cesaretim olsa yaparım denen şeyler
baş kaldırırdım
zamanında kaldıramadığım
durumlara karşı .
zamanında kaldıramadığım
durumlara karşı .
devamını gör...
evlilik içi tecavüz
evli bireylerin tek taraflı isteğe bağlı olarak karşı cinse tensel saldırmaları. tamamen hayvani bir davranış olduğunu düşündüğüm, malesef sıklıkla kadınların nadir de olsa erkeklerin maruz kaldığı davranış biçimi.
olumlu veya olumsuz bütün davranışların temelinde bireysel hak ve özgürlüklere saygı yatar. bu saygı yitirildiği zaman insanın insana eziyeti başlar. ne demiş cahit zarifoğlu, " bir incelik gösterin, incinmesin yüreğim".
olumlu veya olumsuz bütün davranışların temelinde bireysel hak ve özgürlüklere saygı yatar. bu saygı yitirildiği zaman insanın insana eziyeti başlar. ne demiş cahit zarifoğlu, " bir incelik gösterin, incinmesin yüreğim".
devamını gör...
nezaket
bihaber insanların kat'î sûrette fark etmedikleri davranışlardır. kelimenin karşıt anlamı kabalık . *
devamını gör...
şarkılarda sorulan en zor soru
orada yerinde misin?
duruyor, duyuyor musun?
duruyor, duyuyor musun?
devamını gör...
gözlerini çizdiren yazarlardan tavsiyeler
çizdirmeyin. evet kesinlikle büyük bir rahatlık ve konfor sağlıyor ama diyelim ki yaşlılıkla beraber katarakt gibi problemler baş gösterince mercekteki problemin tedavisi imkansızlaşıyor. yanisi katarakt sizi kör bırakabilir. gözlük ya da lens kullanmamak için ileride gözünüzden olmayın.
devamını gör...
hayır diyemeyen insan
kullanılmaya mahkum, kalbi kırılmaya elverişli insan. en kısa zamanda hayır demeyi öğrenmesi gerektiğini düşündüğüm, kendisini geliştirmek zorunda olan bireylerdir.
devamını gör...
tanınmak için seri beğeni atan yazar
ulan daha ne tanınacam geçen minibüs şöferi abi sen kaymak değil misin dedi! (bkz: sısısısı) keyif için okuyup beğeniyorum sefam olsun.
devamını gör...
evren
evrenin hiç durmadan büyüdüğünü, sonsuzun dibindeki kara deliklerin aç bir karıncayiyen gibi önüne gelen her şeyi yalayıp yuttuğunu, bu kara deliklerin aslında kara olmadığını ve karşıt düzleminde, yokluktan aktığına inandığım medusa şelalesiyle madde dönüşümünü tamamladığını hepimiz biliyor muyuz?
muhtemelen hayır.
zaten ben de yukarıda yazılanların %37'sini uydurdum.
her nanosaniyede bir, kara deliklerin emme gücüne karşı koyamayan piko-gezegenlerin yokluğa karışıp adı geçen şelaleden partiküller halinde tekrar evrene karıştığını hayal ediyorum. oldukça olası. sahiden, plüton da cüce gezegen olmuştu değil mi?
ya da mesela bundan 12 yıl önce geldiğim bir yol ayrımı yüzünden dört milyon ışık yılı uzakta yaşayan alternatif sevişilinebilizite'nin varlığı da oldukça olası. gerçi, neden alternatif olan o ki, neden kendimi orijinal görüyorum? haha, neden ille de biri orijinal olmak zorunda!?
izlediğim dizilerin, filmlerin, okuduğum kitapların etkisindeyim. doctor who, nanopartiküllerin zaman akseleratöründe uğradığı transformasyonu açıklar ve termal tamponu havalandırıp dümen regülatörünü çalıştırarak aynı anda zyton kristallerini kızartır ve böylece asla bozulmaması gereken uzay-zaman sürekliliğini korur.
ve sevişilinebilizite, bütün bunlara anlam vermek gibi beyhude bir uğraş içinde doctor'ın ağzından çıkan her bir kelimeyi sindirmeye çabalar. müthişliğine karşı koyamamakta, doctor'ın her cümlesinde eriyip gitmektedir. muazzam çekiciliği karşısında, evrene aşık olmaktan korkar: "ya beni de yutarsa?"
evreni tanımlamanın imkansızlığını şöyle açıklayabilirim sanırım: bu amaçla yapılan her çalışma, çözüme yanaşmak şöyle dursun, zaten düğüm olmuş soru işaretlerine bir düğüm daha atmaktan başka hiçbir işe yaramaz. fakat bu durum asla umutsuzluğa düşürmez insanı; daha fazla merak, daha fazla heyecan anlamına gelir her zaman. çözülemeyen her düğüm aslında açılan yepyeni bir kapıdır. düşün dünyası uçsuz bucaksız olduğu müddet, yani bu sonsuz zaman diliminde, yani insan düşünebildiği ölçüde, yani merak ettiği sürece ya da anlamaya çalıştığı; kapılar teker teker aralanacak fakat muhtemelen evrenin büyük sırrı çözülemeyecektir. buradaki en büyük ikilem de budur; evreni araştıran adam, çözüme yakınlaştığı her an zevkten çıldıracak gibi olur fakat asla "çözdüm" demek istemez. gizem her şeydir.
düşünceye dalıyorum, dalalım mesela;
...paralel evren teorisi ya da zamanda ve mekanda yolculuk paradoksları ve aslında ben varmışım da yokmuşum durumları belki ya da doctor gibi herhangi bir zamana ait olmamak zamanın içine doğmak onu sabit noktalar barındıran bir bütün olarak görmek zamanın herhangi bir noktasına herhangi bir anda müdahale edebilme gücünü elinde tutmak ve hatta zamanın başını ve hatta sonunu görmek bilmek yine de sürprizlerle dolu evrenin kelebek etkisini yadsıyamamak her an şekil değiştiren zamanı takip etmeye çalışırken delice eğlenmek belki ve korkmak ya da kurtarılan onlarca yüzlerce binlerce insan ya da dokunulan tek bir tozun bile bilmediğin tanımadığın dünyanın öteki ucundaki bir insanın hayatını kökten etkileyeceğini bilmek bunu bile bile vazgeçememek kontrolü kolayca kaybedebileceğinin bilincinde duruma çevreye ve esasında kendine hakim olmak için bütün sinir sistemini ve aynı anda atan iki kalbinin tüm gücünü kullanmak...
astronomi ve evrenbilim ile ilgili elle tutulur hiçbir bilgim yok. henüz.
delice araştırmaya başlamadan hemen önceki andayım.
sadece başlangıç noktamı kaydetmek istiyorum.
p.s. halk dilinde evrenin "büyük yılan" anlamına geldiğini biliyor muydunuz? muazzam, kıvrımlı, korkunç ve aç. ne ironik!
muhtemelen hayır.
zaten ben de yukarıda yazılanların %37'sini uydurdum.
her nanosaniyede bir, kara deliklerin emme gücüne karşı koyamayan piko-gezegenlerin yokluğa karışıp adı geçen şelaleden partiküller halinde tekrar evrene karıştığını hayal ediyorum. oldukça olası. sahiden, plüton da cüce gezegen olmuştu değil mi?
