün ölümün balkonundan...dökülür toprağa el içi kadar bir su. yerde birkaç damla nem bir avuç ıslaklık...ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de...
sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. yıldım ömrümün kalıplarından. beni duy ve anla.
yağmur dindi ömür hanım. gökyüzü masmavi gülümsedi yine. doğa aynı oyunu oynuyor bizimle. umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. ne aldanış! bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?

gökyüzünü öpmek isterdim ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. delilik mi dedin? kim bilir...belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? kim ne diyebilir ki?
kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. içimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim olmayan garip bir gülümsemeyle yüzümde, incelik adına ben geçtim...yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... yükümü yanlış bedestanlarla çözdüm.

ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. ürperiyorum. bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. içimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın ömür hanım?"
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim