norveç deyince akla gelenler
neutrogena.
devamını gör...
türk dizi tarihinin en orijinal karakteri
şahika koçarslanlı.
devamını gör...
sirenler
yunan mitolojisinde, sesleriyle denizcileri etkileyen varlıklar. kayalıklarla dolu sirenum scopuli adlı adalarda yaşadıklarına inanılır.
sirenleri duyan denizciler, kendilerinden geçerek rotalarını bu kayalıklara doğru kırdıklarından kaza yapar ve sirenlere yem olurlar. yalnızca kulaklarını tıkamayı akıl eden birkaç kişinin bu faciadan kurtulduğuna inanılır. sık sık, çift kuyruklu deniz kızları olarak tasvir edilmekle beraber, gamayun'la benzer şekilde yarı insan yarı kuş oldukları da iddia edilir.
sirenleri duyan denizciler, kendilerinden geçerek rotalarını bu kayalıklara doğru kırdıklarından kaza yapar ve sirenlere yem olurlar. yalnızca kulaklarını tıkamayı akıl eden birkaç kişinin bu faciadan kurtulduğuna inanılır. sık sık, çift kuyruklu deniz kızları olarak tasvir edilmekle beraber, gamayun'la benzer şekilde yarı insan yarı kuş oldukları da iddia edilir.
devamını gör...
profiline kendi fotoğrafını koyan yazarın asıl amacı
canımın öyle istemesi.
canımın kâhyalığına da soyunmayacaksınız sanırım? soyunmaya niyeti olan varsa sanat için soyunsun. hatta soyunmuşken fotoğrafını çekip onu da profil fotoğrafı yapsın. bu başlığa "amacım sanata hizmet etmek" de yazabilir sonrasında. bir taşla birkaç kuş...
canımın kâhyalığına da soyunmayacaksınız sanırım? soyunmaya niyeti olan varsa sanat için soyunsun. hatta soyunmuşken fotoğrafını çekip onu da profil fotoğrafı yapsın. bu başlığa "amacım sanata hizmet etmek" de yazabilir sonrasında. bir taşla birkaç kuş...
devamını gör...
ilginç genel kültür bilgileri
1. ve 2. inönü muharebelerinin "ismet inönü" ile bir ilgisi yoktur. savaşları o kazanmıştır ama savaşların geçtiği yer, eskişehir'in inönü ilçesidir. soyadı kanunu ile ismet paşaya atatürk vermiştir "inönü" soyadını.
dip: ben öğreneli 3-5 yıl oluyor lan bilen varsa dalga geçmesin.
dip: ben öğreneli 3-5 yıl oluyor lan bilen varsa dalga geçmesin.
devamını gör...
doğum günü çiçeği
365 gün için de ayrı ayrı çiçek belirlemişler. o kadar şanssızım ki, yüzlerce çeşit çiçeğin arasından benim doğum günü çiçeğim yosun. neyse çok da kötülemeyeyim, yosun için kötü hissediyorum sonra. o da beğenilmeyi ve sevilmeyi ister, yosun ben seni severim üzülme. araştırmalarıma göre anne sevgisini ve hayırseverliği temsil ediyormuş.
siz de doğum günü çiçeğinizi merak ediyorsanız buradan ulaşabilirsiniz. anlamlandıramadığınız yer olursa mesaj kutuma portakal bırakabilirsiniz yardımcı olmaya çalışırım. yazarlarımızın doğum günü çiçeğini merak ediyorum doğrusu.
siz de doğum günü çiçeğinizi merak ediyorsanız buradan ulaşabilirsiniz. anlamlandıramadığınız yer olursa mesaj kutuma portakal bırakabilirsiniz yardımcı olmaya çalışırım. yazarlarımızın doğum günü çiçeğini merak ediyorum doğrusu.
devamını gör...
geceye bir erkek yalanı bırak
1) ılk defa böyle hissediyorum ne bileyim sen bi farklısın.
2) ben sana değer veriyorum.
3) rüyamda gördüm de seni,bi yazayım dedim.
4) sadece seninle konuşuyorum.
köşeye sıkıştığı yer de ya sence de fazla abartmıyor musun ?
5 ve favori olan ise "ne alakası var yaa".