ya da mesela bundan 12 yıl önce geldiğim bir yol ayrımı yüzünden dört milyon ışık yılı uzakta yaşayan alternatif sevişilinebilizite'nin varlığı da oldukça olası. gerçi, neden alternatif olan o ki, neden kendimi orijinal görüyorum? haha, neden ille de biri orijinal olmak zorunda!?
izlediğim dizilerin, filmlerin, okuduğum kitapların etkisindeyim. doctor who, nanopartiküllerin zaman akseleratöründe uğradığı transformasyonu açıklar ve termal tamponu havalandırıp dümen regülatörünü çalıştırarak aynı anda zyton kristallerini kızartır ve böylece asla bozulmaması gereken uzay-zaman sürekliliğini korur.
ve sevişilinebilizite, bütün bunlara anlam vermek gibi beyhude bir uğraş içinde doctor'ın ağzından çıkan her bir kelimeyi sindirmeye çabalar. müthişliğine karşı koyamamakta, doctor'ın her cümlesinde eriyip gitmektedir. muazzam çekiciliği karşısında, evrene aşık olmaktan korkar: "ya beni de yutarsa?"
evreni tanımlamanın imkansızlığını şöyle açıklayabilirim sanırım: bu amaçla yapılan her çalışma, çözüme yanaşmak şöyle dursun, zaten düğüm olmuş soru işaretlerine bir düğüm daha atmaktan başka hiçbir işe yaramaz. fakat bu durum asla umutsuzluğa düşürmez insanı; daha fazla merak, daha fazla heyecan anlamına gelir her zaman. çözülemeyen her düğüm aslında açılan yepyeni bir kapıdır. düşün dünyası uçsuz bucaksız olduğu müddet, yani bu sonsuz zaman diliminde, yani insan düşünebildiği ölçüde, yani merak ettiği sürece ya da anlamaya çalıştığı; kapılar teker teker aralanacak fakat muhtemelen evrenin büyük sırrı çözülemeyecektir. buradaki en büyük ikilem de budur; evreni araştıran adam, çözüme yakınlaştığı her an zevkten çıldıracak gibi olur fakat asla "çözdüm" demek istemez. gizem her şeydir.
düşünceye dalıyorum, dalalım mesela;
...paralel evren teorisi ya da zamanda ve mekanda yolculuk paradoksları ve aslında ben varmışım da yokmuşum durumları belki ya da doctor gibi herhangi bir zamana ait olmamak zamanın içine doğmak onu sabit noktalar barındıran bir bütün olarak görmek zamanın herhangi bir noktasına herhangi bir anda müdahale edebilme gücünü elinde tutmak ve hatta zamanın başını ve hatta sonunu görmek bilmek yine de sürprizlerle dolu evrenin kelebek etkisini yadsıyamamak her an şekil değiştiren zamanı takip etmeye çalışırken delice eğlenmek belki ve korkmak ya da kurtarılan onlarca yüzlerce binlerce insan ya da dokunulan tek bir tozun bile bilmediğin tanımadığın dünyanın öteki ucundaki bir insanın hayatını kökten etkileyeceğini bilmek bunu bile bile vazgeçememek kontrolü kolayca kaybedebileceğinin bilincinde duruma çevreye ve esasında kendine hakim olmak için bütün sinir sistemini ve aynı anda atan iki kalbinin tüm gücünü kullanmak...
astronomi ve evrenbilim ile ilgili elle tutulur hiçbir bilgim yok. henüz.
delice araştırmaya başlamadan hemen önceki andayım.
sadece başlangıç noktamı kaydetmek istiyorum.
p.s. halk dilinde evrenin "büyük yılan" anlamına geldiğini biliyor muydunuz? muazzam, kıvrımlı, korkunç ve aç. ne ironik!
devamını gör...
the wolf of wall street
bir martin scorsese filmi.
film hakkındaki görüşüm ise şu şekilde:
kendisine "çok güzel bir film" demenin biraz hadsizlik olduğunu düşünüyorum.
daha çok bir manifestoyu andırıyordu. bir şeyi kendi açısından yorumlayıp, sistemdeki hataları ve çarpıklıkları anlatmaya çalışırken sıçtığı noktalar olmuş.
--- spoiler ---
içimiz dışımız g.t, meme ve kokain oldu yemin ediyorum. hani öyle ki; 23 yıllık hayatımda toplasan bu filmde gördüğüm kadar çıplak kadın, g.t ve meme görmemişimdir herhalde.
fakat iki sahnesi (hatta üç) için çok sevebileceğim bir film olabilirdi. birincisi: tabii ki fbi ajanının metroda eve dönerkenki halini gösteren yerdi. adam son derece sıradan bir hayat sürüyor evet, ama onur vb şeylere önem veriyorsanız, bence bir şeyler ifade ediyordu. "iyi" olmak için insanın paraya ihtiyacı yok.
baktığınız zaman jordan için de kötü diyemezsiniz zira şu an adını unuttuğum (mercedes olabilir) çocuklu kadın çalışanın hikayesini anlattığı yer çok dramatik bir başarı ve yeniden doğma hikayesini anlatıyordu. jordan'ın ona nasıl 'yardım elini' uzattığını ve sıfır noktasından armani cekete gelişinin öyküsü normalde, okumaya bayıldığımız başarı öyküleridir. o öyküler ki; insana 'hırs' verir ve kalbindeki ince ve naif duygulara temas eder. bu sahne ile ilgili güzel şey de, bu başarı öyküsünün hiç de öyle içimize işlememesiydi. yönetmen ve oyuncular öyle bir havada sunmuşlar ki "bu ne yeaa" diyorsunuz (filmin başlarında saçının kazıtıldığına ve kadının anlamsız sırıtışına şahit olmuştuk). bu açıdan, oradaki kadını ve fbi ajanını aslında karşılaştırabiliriz. yükselme hırsıyla, insanın kendinden uzaklaşması. elbet, günümüzde bunlar çoğumuz için bir şey ifade etmiyor. fakat olsun, ben sevdim bu iki hikayeyi.
bunun haricinde: matthew mcconaughey'in yarattığı karakter çok az süre almasına rağmen harika olmuş, adama bayıldım.
bir de tabii leo'nun inanılmaz derecede geliştirdiği oyunculuğuna laf atmadan geçemeyeceğim. merdiven ve araba sahnesi fevkalade eğlenceliydi.
--- spoiler ---
film hakkındaki görüşüm ise şu şekilde:
kendisine "çok güzel bir film" demenin biraz hadsizlik olduğunu düşünüyorum.
daha çok bir manifestoyu andırıyordu. bir şeyi kendi açısından yorumlayıp, sistemdeki hataları ve çarpıklıkları anlatmaya çalışırken sıçtığı noktalar olmuş.