2) ben sana değer veriyorum.
3) rüyamda gördüm de seni,bi yazayım dedim.
4) sadece seninle konuşuyorum.
köşeye sıkıştığı yer de ya sence de fazla abartmıyor musun ?
5 ve favori olan ise "ne alakası var yaa".
devamını gör...
yazarların dinlediği podcastler
kalt'ın podcast'i. manyak eğlenceli saçma sapan muhabbet arıyorsanız doğru yer. h o ş ç a k a l ı n.
devamını gör...
patagonyalı (yazar)
unkapanı plakcıları derneği eski başkanı, arabesk müziğini , tanıtma , yayma ve koruma derneği patagonya şubesi.
değerli yazar , severim kendisini , iyi beyefendi yazar kardeşim, varol .
değerli yazar , severim kendisini , iyi beyefendi yazar kardeşim, varol .
devamını gör...
gençlerde işsizlik diye bir kaygının bulunmaması
bu gençlerin canına okundu.
en saygın bölümleri bitiren insanlar dahi işsiz ya da komik rakamlara köle yapılmak isteniyor. onca yılın karşılığında azıcık aşım kaygısız başım demedi diye insanları suçlayamazsınız.
üstelik baba parası olan canı öyle istiyorsa iş aramasın, senden ekmek parası mı istedi?
3 kişiyle konuşup genelleme yapan primatlar görüş bildirmesin.
en saygın bölümleri bitiren insanlar dahi işsiz ya da komik rakamlara köle yapılmak isteniyor. onca yılın karşılığında azıcık aşım kaygısız başım demedi diye insanları suçlayamazsınız.
üstelik baba parası olan canı öyle istiyorsa iş aramasın, senden ekmek parası mı istedi?
3 kişiyle konuşup genelleme yapan primatlar görüş bildirmesin.
devamını gör...
01 var dahası yok
01 var zaten dahası olmasın, o kafaya yeter sağolsun, girdiği entry ler ile kendisini sevdiren, değerli yazar teşekkürler dostum.
devamını gör...
roman yazmak
uzun vadede en çok yapmak istediğim zor bir iştir. kendimce bir yol haritası çizdim, belki bunu isteyenlere bakış açısı olur diye paylaşmak istiyorum.
bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:
sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:
öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.
bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.
şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.
yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.
bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
bunu yapmak için öncelikle bol bol okumak gerekiyor. ancak okumaktan kastım, şu kadar kitap okumak değil. bunu yaparak hiçbir yere varamayız. "bir ayda dört kitap bitirdim" diyen bir insanın yaklaşımı bana hiçbir zaman anlamlı gelmedi. bir insanın okuduğu şeyler, ilgi alanından, merakından bağımsız olursa orada çıkacak tek sonuç verimsizlik olur. içselleştirerek, anlam vererek okunan bir kitap size dört kitaptan fazlasını kazandırır. bu benim cılız bir analizim olabilir ancak bakış açımı şöyle somutlaştırmak istiyorum, karar size kalmış:
sözgelimi ayda dört kitap okumuş bir adamın, eğer ki rastgele seçilmiş dört kitapsa veya bu işi nitelikten ziyade nicelik açısından değerlendiriyorsa ulaşacağı sonuç şu olur: bindokuzyüzseksendört harika bir distopya doğrusu! evet, tam olarak böyle olur. yüzeysel kalır, kurgu çok kısa zamanda kaybolur, size kalan üç beş etkileyici sahne, hayal dünyasındaki bir miktar gelişim ve size verdiği haz. işte bu kadar. ancak, yine sözgelimi aşkı anlamlandırmak isteyen bir adamın vadideki zambak okuması ile alacağı sonuç şu olur: okuduktan sonra geçen on yıldan sonra bile "aşk, bir tutkudur; tahayyül ötesi bir şeydir, insanın diğer tüm düşüncelerini, hayallerini, tutkularını, maddi manevi tüm tasarrufunu bir paçavra gibi fırlatıp atabileceği bir güçtür; ah, benim minik henriette'im. bu yüzden içselleştirilerek okunan, merak duygusuyla yola çıkılan okumaların verimi yüksektir. ben buna, biraz da mühendislik yaklaşımıyla şöyle bir yöntem geliştirdim:
öncelikle yazacağımız romanın kurgu temelli mi olacağı yoksa gündelik yaşama bol atıfta bulunulan, duyguları, insan olmayı, yaşamı anlatan, kurgu yönü ağır basmayan bir roman mı olacağını seçeceğiz. ben bu konuda daha çok ikinci seçeneği değerli buldum. okuma yaparken de bu yönde kendimi geliştirmeye karar verdim. bu yüzden de kurgu temelli, örneğin seferad gibi romanlar bana film izlemiş hissi verirler. eğer bir celine paragrafına benzer bir çözümleme bulamazsam, romandan uzaklaşırım. gözlerim sürekli "hadi abi, başla artık şov yapmaya" diyerek o girizgahı arar.
bu konuda da fante, celine, proust gibi üstadları örnek alıyorum. yukarıda söylediğim gibi "işte bu, baba sen busun ya" derim. daha önce de söylemiştim, genellikle fenerbahçenin 90. dakikada gol atıp kazanmasına sevindiğim gibi, çocukça bir sevgi kaplar içimi; baş parmağımı öpüp havaya kaldırarak "sen bu hayata rastgele gelmiş olamazsın, sen bu dünyaya ait olamazsın" gibi şeyler söylerim. bu adamlar benim dostum abi, bu adamlar benim ulu önderlerim. bol bol dostoyevski, turgenyev, tolstoy, gorki, goethe, balzac, zola, canetti, camus vs. vs. okudum. oralardan da çok farklı bakış açıları ve yaklaşımlar öğrendim. ancak ulu önder celine, fante ve proust temelli bir görüşü tercih ettim. felsefi bir temel de bence olmazsa olmaz. bu yüzden schopenhauer okudum bol bol. 2. dünya savaşı, insanlarda birçok insanı duyguyu tanımlama, hatırlama ya da yok etme fırsatı verdiği için hitler almanyasını, mao çin'ini, stalin rusyasını okudum ansiklopedilerden, belgesellerden o savaşı, sefaleti hissetmeye çalıştım ve sonuçta bir savaş karşıtı olmayı, savaşın bizden çaldıklarını anlamaya birazck yaklaştım. ilerleyen zamanlarda, ekonomik özgürlüğümle beraber felsefeye daha da eğilmeyi düşünüyorum. özellikle freud ve jung gibi psikoloji alanında çalışmalar yapan üstadlara da başvurmak elzem. başkaları da ona göre tercihini yapacaktır.
şimdi bunun diğer aşaması yazmak. yazmak için de öncelikle denemeler, kendi bakış açınızla yorumlamalar yapmamız gerekiyor. benim entrylerimi okuyanlar varsa, mutlaka bir duyguyu, bir olayı, kişiyi kapsamlı bir şekilde ele almaya çalıştığımı görürler. genellikle entrylerim de küçük pasajlar şeklinde oluyor.
yine son olarak çok önemli olduğunu düşündüğüm, bir konuya dikkat çekeceğim. bana göre, kendi yaşamına, çevresine, çevresinde dönen dramlara, hayal kırıklıklarına, hüzünlere, ızdıraplara kayıtsız kalmış bir insan kitap falan yazamaz. o yüzden yaşanılan olayları "bunu yapan maldır, net" ya da "seven insan bunu yapar, gerisi boştur" "aldatan namussuzdur, bu kadar" gibi sığ, iğrenç bir şekilde değerlendirmemeye dikkat ettim. ortada bir şerefsizlik varsa da bu şerefsizliğin sebeplerini, sonuçlarını düşünmeye özen gösteririm. bir de bu konularda sevgili dostlarıma vereceğim en önemli tavsiye, insanları dinlemek olur. bol bol yaşlıları dinlerim. kendi dedemi ananemi, arkadaşlarımın büyüklerini denk geldiğim anda çay demleyip saatlerce dinlerim. hiçbir zaman yaşayamayacağınız tecrübeleri de bu şekilde empati gücünüz oranında deneyimleyebiliyorsunuz. örneğin; benim dedem 1970 yılında ırak felluce'ye çalışmaya gitmiş. 6 aylık sürecin her detayını defalarca dinledim. bir yol hikayesini, yola çıktıkları saatten mercedes otobüsün modeline kadar, bu yolculukta hissettiği duyguları, sınırı geçerken hissettiklerini, orada çalışan işçi sınıfının davranışlarını, hikayelerini hepsini dinledim.