--- spoiler ---
içimiz dışımız g.t, meme ve kokain oldu yemin ediyorum. hani öyle ki; 23 yıllık hayatımda toplasan bu filmde gördüğüm kadar çıplak kadın, g.t ve meme görmemişimdir herhalde.
fakat iki sahnesi (hatta üç) için çok sevebileceğim bir film olabilirdi. birincisi: tabii ki fbi ajanının metroda eve dönerkenki halini gösteren yerdi. adam son derece sıradan bir hayat sürüyor evet, ama onur vb şeylere önem veriyorsanız, bence bir şeyler ifade ediyordu. "iyi" olmak için insanın paraya ihtiyacı yok.
baktığınız zaman jordan için de kötü diyemezsiniz zira şu an adını unuttuğum (mercedes olabilir) çocuklu kadın çalışanın hikayesini anlattığı yer çok dramatik bir başarı ve yeniden doğma hikayesini anlatıyordu. jordan'ın ona nasıl 'yardım elini' uzattığını ve sıfır noktasından armani cekete gelişinin öyküsü normalde, okumaya bayıldığımız başarı öyküleridir. o öyküler ki; insana 'hırs' verir ve kalbindeki ince ve naif duygulara temas eder. bu sahne ile ilgili güzel şey de, bu başarı öyküsünün hiç de öyle içimize işlememesiydi. yönetmen ve oyuncular öyle bir havada sunmuşlar ki "bu ne yeaa" diyorsunuz (filmin başlarında saçının kazıtıldığına ve kadının anlamsız sırıtışına şahit olmuştuk). bu açıdan, oradaki kadını ve fbi ajanını aslında karşılaştırabiliriz. yükselme hırsıyla, insanın kendinden uzaklaşması. elbet, günümüzde bunlar çoğumuz için bir şey ifade etmiyor. fakat olsun, ben sevdim bu iki hikayeyi.
bunun haricinde: matthew mcconaughey'in yarattığı karakter çok az süre almasına rağmen harika olmuş, adama bayıldım.
bir de tabii leo'nun inanılmaz derecede geliştirdiği oyunculuğuna laf atmadan geçemeyeceğim. merdiven ve araba sahnesi fevkalade eğlenceliydi.
--- spoiler ---
devamını gör...
pir sultan abdal
pir sultan abdal'ın yaşamı üzerine, yazılı kay- naklarda pek bilgi yoktur. doğum ölüm yılları bile bilinmiyor. yaşamı üzerine bilgiler, genellikle, kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatılagelen menkıbelerden, bir de yakınlarının ya da başka ozanların onu anlatan şiirlerinden çıkarılır.
pir sultan abdal’ın yaşamı gibi ne zaman ve nerede öldüğü de kesin olarak belli değildir. onun ölümü üzerine çok sayıda rivayet bulunmaktadır. pir sultan abdal’ın safevi taraftarlığı ve bu taraftarlığı sebebiyle katılmış olabileceği birtakım kalkışmalar dolayısıyla sivas’ta belli bir süre hapsedildiği ve akabinde de bugün kepçeli olarak bilinen yerde bir zaman kendisinin müridi de olan sivas valisi hızır paşa tarafından astırıldığı rivayet edilmektedir. pertev naili boratav’ın tespit ettiği rivayete göre, sofular köyünde yaşayan hızır, banaz’a gelerek pir sultan abdal’a mürit olur. belli bir zaman sonra pir sultan abdal’a “pirim bana himmet ver de bir makama geçeyim, büyük adam olayım.” der. pir sultan, “ulan hızır, ben dua ederim, sen büyük adam olursun, paşa, vezir olursun, gelir beni asarsın.” der. pir sultan’ın himmetiyle istanbul’a giden hızır, paşa (vali) olarak sivas’a döner. hızır paşa, şeyhi pir sultan’ı bir gün makamına davet eder ve ona ikramlarda bulunur. pir sultan, ikramları haramla elde edilmiş şeyler olduğunu düşündüğü için yemeyi kabul etmez. hatta köpeklerinin bile bu haram şeyleri yemeyeceklerini söyler. gerçekten de köpekler önlerine konan yemekleri yemezler. hızır paşa, bu yapılanları hakaret olarak görür ve pir sultan’ı toprakkale’de hapseder. bir zaman sonra içinde ‘şah’ sözcüğü geçmeyen üç şiir söylerse pir sultan’ı affedeceğini söyler. pir sultan sırasıyla, hızır paşa bizi berdar etmeden / açılın kapılar şah’a gidelim; kul olayım kalem tutan eline / kâtip ahvalimi şah’a böyle yaz ve ala gözlü pirim sen himmet eyle / ben de bu yayladan şah’a giderim ayaklı şiirleri söyler. hızır paşa, bu üç şiiri dinledikten sonra pir sultan’ın asılmasını emreder. pir sultan abdal asıldıktan sonra hırkasının darağacında asılı kaldığı kendisinin ise sivas’ı, dört farklı yönden terk ettiği halk arasında yayılır (boratav ve gölpınarlı 1943: 35-39).
pir sultan abdal, bağlandığı tarikatın din anlayışını, dünya görüşünü yansıtmak ya da derinleştirmek için soyut şiirler yazan bir sanatçı değildir, doğrudan doğruya başından geçenleri, kavgasını, özlemlerini, katlandığı acıları, yaşamının türlü yönlerini yansıtan somut şiirler yazmıştır. halk edebiyatımızın yüz aklarındandır.
pir sultan abdal’ın yaşamı gibi ne zaman ve nerede öldüğü de kesin olarak belli değildir. onun ölümü üzerine çok sayıda rivayet bulunmaktadır. pir sultan abdal’ın safevi taraftarlığı ve bu taraftarlığı sebebiyle katılmış olabileceği birtakım kalkışmalar dolayısıyla sivas’ta belli bir süre hapsedildiği ve akabinde de bugün kepçeli olarak bilinen yerde bir zaman kendisinin müridi de olan sivas valisi hızır paşa tarafından astırıldığı rivayet edilmektedir. pertev naili boratav’ın tespit ettiği rivayete göre, sofular köyünde yaşayan hızır, banaz’a gelerek pir sultan abdal’a mürit olur. belli bir zaman sonra pir sultan abdal’a “pirim bana himmet ver de bir makama geçeyim, büyük adam olayım.” der. pir sultan, “ulan hızır, ben dua ederim, sen büyük adam olursun, paşa, vezir olursun, gelir beni asarsın.” der. pir sultan’ın himmetiyle istanbul’a giden hızır, paşa (vali) olarak sivas’a döner. hızır paşa, şeyhi pir sultan’ı bir gün makamına davet eder ve ona ikramlarda bulunur. pir sultan, ikramları haramla elde edilmiş şeyler olduğunu düşündüğü için yemeyi kabul etmez. hatta köpeklerinin bile bu haram şeyleri yemeyeceklerini söyler. gerçekten de köpekler önlerine konan yemekleri yemezler. hızır paşa, bu yapılanları hakaret olarak görür ve pir sultan’ı toprakkale’de hapseder. bir zaman sonra içinde ‘şah’ sözcüğü geçmeyen üç şiir söylerse pir sultan’ı affedeceğini söyler. pir sultan sırasıyla, hızır paşa bizi berdar etmeden / açılın kapılar şah’a gidelim; kul olayım kalem tutan eline / kâtip ahvalimi şah’a böyle yaz ve ala gözlü pirim sen himmet eyle / ben de bu yayladan şah’a giderim ayaklı şiirleri söyler. hızır paşa, bu üç şiiri dinledikten sonra pir sultan’ın asılmasını emreder. pir sultan abdal asıldıktan sonra hırkasının darağacında asılı kaldığı kendisinin ise sivas’ı, dört farklı yönden terk ettiği halk arasında yayılır (boratav ve gölpınarlı 1943: 35-39).