bunlar size müthiş tecrübeler katıyor inanın, mutlaka yaşlıları, deneyimi nispetinde başından bir iş geçmiş insanları dinleyin. tüm bunları sentezleyecek beyniniz. sonuçlar çok güzel oluyor, inanın farkı hissediyorsunuz. bir konuda gayet normal bir konuşma yapıyorsunuz ve karşılığında "ya sen nasıl böyle konuşabiliyorsun" diyor insanlar. o sentezi beyninize bırakın, şovunu yapacaktır. hepimize iyi okumalar dilerim, inşallah bir gün istediğimiz şeyleri yapabiliriz.
devamını gör...
bilmediği konular hakkında yorum yapan insanlar
sayıları günümüzde bakteri gibi artmakta olan kişiler.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının sözlük anıları
burada fazla anım yok çünkü daha yeni sözlük ve yeni yeni gelişiyor lakin diğer sözlükte yani uludağ sözlük, orada bir sürü anım var hangi birini anlatayım? ha illa birini anlat black rose diyorsanız da seve seve efendim.
sene 2018, uludağ sözlüğün bana göre altın olan senesiydi. burada kötüleyip durduğunuz kankacılığın kralını yapıyorduk o zamanlar. her neyse, bir sürü kankam vardı fakat hepsi dostum değildi, bir tanesi dostumdu sadece. onunla bir gece vakti mesajlaşıyoruz falan, sonra dedim ki “hadi kız foto atalım sözlüğe azıcık linç yiyelim” diye. o da dünden razıymış anam hemen “tamam kardo önden sen at arkandan ben geliyorum” dedi. akabinde ilk önce fotoyu ben salladım ardından da dostum dediğim kişi fotosunu salladı ve nikimi fotosunun bi köşesine koydu.
sözlük ahalisi bizi kardeş zannetti, aynı evden entry giriyor bunlar dedi. ulan nickaltımıza o gece 2’şer 3’er sayfa entry girildi sözlük yıkılıyor adeta. özel mesajda yürüyen mi dersin, evlenme teklifi yapan mı dersin, bayıra karşı yatır beni tırmala beni kaşı beni tarzında depar atan mı dersin bayağı bi fazlaydı. kapattık özel mesajları nickaltımızda yazılan entrylere cevap veriyoruz. floodun allahı yapılıyordu o dönem bir de.
sözlükte bilmiyorum ama 1 hafta konuşulduk, hakkımızda yazıldı çizildi. yalnız o gece iyi eğlendik ha. bu da böyle bi anımdır. *
sene 2018, uludağ sözlüğün bana göre altın olan senesiydi. burada kötüleyip durduğunuz kankacılığın kralını yapıyorduk o zamanlar. her neyse, bir sürü kankam vardı fakat hepsi dostum değildi, bir tanesi dostumdu sadece. onunla bir gece vakti mesajlaşıyoruz falan, sonra dedim ki “hadi kız foto atalım sözlüğe azıcık linç yiyelim” diye. o da dünden razıymış anam hemen “tamam kardo önden sen at arkandan ben geliyorum” dedi. akabinde ilk önce fotoyu ben salladım ardından da dostum dediğim kişi fotosunu salladı ve nikimi fotosunun bi köşesine koydu.
sözlük ahalisi bizi kardeş zannetti, aynı evden entry giriyor bunlar dedi. ulan nickaltımıza o gece 2’şer 3’er sayfa entry girildi sözlük yıkılıyor adeta. özel mesajda yürüyen mi dersin, evlenme teklifi yapan mı dersin, bayıra karşı yatır beni tırmala beni kaşı beni tarzında depar atan mı dersin bayağı bi fazlaydı. kapattık özel mesajları nickaltımızda yazılan entrylere cevap veriyoruz. floodun allahı yapılıyordu o dönem bir de.
sözlükte bilmiyorum ama 1 hafta konuşulduk, hakkımızda yazıldı çizildi. yalnız o gece iyi eğlendik ha. bu da böyle bi anımdır. *
devamını gör...
vanitas vanitatum vanitas
johann wolfgang von goethe'nin yazmış olduğu şiir. orijinal yazılışıyla: "vanitas! vanitatum vatinas!"
latince bir söz olan vanitatum vanitas, "hiçliklerin hiçliği" anlamına gelmektedir.
alman anarşist filozof max stirner meşhur eseri biricik ve mülkiyeti'ne felsefesini desteklemek adına bu şiirle başlar. sonrasında önsöz başlığını şiirden geçen bir söz yapar: "ben meselemi hiçe bıraktım"
neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra tann meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın meselelerini, aynca tin meselesini ve daha binlerce başka meseleyi... bir tek benim kendi meselem hiçbir zaman benim meselem olmamalıymış! "tüh o egoiste! yazıklar olsun, yalnızca kendini düşünene!"
~max stirner
bununla birlikte goethe, apaçık bir şekilde "ben meselemi tanrıya bıraktım" ilahisinin yazarı john leon'den etkilenmiştir.
şiir söyledir:
"ben meselemi hiçe bıraktım.
oh, oh!
artık bu dünyada tamamıyla rahatım!
oh, oh!
kim isterse birlik olmak benimle,
katılsın şarkıma, tokuştursun kadehimle,
varalım şarap fıçısının dibine!
vaktiyle meselemi mala ve mülke bağladım.
oh, oh!
bu yolda keyfimi, hevesimi yitirdim.
eyvah!
param saçıldı bir oraya bir buraya,
birazını topladımsa da bir araya
sonunda kaçırdım hepsini dipsiz bir kuyuya.
meselemi kadınlara devrettim de bu sefer.
oh, oh!
bundan başıma neler geldi neler!
eyvah!
hain olanı kaçtı, ellere gitti,
sadık olanı bıktırdı, canıma yetti,
en iyi olanı yabana eşlik etti.
meselenin halli için attım kendimi yabana.
oh, oh!
sırtımı çevirdim güzel anavatana
eyvah!
ama gurbete hiç alışamadım,
yemeği tatsız buldum, yatağı yadırgadım
kimseye de derdimi anlatamadım.
meselemi adadım şan ve ünüme.
oh, oh!
bir de baktım başkası geçmiş önüme!
eyvah!
biraz göz önüne çıktığımda,
herkes yan gözle baktı bana,
kimseyi memnun edemedim asla!
meselemin hallini savaştan bekledim.
oh, oh!
birçok hasmımın da üstesinden geldim.
oh, oh!
düşman ülkesine bastım ayağımı,
tanrı korusun bu dertten dostlarımı,
çünkü savaşta yitirdim bir bacağımı.
ben de meselemi hiçe bıraktım.
oh, oh!
artık tüm dünya benim öz malım!
oh, oh!
sonu geldi şölenin, şarkıların,
dibini de tüketin fıçıdaki şarabın!
tortusunu tümüyle dışarı boşaltın!"
latince bir söz olan vanitatum vanitas, "hiçliklerin hiçliği" anlamına gelmektedir.
alman anarşist filozof max stirner meşhur eseri biricik ve mülkiyeti'ne felsefesini desteklemek adına bu şiirle başlar. sonrasında önsöz başlığını şiirden geçen bir söz yapar: "ben meselemi hiçe bıraktım"
neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra tann meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın meselelerini, aynca tin meselesini ve daha binlerce başka meseleyi... bir tek benim kendi meselem hiçbir zaman benim meselem olmamalıymış! "tüh o egoiste! yazıklar olsun, yalnızca kendini düşünene!"
~max stirner
bununla birlikte goethe, apaçık bir şekilde "ben meselemi tanrıya bıraktım" ilahisinin yazarı john leon'den etkilenmiştir.