pir sultan abdal, bağlandığı tarikatın din anlayışını, dünya görüşünü yansıtmak ya da derinleştirmek için soyut şiirler yazan bir sanatçı değildir, doğrudan doğruya başından geçenleri, kavgasını, özlemlerini, katlandığı acıları, yaşamının türlü yönlerini yansıtan somut şiirler yazmıştır. halk edebiyatımızın yüz aklarındandır.
devamını gör...
kolay gibi görünen ama çok zor olan şeyler
kitap açmanın serbest olduğu sınav.
soruları yorumlayıp çıkarım yapmanız gerektiğinden kitabı ne kadar karıştırırsanız karıştırın yanıtı doğrudan bulmanız mümkün değildir.
soruları yorumlayıp çıkarım yapmanız gerektiğinden kitabı ne kadar karıştırırsanız karıştırın yanıtı doğrudan bulmanız mümkün değildir.
devamını gör...
geceye bir söz bırak
hiç kimseye onun izin verdiğinden daha fazla yardım edemezsin.
devamını gör...
saba krallığı
islamiyet öncesi arap yarımadası pre-historyasını araştırmaya başladım. arşivi siz değerli yurttaşlara açıyorum.
arap yarımadası’nın güneybatı kesiminde antik saba krallığı bulunuyordu. incil 'de onlardan sheba olarak bahsedilir. ingilizce kaynaklardan okumak isteyenler "sabaeans" olarak araştırabilir.

saba halkının kökeni, arap yarımadası’nın kuzey’inden orta kesimlere doğru göç eden sami bir halktı. yemen ’de yapılan kazılar sabaların bölgeye yerleşiminin mö 10uncu - 12inci yüzyıllara kadar dayandığını gösterir. aa’sib ve sirwah kentlerinde inşaat faaliyetlerinin yoğunluğu dikkat çeker. özellikle başkent ma’rib kentinde tarım alanlarının sulanması için bir baraj inşa edilmişti. sabaların bir hidrolik kültür oldukları çok açıktır. su kanallarıyla birlikte arkeolojik kazılarda çeşitli tapınak ve anıtlar da ortaya çıkarıldı. bulunan bronz figürinler, sabaların bakır işçiliğinde ileri düzeyde olduklarını gösteriyor [1].
mö 5inci - 6ncı yüzyıla tarihlenen bronze hawtar'athat heykeli : 140 cm boyunda


mö 2. yüzyıla tarihlenen bronz kadın kafası

mö 100 - ms 100 arasındaki döneme tarihlenen bir sığır figürü : sığır tasvirine bakıldığında cidago düşük, sağrı yüksek, kalın-kısa-düz boynuzlu bir boğa olduğu anlaşılıyor. heybetli bir görünüm vermek için cidagosu gerçeği yansıtmayacak şekilde değiştirilmiş. bence anavatanı mısır olan ve nil nehri civarında evcilleştirilen ankole sığırına çok benziyor.

sabalar ile güney batı arabistan’daki diğer kent devletleri arasında ittifaklar ve savaşlar oluyordu. güney batı arabistan’daki en önemli krallıklar qataban ve hadramawt idi. bir dizi küçük ama bağımsız kent devletleri de vardı. (bkz: hadramut krallığı) (bkz: himyar krallığı) (bkz: kataban krallığı)
mö 7inci - 5inci yüzyıllarda ise sabaların “mukarrib” dediği dini monarşik bir otoriteden söz edebiliriz. mukarrib sözcüğü rahip-kral demektir. ilerleyen tarihlerde arap yarımadası’nda krallara melik denecektir. antik toplumlarda kralların hepsi soyunu tanrılara dayandırarak yönetim toplumları yönetme hakkının onlarda olduklarını iddia ederdi. (bkz: göklerden gelen bir karar vardır)
stuart munro-hay (2002) “ethiopia, the unknown land: a cultural historical guide” adlı kitabında mukarrib ünvanını güney arabistan’da bir ahitle birbirine bağlı farklı etnik grupların siyasi lideri olarak tanımladı. mö 1. bin yılda güney arabistan’da kralların sayısı daha çok olmakla birlikte mukarribler de vardı.
mccorriston (2011), “pilgrimage and household in the ancient near east” adlı kitabında arap yarımadası’nda erken dönemde (mö 800-400) mukarribin, kabile şeflerinin veya meliklerin oluşturduğu bir konseyde seçildiğini yazdı. mukarrib, kabile şeflerinden oluşan konseyin fermanını uygulamakla ve ayrıca kentin genişlemesi ve gelişmesi için yapı-inşaat projelerine, ritüel avlara, ve kurban törenlerine başkanlık etmekle görevliydi.
mukarriblerin fetihlerini kayıt eden yazıtlarda mukarrbilerin düzenledikleri hac ayini ( jabal al-lawdh) aracılığıyla çeşitli kabileleri bir araya getirerek onların aralarında sosyal yakınlaşmayı temin ederek militer kuvvetler oluştururdu. günümüzde yemen’de bulunan jabal al-lawdh (badem dağı) hac ayini için kullanılırdı. incil’deki sina dağı’nın tartışmalı konumu sebebiyle jabal al-lawdh dağı’nın gerçek sina dağı olduğu tartışılmaktadır. james karl hoffmeier (antik yakın doğu tarihiçisi ve arkeolog), bu iddiaları reddeddi.
jabal al-lawdh, deniz seviyesinden 2580 m yükseliktedir. ghazanfar ve fisher (2013) yaptıkları çalışmada 1300 ile 2200 m aralığında finike ardıç ağacı (juniper phoenicea) ormanının altında sarı civanperçemi (achillea santolinoides), artemisia sieberi ve geven (astracantha echinus subsp. arabica) olmak üzere akdeniz ormanı bulunur.
antik dünya’nın en değerli ürünlerin bitkisel kaynakları olan buhur ağacı (boswellia sacra) ve mür ağacı (commiphora sp.) günümüzde yemen ve umman olarak bilinen güney arabistan kıyılarında yetişmektedir. bu bitkilerin ticari değeri günümüzde dahi çok yüksektir. buhur ve mür üretimi üzerinde kontrolleri olan güney arabistan kent devletleri ticaretle zenginleşmişti. güney asya’dan çeşitli baharatlar ve afrika’dan devekuşu tüyü ve fildişi gibi lüks ticari mallar güney arabistan’a geliyordu. dönemin en zengin krallıkları minaean, saba ve himyar (homeritae by the romans) idi. bu üç krallığın yükseliş dönemleri birbiriyle örtüşür, kabaca mö 1200 – ms 525.
baharat ve tarım ürünleri bakımından zengin olan bu coğrafyada sabalar kervanlarla ipek yolu güzergahında ve kızıl deniz yoluyla ticaret yapıyorlardı. özellikle buhur ağacı (boswellia sp.) ve mür ağacı (commiphora sp.) çok kıymetli ticari ürünlerdi. sabalar, yüzyıllar boyunca kızıldeniz’i aden körfezine bağlayan bab el-mendeb boğazını kontrol ettiler ve afrika kıyılarında koloniler kurdular. dilbilim antropolojisi literatüründe habeşistan halkının (etiyopya) güney arabistan’dan geldikleri kabul edilen bir görüştür. ancak sabai dili ile (bkz: etiyopya) dili arasındaki fark o kadar büyüktür ki habeş halkının yabancı etkilere çok uzun yıllar maruz kaldığı ve yüzyıllarca süren ayrılıkların olduğu düşünülür.