şiir söyledir:
"ben meselemi hiçe bıraktım.
oh, oh!
artık bu dünyada tamamıyla rahatım!
oh, oh!
kim isterse birlik olmak benimle,
katılsın şarkıma, tokuştursun kadehimle,
varalım şarap fıçısının dibine!
vaktiyle meselemi mala ve mülke bağladım.
oh, oh!
bu yolda keyfimi, hevesimi yitirdim.
eyvah!
param saçıldı bir oraya bir buraya,
birazını topladımsa da bir araya
sonunda kaçırdım hepsini dipsiz bir kuyuya.
meselemi kadınlara devrettim de bu sefer.
oh, oh!
bundan başıma neler geldi neler!
eyvah!
hain olanı kaçtı, ellere gitti,
sadık olanı bıktırdı, canıma yetti,
en iyi olanı yabana eşlik etti.
meselenin halli için attım kendimi yabana.
oh, oh!
sırtımı çevirdim güzel anavatana
eyvah!
ama gurbete hiç alışamadım,
yemeği tatsız buldum, yatağı yadırgadım
kimseye de derdimi anlatamadım.
meselemi adadım şan ve ünüme.
oh, oh!
bir de baktım başkası geçmiş önüme!
eyvah!
biraz göz önüne çıktığımda,
herkes yan gözle baktı bana,
kimseyi memnun edemedim asla!
meselemin hallini savaştan bekledim.
oh, oh!
birçok hasmımın da üstesinden geldim.
oh, oh!
düşman ülkesine bastım ayağımı,
tanrı korusun bu dertten dostlarımı,
çünkü savaşta yitirdim bir bacağımı.
ben de meselemi hiçe bıraktım.
oh, oh!
artık tüm dünya benim öz malım!
oh, oh!
sonu geldi şölenin, şarkıların,
dibini de tüketin fıçıdaki şarabın!
tortusunu tümüyle dışarı boşaltın!"
devamını gör...
köpek eğitimi
köpek eğitimi köpeklerin belli konularda eğitilmesi anlamına gelir. köpek eğitimi, genel köpek eğitimi (yavru köpek eğitimi, temel eğitim, ileri eğitim) , görev köpeği eğitimi ( hayvan destekli terapi eğitimi, av köpeği eğitimi, arama-kurtarma eğitimi vb ) , spor köpeği eğitimi (agility, canicross, flyball vb ) alanlara ayrılır.
ailenizin üyesi sevgili pati dostunuzu eğitmek sizin sorumluluğunuzdur. her köpek yeni ailesine geldikten sonra yaşına ve ihtiyaçlarına göre eğitim almalıdır.
yavru köpekler erken sosyalleşme döneminde (2-4 aylık dönem ) yavru köpek okuluna katılarak sosyalleşme eğitimi ve her yaştan köpek temel eğitim almalıdır.
köpek eğitiminde türkiye'de sertifika zorunluluğu bulunmadığı için önüne gelen kendini eğitmen ilan edebilmektedir. eğitmen seçerken eğitmenin sertifikalı olmasına ve bilimsel temellere dayanan zorlamasız pozitif eğitim teknikleri kullanmasına dikkat edin.
bugün hala ceza yöntemini kullanan ya da dengeli eğitim diyerek keyfine göre iki ödül verip iki tekme atan eğitmenler bulunmakta. nedense özellikle güç ırkları diye tabir edilen ırkları ( böyle bir bilimsel tanımlama yok ama kastettikleri pitbull tipi köpekler, rottweiler, cane corso vb.dir ) eğittiğini iddia edenler ceza yöntemini kullanmaktadır.
cezanın kullanıldığı eğitim teknikleri köpeklerde agresyon ve reaktivite başta olmak üzere pek çok davranış problemine neden olur. aynı zamanda bu eğitimin köpeklerde ısırma vakalarını artırdığı tespit edilmiştir.
köpeğinizi siz buraya bir ay bırakın biz eğitiriz diyenlere bırakmayın. köpek eğitiminde eğitmen davranışı şekillendirirken size bunu nasıl yapacağınız gösterir ardından siz pratik olarak çalışırken hatalarınız düzeltir. eğitim yaşam boyudur. desteklenmeyen davranışlar unutulur.
biz şu köpek ırkının eğitmeniyiz diyenlere güvenmeyin çünkü ırklara özel eğitmenlik yoktur.
köpek eğitimi konusunda bilgi almak isterseniz cesar milan ya da türevleri gibi kişilerin programlarını izlemektense, bu konuda bilimsel çalışma yapan ve bilimsel yöntemler izleyen kişilerin programlarını, videolarını izleyin, kitaplarını okuyun.