(bkz: afrika) kıyılarının bazı kısımları mö 1. yüzyıla kadar saba krallığı’nın egemenliği altındaydı. ms 3. yüzyılın sonlarına doğru shamir yuhar’ish (tesadüfen adı islamik gelenekler içinde günümüze ulaşan ilk gerçek tarihi kişilik) “saba kralı” ünvanını ve hadramawt kralı ve yamanat kralı ünvanlarını üstlendi. bu zamana kadar hadramawt bağımsız bir kent devletiyken saba krallığı’nın egemenliği altına girmişti.
ms 4. yüzyılın ortalarında doğu afrika kıyılarındaki aksum kralı tarafından “saba krallığı ve dhū raydān krallığı” üzerinde hak iddia ettiğinde bir güneş tutulması yaşanmıştı. ms 4. yüzyılın sonunda güney arabistan yeniden saba, dhū raydān, hadramawt ve yamanat kralı altında bağımsız devletlerdi. ancak iki yüzyıl içinde pers maceracılar ve daha sonra müslüman araplar tarafından işgal edilerek saba krallığı tarihten silindi.
ms 1. yüzyılda romalılar kızıl deniz ’e doğru ilerlediler. güney arabistan’daki tüccarlardan lüks malların asıl kaynağını ve muson rüzgarlarını kullanarak kızl deniz’de filoların nasıl hareket ettirileceğini öğrendiler. güney asya ve doğu afrika’daki limanlardan gelen lüks mallar romalıları cezbetti. romalılar bu limanlarda kontrolü ele geçirdiklerinde saba krallığı ticari üstünlüğünü kaybetti. bunun en büyük kanıtı başkent ma’rib ‘deki büyük baraj’ın bakımının yapılamaması sonucunda ms 6. yüzyılda yıkılmasıdır. bu olay yemeni ticaret krallıkları döneminin sembolik sonunu teşkil ediyor.
ms. 6. yüzyıl dolaylarında son himyar kralı dhū nuwās (yūsuf ashʿar) hristiyanlıktan museviliğe dönmüş bir kraldı. krallıktaki hristiyan halkı katletti. hayatta kalan hristiyanlar aksum krallığı ’na sığındı. aksum kralı, musevi tehdidine karşı roma’dan yardım istedi. aksum seferine romalı abraha (islami kaynaklarda ebrehe) liderlik etti. himyar kralı dhū nuwās tahttan indirildikten sonra romalı abraha, himyar’da kaldı. himyar krallığı’ndaki musevi halkı katletti. romalı abraha daha sonra hicaz bölgesi’ne (arap yarımadası’nın batı kıyıları) sefer düzenledi. mekke’yi kuşattı ancak işgal edemedi. romalı abraha’nın mekke’yi kuşatması kuran’da fil suresi’nde anlatılmaktadır.
romalı abraha, arap yarımadası’nda hristiyanlığı yaymak için bir kilisie inşa ettirdi. arapların bu kiliseyi hac merkezi olarak benimsemelerini istiyordu. ancak kabe ayakta kaldığı sürece araplar’ın din değiştirmeyeceğini düşünerek mekke’ye doğru roma ve aksum ordusuyla ilerledi. taif halkından mes’ud bin maatteb romalı abraham’a bağlılığını sundu ve taif’teki lat putuna dokunulmadı. mekke’ye ilerleyen roma ordusu mekke’ye gelen kervanlara el koydu. bu kervanların arasında muhammed’in dedesi abdulmuttalip’in de develeri de vardı. kuran’da anlatılana göre romalı abraham mekke’ye fillerle saldırmak istiyordu ancak filler hareket etmiyordu. en sonunda da mekkelilere ebabil kuşları havadan taş atarak yardım ediyor ve roma ordusunu mağlup ediliyor. inanışa göre muhammed bu savaşın olduğu yıl doğuyor. arap milli tarihi için çok önemli bir olay olan romalı abraham’ın mekkeyi işgali fil vakıası olarak da bilinir.
bu olaya tarihsel gerçeklikle ele alan en makul kaynak hamiduddin ferahi ve emin ahsen ıslahi’nin tefsirlerinde kureyş'in elinde geleni yaptığını, taktiksel olarak dağlara çekilip taşlarla dağdan aşağıdaki orduya saldırdığını bu sırada da bir kum fırtınasının savaştaki dengeyi alt üst ederek ebrehe ordusunun dağılmasına sebep olduğunu belirtmişlerdir. onlar fırtınada dağılan ve yenilen askerlerin vahşi kuşlara yem olduklarını da eklerler [2].
henüz tarihsel bir kanıta rastlanmasa da tevrat, incil ve kuran’da adı geçen bir kadın hükümdar vardır. dördüncü israil kralı hz süleyman ile kraliçe sheba hakkındaki bu hikaye mö 8inci – 5inci yüzyıl arasında asurlu, yunanlı ve romalı yazarlar tarafından çeşitli şekillerde anlatılır. osmanlı divan edebiyatında da hz. süleyman ve saba melikesi olarak bu motif işlenir.
“hz süleyman bir gün emrindeki kuşlardan hüdhüd ’ü etrafında göremeyip hiddetlenmiş ancak birazdan gelen hüdhüd saba ülkesinde bir kraliçenin yaşadığını ve halkının güneşe taptığını söylemiş, bunun üzerine hz. süleyman bu kraliçeyi tek tanrı dinine davet eden bir mektup yazarak kuşla geri yollamıştır (neml 20-29). bu güçlü hükümdardan mektup alan saba melikesi belkıs danışmanları ile görüşerek bu hükümdarla iyi geçinmek gerektiğine inanarak ona kıymetli hediyeler yollar. ancak bunları dünya işi değersiz şeyler olarak gören süleyman, hediyeleri reddederek saba melikesini sarayına davet eder. belkıs davet icabı yola çıkmak üzere iken hz. süleyman, yanındaki bilge bir kişi aracılığı ile belkıs’ın sarayındaki tahtını kendi sarayına getirtir ve melike belkıs, süleyman’ın makamına ulaşınca orada durmakta olan kendi tahtını tanır ve hayretler içinde kalır. belkıs bir şaşkınlık da, cilalanmış camdan yapılmış olan hz. süleyman’ın sarayının yer döşemesi görünce su zannedip ıslanmamak için eteklerini toplarken yaşamış ve bundan böyle süleyman’la birlikte allah’a teslim olduğunu söylemiş (neml s.29- 44).”
“kudüs'e geldi "çok büyük bir maiyeti ile, develer taşıyan baharat ve çok altın ve değerli taşlarla" ( i krallar 10: 2). süleyman'a verdiği baharatlar gibi "bir daha asla bu kadar bol baharat gelmedi" (10:10; ii tarih 9:1–9). süleyman'ın memnuniyetle yanıtladığı "onu zor sorularla kanıtlamaya" geldi. hediye alışverişinde bulundular, ardından ülkesine döndü. ”
musevi inancı kadını adet gördüğü için kirli sayar. hristiyan inancında da kadına çok anlam yüklenmez. bi bakire meryem vardır işte. islam inancında da kadının yeri farklı değildir. dört mevsim için dört kadınla evlenilir falan. saba krallığı o dönemde öyle büyük bir zenginliğe sahipmiş ki koskoca israil kralı süleyman bile "bu bir kadın ben bunla görüşmem" diyememiş.
tevrat, incil ve kuran'da bahsedilen saba kraliçesi tek güçlü kadın imajına sahip tarihi kişiliktir. tarihçilere göre sheba kraliçesi, israil kralı süleyman ile ticari anlaşmalar yapmak için onunla görüştü. bu yolla saba krallığı'nda yahudiler misyonerlik yaparak krallığı içerden oydular. ilerleyen yıllarda romalıların aden körfezinin ve afrika limanlarının stratejik önemini keşfetmesi ve ticaret yollarını ele geçirmesiyle saba krallığı maddi yönden zayıfladı. barajın bakımı için gereken maddi kaynağı temin edemedikleri için tarımsal ekonomi çöktü. fakirleşen halk din değiştirdi. çünkü din değiştirerek hem yeni networkler elde ediyordunuz hem de vergilerden muaf oluyordunuz (bence böyle olabilir, kişisel fikrimdir. yatırım tavsiyesi değildir).
mö 6ıncı – 8inci yüzyıla tarihlenen arap yarımadası’nın 13.000 yıllık tarihine ışık tutan anıtsal yazıtlar ortaya çıkarıldı. bu yazıtların tercüme edilmesiyle arap yarımadası'nda islam öncesi dönemin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. bu bağlamda belki gelecek yüz yılda orta doğu'da ve afrika'da başka bir etnik diriliş olabilir. çünkü saba krallığı'nın halkı afrika kıyılarında koloniler kurmuş. belki evlilik yoluyla asya ve afrikada'ki büyük hanedanlıklarla akrabalıkları dahi olabilir.
notlarım:
taif'in islam öncesi tarihi islam tarihi açısından çok önemlidir. klasik arap şiirinin ünlü şairi imrul kays taiflidir ve kindah sülalesi 'nin veliaht kralıdır ancak bu işleri bırakıp diyar diyar gezmiştir. kindah sülalesi, arap yarımadası'ndaki bütün arap kabilelerini birleştirmek için cihat çağrısı yapan ilk monarşidir. ilerleyen dönemlerde kureyş sülalesi bu misyonu üstlenecek ve islam çağrısıyla tüm arap kabilelerini tek bir sancak altında toplayacaktır.
herkesi müslüman yapmaya kafayı takmış biri vardır ki o da taiflidir. emevi devleti ’nin hicaz valisi haccac bin yusuf es-sekafi 'dir. biz türkler onu talkan ve curcan katliamları olayından biliyoruz. asya seferinde yalnızca türklere değil müslüman olmayan bütün halkların erkeklerini katletmiş kadınları ve çocukları köle yapmıştır. bu yüzden haccac-ı zalim lakabıyla bilinir. ancak araplar için haccac bin yusuf devrimci bir kahramandır. arap dilini nokta ve hareke sistemiyle geliştirmiştir, kuran'ı halkın rahatlıkla anlayabileceği sade bir dille yazdırmıştır. haccac bin yusuf, emevi soyuna öyle hayrandı ki beşinci halife abdülmelik bin mervan ’ın emriyle emevilere isyan eden arapları kılıçtan geçirdi.
sakif kabilesinden abdullah bin zübeyr, hicaz’da halifeliğini ilan edince haccac bin yusuf komutasındaki emevi ordusu isyanı bastırmaya hicaz seferine çıktı. sakif kabilesi taif kentinde çoğunluktu. islam öncesi dönem’de taif kenti lat adındaki bereket, kader tanrıçasına adanmıştı. buradaki dört köşeli beyaz bir taş tanrıça lat'ı sembolize ediyordu. kureyş kabilesi ise mekke’de kırmızı taşla sembolize edilen hubal adındaki ay tanrısına baş tanrıya tapınıyordu. hilal biçiminin islam sancaklarında yer alması boşuna değildir. çünkü ay tanrısı hubal 'ın üç kızı vardır : lat, manat, uzza. tanrı hubal'ın asurlulardaki tanrı baal 'ın dengi olduğu düşünülüyor.
siyah bir taşla (hacer-i esved) sembolize edilen başka bir tanrı daha vardır (bknz. lapis niger).
islam ile birlikte toplumdaki kadınları sembolize eden tanrıçalar kırılıyor ve tek bir eril tanrı'ya tapınma başlıyor. yani araplar 1. semiyosferden 2. semiyosfere geçiyor.
türkler ne zaman ve nasıl müslüman oluyor? onu başka zaman yazacağım, ilginize teşekkür ederim.
kaynaklar:
ingilizce yayınlardan karşılaştırmalı okumalar yaparak çıkardığım kişisel notlarımdır.
[1] ancientimes.blogspot.com/20...
[2] www.indyturk.com/node/32877...
arap yarımadası’nın güneybatı kesiminde antik saba krallığı bulunuyordu. incil 'de onlardan sheba olarak bahsedilir. ingilizce kaynaklardan okumak isteyenler "sabaeans" olarak araştırabilir.
saba halkının kökeni, arap yarımadası’nın kuzey’inden orta kesimlere doğru göç eden sami bir halktı. yemen ’de yapılan kazılar sabaların bölgeye yerleşiminin mö 10uncu - 12inci yüzyıllara kadar dayandığını gösterir. aa’sib ve sirwah kentlerinde inşaat faaliyetlerinin yoğunluğu dikkat çeker. özellikle başkent ma’rib kentinde tarım alanlarının sulanması için bir baraj inşa edilmişti. sabaların bir hidrolik kültür oldukları çok açıktır. su kanallarıyla birlikte arkeolojik kazılarda çeşitli tapınak ve anıtlar da ortaya çıkarıldı. bulunan bronz figürinler, sabaların bakır işçiliğinde ileri düzeyde olduklarını gösteriyor [1].
mö 5inci - 6ncı yüzyıla tarihlenen bronze hawtar'athat heykeli : 140 cm boyunda

mö 2. yüzyıla tarihlenen bronz kadın kafası

mö 100 - ms 100 arasındaki döneme tarihlenen bir sığır figürü : sığır tasvirine bakıldığında cidago düşük, sağrı yüksek, kalın-kısa-düz boynuzlu bir boğa olduğu anlaşılıyor. heybetli bir görünüm vermek için cidagosu gerçeği yansıtmayacak şekilde değiştirilmiş. bence anavatanı mısır olan ve nil nehri civarında evcilleştirilen ankole sığırına çok benziyor.