ailenizin üyesi sevgili pati dostunuzu eğitmek sizin sorumluluğunuzdur. her köpek yeni ailesine geldikten sonra yaşına ve ihtiyaçlarına göre eğitim almalıdır.
yavru köpekler erken sosyalleşme döneminde (2-4 aylık dönem ) yavru köpek okuluna katılarak sosyalleşme eğitimi ve her yaştan köpek temel eğitim almalıdır.
köpek eğitiminde türkiye'de sertifika zorunluluğu bulunmadığı için önüne gelen kendini eğitmen ilan edebilmektedir. eğitmen seçerken eğitmenin sertifikalı olmasına ve bilimsel temellere dayanan zorlamasız pozitif eğitim teknikleri kullanmasına dikkat edin.
bugün hala ceza yöntemini kullanan ya da dengeli eğitim diyerek keyfine göre iki ödül verip iki tekme atan eğitmenler bulunmakta. nedense özellikle güç ırkları diye tabir edilen ırkları ( böyle bir bilimsel tanımlama yok ama kastettikleri pitbull tipi köpekler, rottweiler, cane corso vb.dir ) eğittiğini iddia edenler ceza yöntemini kullanmaktadır.
cezanın kullanıldığı eğitim teknikleri köpeklerde agresyon ve reaktivite başta olmak üzere pek çok davranış problemine neden olur. aynı zamanda bu eğitimin köpeklerde ısırma vakalarını artırdığı tespit edilmiştir.
köpeğinizi siz buraya bir ay bırakın biz eğitiriz diyenlere bırakmayın. köpek eğitiminde eğitmen davranışı şekillendirirken size bunu nasıl yapacağınız gösterir ardından siz pratik olarak çalışırken hatalarınız düzeltir. eğitim yaşam boyudur. desteklenmeyen davranışlar unutulur.
biz şu köpek ırkının eğitmeniyiz diyenlere güvenmeyin çünkü ırklara özel eğitmenlik yoktur.
köpek eğitimi konusunda bilgi almak isterseniz cesar milan ya da türevleri gibi kişilerin programlarını izlemektense, bu konuda bilimsel çalışma yapan ve bilimsel yöntemler izleyen kişilerin programlarını, videolarını izleyin, kitaplarını okuyun.
devamını gör...
kanye west'in ismini ye olarak değiştirmesi
devamını gör...
makarna
ailemle birlikte yaşarken evimizde her gün pişen yemek. babam, ortanca kardeşim ve bendeniz arasında bitmek bilmeyen bir makarna savaşı dönerdi, çünkü biz iki kardeş yemek ısıtmaktansa makarnayı soğuk soğuk yemeyi göze alabilen insanlarken babam makarnasız doymadığını iddia eden biriydi.
eylülden beri kendi evimde yaşıyorum, 5 kere makarna yapmamışımdır. bugün fırına atınca aklıma geldi, öyle yazayım dedim.
edit. tarifini de vereyim işim gücüm yok madem 15dk kadar.
*** 190 derece fırını ısıtın. o ısınırken aşağıdakileri yaparsınız.
1. fırında hangi makarnayı pişirecekseniz onu al dente olacak kadar haşlıyorsunuz. tuz atmayı unutmayın, ben şu an bu tarifi yazarken fark ettim tuz atmayı unuttuğumu. pişirdikten sonra yağını ekleyip yapışmasını engelleyin, bu kadar. kullandığım makarna miktarı yarım paket (250g civarı)
2. bu sırada bir tavada ya da tencerede bir miktar tereyağı eritiyoruz. tarife göre 4 kaşık diyor ama size şöyle bir ölçü vereyim, "3 su bardağı unu yağlayacak kadar bir miktar yağ". 1 yemek kaşığını 10-12g desek 40-50g tereyağ kullanmamız gerekiyormuş ama ben tabii size yine kendi kullandığım kadarını söyleyeyim: yuvarlak uzun tereyağ paketleri var ya ondan bir halka kesip attım tavaya. yarım parmak kalınlığında falandır.