sabalar ile güney batı arabistan’daki diğer kent devletleri arasında ittifaklar ve savaşlar oluyordu. güney batı arabistan’daki en önemli krallıklar qataban ve hadramawt idi. bir dizi küçük ama bağımsız kent devletleri de vardı. (bkz: hadramut krallığı) (bkz: himyar krallığı) (bkz: kataban krallığı)
mö 7inci - 5inci yüzyıllarda ise sabaların “mukarrib” dediği dini monarşik bir otoriteden söz edebiliriz. mukarrib sözcüğü rahip-kral demektir. ilerleyen tarihlerde arap yarımadası’nda krallara melik denecektir. antik toplumlarda kralların hepsi soyunu tanrılara dayandırarak yönetim toplumları yönetme hakkının onlarda olduklarını iddia ederdi. (bkz: göklerden gelen bir karar vardır)
stuart munro-hay (2002) “ethiopia, the unknown land: a cultural historical guide” adlı kitabında mukarrib ünvanını güney arabistan’da bir ahitle birbirine bağlı farklı etnik grupların siyasi lideri olarak tanımladı. mö 1. bin yılda güney arabistan’da kralların sayısı daha çok olmakla birlikte mukarribler de vardı.
mccorriston (2011), “pilgrimage and household in the ancient near east” adlı kitabında arap yarımadası’nda erken dönemde (mö 800-400) mukarribin, kabile şeflerinin veya meliklerin oluşturduğu bir konseyde seçildiğini yazdı. mukarrib, kabile şeflerinden oluşan konseyin fermanını uygulamakla ve ayrıca kentin genişlemesi ve gelişmesi için yapı-inşaat projelerine, ritüel avlara, ve kurban törenlerine başkanlık etmekle görevliydi.
mukarriblerin fetihlerini kayıt eden yazıtlarda mukarrbilerin düzenledikleri hac ayini ( jabal al-lawdh) aracılığıyla çeşitli kabileleri bir araya getirerek onların aralarında sosyal yakınlaşmayı temin ederek militer kuvvetler oluştururdu. günümüzde yemen’de bulunan jabal al-lawdh (badem dağı) hac ayini için kullanılırdı. incil’deki sina dağı’nın tartışmalı konumu sebebiyle jabal al-lawdh dağı’nın gerçek sina dağı olduğu tartışılmaktadır. james karl hoffmeier (antik yakın doğu tarihiçisi ve arkeolog), bu iddiaları reddeddi.
jabal al-lawdh, deniz seviyesinden 2580 m yükseliktedir. ghazanfar ve fisher (2013) yaptıkları çalışmada 1300 ile 2200 m aralığında finike ardıç ağacı (juniper phoenicea) ormanının altında sarı civanperçemi (achillea santolinoides), artemisia sieberi ve geven (astracantha echinus subsp. arabica) olmak üzere akdeniz ormanı bulunur.
antik dünya’nın en değerli ürünlerin bitkisel kaynakları olan buhur ağacı (boswellia sacra) ve mür ağacı (commiphora sp.) günümüzde yemen ve umman olarak bilinen güney arabistan kıyılarında yetişmektedir. bu bitkilerin ticari değeri günümüzde dahi çok yüksektir. buhur ve mür üretimi üzerinde kontrolleri olan güney arabistan kent devletleri ticaretle zenginleşmişti. güney asya’dan çeşitli baharatlar ve afrika’dan devekuşu tüyü ve fildişi gibi lüks ticari mallar güney arabistan’a geliyordu. dönemin en zengin krallıkları minaean, saba ve himyar (homeritae by the romans) idi. bu üç krallığın yükseliş dönemleri birbiriyle örtüşür, kabaca mö 1200 – ms 525.
baharat ve tarım ürünleri bakımından zengin olan bu coğrafyada sabalar kervanlarla ipek yolu güzergahında ve kızıl deniz yoluyla ticaret yapıyorlardı. özellikle buhur ağacı (boswellia sp.) ve mür ağacı (commiphora sp.) çok kıymetli ticari ürünlerdi. sabalar, yüzyıllar boyunca kızıldeniz’i aden körfezine bağlayan bab el-mendeb boğazını kontrol ettiler ve afrika kıyılarında koloniler kurdular. dilbilim antropolojisi literatüründe habeşistan halkının (etiyopya) güney arabistan’dan geldikleri kabul edilen bir görüştür. ancak sabai dili ile (bkz: etiyopya) dili arasındaki fark o kadar büyüktür ki habeş halkının yabancı etkilere çok uzun yıllar maruz kaldığı ve yüzyıllarca süren ayrılıkların olduğu düşünülür.
(bkz: afrika) kıyılarının bazı kısımları mö 1. yüzyıla kadar saba krallığı’nın egemenliği altındaydı. ms 3. yüzyılın sonlarına doğru shamir yuhar’ish (tesadüfen adı islamik gelenekler içinde günümüze ulaşan ilk gerçek tarihi kişilik) “saba kralı” ünvanını ve hadramawt kralı ve yamanat kralı ünvanlarını üstlendi. bu zamana kadar hadramawt bağımsız bir kent devletiyken saba krallığı’nın egemenliği altına girmişti.
ms 4. yüzyılın ortalarında doğu afrika kıyılarındaki aksum kralı tarafından “saba krallığı ve dhū raydān krallığı” üzerinde hak iddia ettiğinde bir güneş tutulması yaşanmıştı. ms 4. yüzyılın sonunda güney arabistan yeniden saba, dhū raydān, hadramawt ve yamanat kralı altında bağımsız devletlerdi. ancak iki yüzyıl içinde pers maceracılar ve daha sonra müslüman araplar tarafından işgal edilerek saba krallığı tarihten silindi.
ms 1. yüzyılda romalılar kızıl deniz ’e doğru ilerlediler. güney arabistan’daki tüccarlardan lüks malların asıl kaynağını ve muson rüzgarlarını kullanarak kızl deniz’de filoların nasıl hareket ettirileceğini öğrendiler. güney asya ve doğu afrika’daki limanlardan gelen lüks mallar romalıları cezbetti. romalılar bu limanlarda kontrolü ele geçirdiklerinde saba krallığı ticari üstünlüğünü kaybetti. bunun en büyük kanıtı başkent ma’rib ‘deki büyük baraj’ın bakımının yapılamaması sonucunda ms 6. yüzyılda yıkılmasıdır. bu olay yemeni ticaret krallıkları döneminin sembolik sonunu teşkil ediyor.
ms. 6. yüzyıl dolaylarında son himyar kralı dhū nuwās (yūsuf ashʿar) hristiyanlıktan museviliğe dönmüş bir kraldı. krallıktaki hristiyan halkı katletti. hayatta kalan hristiyanlar aksum krallığı ’na sığındı. aksum kralı, musevi tehdidine karşı roma’dan yardım istedi. aksum seferine romalı abraha (islami kaynaklarda ebrehe) liderlik etti. himyar kralı dhū nuwās tahttan indirildikten sonra romalı abraha, himyar’da kaldı. himyar krallığı’ndaki musevi halkı katletti. romalı abraha daha sonra hicaz bölgesi’ne (arap yarımadası’nın batı kıyıları) sefer düzenledi. mekke’yi kuşattı ancak işgal edemedi. romalı abraha’nın mekke’yi kuşatması kuran’da fil suresi’nde anlatılmaktadır.