3. yağ eriyince unu eleyerek yavaş yavaş yağın üstüne ekleyin. çırpıcıyla karıştırın. bir anda unu yağın üstüne eklerseniz topaklanıyor. açması zor olur o zaman da, boşuna uğraşırsınız.
4. 2.5 su bardağı sütü parça parça ekleyip kavrulan unu çözün. altını kapatırsanız ya da çok uzun süre ocaktan alırsanız katılaşır, biraz daha süt koyarak açabilirsiniz.
5. süzüp yağladığınız makarnayı büyük bir karıştırma kabına alıp üzerine sosunuzu dökün. iyice karıştırın. fırına vereceğiniz kaba yollayın. sonra da fırına sürün. 30 dakika sonra olay tamamdır. şekil şukul olsun istiyorsanız son 2-3 dk kala rendelenmiş kaşar peynirini makarnanın üzerine serpip eritebilirsiniz.
afiyet olsun.
eylülden beri kendi evimde yaşıyorum, 5 kere makarna yapmamışımdır. bugün fırına atınca aklıma geldi, öyle yazayım dedim.
edit. tarifini de vereyim işim gücüm yok madem 15dk kadar.
*** 190 derece fırını ısıtın. o ısınırken aşağıdakileri yaparsınız.
1. fırında hangi makarnayı pişirecekseniz onu al dente olacak kadar haşlıyorsunuz. tuz atmayı unutmayın, ben şu an bu tarifi yazarken fark ettim tuz atmayı unuttuğumu. pişirdikten sonra yağını ekleyip yapışmasını engelleyin, bu kadar. kullandığım makarna miktarı yarım paket (250g civarı)
2. bu sırada bir tavada ya da tencerede bir miktar tereyağı eritiyoruz. tarife göre 4 kaşık diyor ama size şöyle bir ölçü vereyim, "3 su bardağı unu yağlayacak kadar bir miktar yağ". 1 yemek kaşığını 10-12g desek 40-50g tereyağ kullanmamız gerekiyormuş ama ben tabii size yine kendi kullandığım kadarını söyleyeyim: yuvarlak uzun tereyağ paketleri var ya ondan bir halka kesip attım tavaya. yarım parmak kalınlığında falandır.
3. yağ eriyince unu eleyerek yavaş yavaş yağın üstüne ekleyin. çırpıcıyla karıştırın. bir anda unu yağın üstüne eklerseniz topaklanıyor. açması zor olur o zaman da, boşuna uğraşırsınız.
4. 2.5 su bardağı sütü parça parça ekleyip kavrulan unu çözün. altını kapatırsanız ya da çok uzun süre ocaktan alırsanız katılaşır, biraz daha süt koyarak açabilirsiniz.
5. süzüp yağladığınız makarnayı büyük bir karıştırma kabına alıp üzerine sosunuzu dökün. iyice karıştırın. fırına vereceğiniz kaba yollayın. sonra da fırına sürün. 30 dakika sonra olay tamamdır. şekil şukul olsun istiyorsanız son 2-3 dk kala rendelenmiş kaşar peynirini makarnanın üzerine serpip eritebilirsiniz.
afiyet olsun.
devamını gör...
anın fotoğrafı
anın fotoğrafını atamam.
düdüklüdeki ezogelin çorbası düdüklünün kapak deliğinden büyük bir tazyikle mutfağın her yerine eşit miktarda püskürmüş.*
o kadar korkunç ki görüntü korkmaz karaca *ile fotoğrafı yayınlanan siyasetçi gibi nereyi temizlesem diye bilinçsizce mutfakta dolanıyorum. * *
düdüklüdeki ezogelin çorbası düdüklünün kapak deliğinden büyük bir tazyikle mutfağın her yerine eşit miktarda püskürmüş.*
o kadar korkunç ki görüntü korkmaz karaca *ile fotoğrafı yayınlanan siyasetçi gibi nereyi temizlesem diye bilinçsizce mutfakta dolanıyorum. * *
devamını gör...
yağmurlar
"bir dert ki bende çare yok, sende insaf yok." diyerek en olmadık zamanlarda ortaya çıkıp insanın içini kötü halde acıtan hüsnü arkan & feyza eren şarkısı.
devamını gör...