romalı abraha, arap yarımadası’nda hristiyanlığı yaymak için bir kilisie inşa ettirdi. arapların bu kiliseyi hac merkezi olarak benimsemelerini istiyordu. ancak kabe ayakta kaldığı sürece araplar’ın din değiştirmeyeceğini düşünerek mekke’ye doğru roma ve aksum ordusuyla ilerledi. taif halkından mes’ud bin maatteb romalı abraham’a bağlılığını sundu ve taif’teki lat putuna dokunulmadı. mekke’ye ilerleyen roma ordusu mekke’ye gelen kervanlara el koydu. bu kervanların arasında muhammed’in dedesi abdulmuttalip’in de develeri de vardı. kuran’da anlatılana göre romalı abraham mekke’ye fillerle saldırmak istiyordu ancak filler hareket etmiyordu. en sonunda da mekkelilere ebabil kuşları havadan taş atarak yardım ediyor ve roma ordusunu mağlup ediliyor. inanışa göre muhammed bu savaşın olduğu yıl doğuyor. arap milli tarihi için çok önemli bir olay olan romalı abraham’ın mekkeyi işgali fil vakıası olarak da bilinir.
bu olaya tarihsel gerçeklikle ele alan en makul kaynak hamiduddin ferahi ve emin ahsen ıslahi’nin tefsirlerinde kureyş'in elinde geleni yaptığını, taktiksel olarak dağlara çekilip taşlarla dağdan aşağıdaki orduya saldırdığını bu sırada da bir kum fırtınasının savaştaki dengeyi alt üst ederek ebrehe ordusunun dağılmasına sebep olduğunu belirtmişlerdir. onlar fırtınada dağılan ve yenilen askerlerin vahşi kuşlara yem olduklarını da eklerler [2].
henüz tarihsel bir kanıta rastlanmasa da tevrat, incil ve kuran’da adı geçen bir kadın hükümdar vardır. dördüncü israil kralı hz süleyman ile kraliçe sheba hakkındaki bu hikaye mö 8inci – 5inci yüzyıl arasında asurlu, yunanlı ve romalı yazarlar tarafından çeşitli şekillerde anlatılır. osmanlı divan edebiyatında da hz. süleyman ve saba melikesi olarak bu motif işlenir.
“hz süleyman bir gün emrindeki kuşlardan hüdhüd ’ü etrafında göremeyip hiddetlenmiş ancak birazdan gelen hüdhüd saba ülkesinde bir kraliçenin yaşadığını ve halkının güneşe taptığını söylemiş, bunun üzerine hz. süleyman bu kraliçeyi tek tanrı dinine davet eden bir mektup yazarak kuşla geri yollamıştır (neml 20-29). bu güçlü hükümdardan mektup alan saba melikesi belkıs danışmanları ile görüşerek bu hükümdarla iyi geçinmek gerektiğine inanarak ona kıymetli hediyeler yollar. ancak bunları dünya işi değersiz şeyler olarak gören süleyman, hediyeleri reddederek saba melikesini sarayına davet eder. belkıs davet icabı yola çıkmak üzere iken hz. süleyman, yanındaki bilge bir kişi aracılığı ile belkıs’ın sarayındaki tahtını kendi sarayına getirtir ve melike belkıs, süleyman’ın makamına ulaşınca orada durmakta olan kendi tahtını tanır ve hayretler içinde kalır. belkıs bir şaşkınlık da, cilalanmış camdan yapılmış olan hz. süleyman’ın sarayının yer döşemesi görünce su zannedip ıslanmamak için eteklerini toplarken yaşamış ve bundan böyle süleyman’la birlikte allah’a teslim olduğunu söylemiş (neml s.29- 44).”
“kudüs'e geldi "çok büyük bir maiyeti ile, develer taşıyan baharat ve çok altın ve değerli taşlarla" ( i krallar 10: 2). süleyman'a verdiği baharatlar gibi "bir daha asla bu kadar bol baharat gelmedi" (10:10; ii tarih 9:1–9). süleyman'ın memnuniyetle yanıtladığı "onu zor sorularla kanıtlamaya" geldi. hediye alışverişinde bulundular, ardından ülkesine döndü. ”
musevi inancı kadını adet gördüğü için kirli sayar. hristiyan inancında da kadına çok anlam yüklenmez. bi bakire meryem vardır işte. islam inancında da kadının yeri farklı değildir. dört mevsim için dört kadınla evlenilir falan. saba krallığı o dönemde öyle büyük bir zenginliğe sahipmiş ki koskoca israil kralı süleyman bile "bu bir kadın ben bunla görüşmem" diyememiş.
tevrat, incil ve kuran'da bahsedilen saba kraliçesi tek güçlü kadın imajına sahip tarihi kişiliktir. tarihçilere göre sheba kraliçesi, israil kralı süleyman ile ticari anlaşmalar yapmak için onunla görüştü. bu yolla saba krallığı'nda yahudiler misyonerlik yaparak krallığı içerden oydular. ilerleyen yıllarda romalıların aden körfezinin ve afrika limanlarının stratejik önemini keşfetmesi ve ticaret yollarını ele geçirmesiyle saba krallığı maddi yönden zayıfladı. barajın bakımı için gereken maddi kaynağı temin edemedikleri için tarımsal ekonomi çöktü. fakirleşen halk din değiştirdi. çünkü din değiştirerek hem yeni networkler elde ediyordunuz hem de vergilerden muaf oluyordunuz (bence böyle olabilir, kişisel fikrimdir. yatırım tavsiyesi değildir).
mö 6ıncı – 8inci yüzyıla tarihlenen arap yarımadası’nın 13.000 yıllık tarihine ışık tutan anıtsal yazıtlar ortaya çıkarıldı. bu yazıtların tercüme edilmesiyle arap yarımadası'nda islam öncesi dönemin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. bu bağlamda belki gelecek yüz yılda orta doğu'da ve afrika'da başka bir etnik diriliş olabilir. çünkü saba krallığı'nın halkı afrika kıyılarında koloniler kurmuş. belki evlilik yoluyla asya ve afrikada'ki büyük hanedanlıklarla akrabalıkları dahi olabilir.
notlarım:
taif'in islam öncesi tarihi islam tarihi açısından çok önemlidir. klasik arap şiirinin ünlü şairi imrul kays taiflidir ve kindah sülalesi 'nin veliaht kralıdır ancak bu işleri bırakıp diyar diyar gezmiştir. kindah sülalesi, arap yarımadası'ndaki bütün arap kabilelerini birleştirmek için cihat çağrısı yapan ilk monarşidir. ilerleyen dönemlerde kureyş sülalesi bu misyonu üstlenecek ve islam çağrısıyla tüm arap kabilelerini tek bir sancak altında toplayacaktır.
herkesi müslüman yapmaya kafayı takmış biri vardır ki o da taiflidir. emevi devleti ’nin hicaz valisi haccac bin yusuf es-sekafi 'dir. biz türkler onu talkan ve curcan katliamları olayından biliyoruz. asya seferinde yalnızca türklere değil müslüman olmayan bütün halkların erkeklerini katletmiş kadınları ve çocukları köle yapmıştır. bu yüzden haccac-ı zalim lakabıyla bilinir. ancak araplar için haccac bin yusuf devrimci bir kahramandır. arap dilini nokta ve hareke sistemiyle geliştirmiştir, kuran'ı halkın rahatlıkla anlayabileceği sade bir dille yazdırmıştır. haccac bin yusuf, emevi soyuna öyle hayrandı ki beşinci halife abdülmelik bin mervan ’ın emriyle emevilere isyan eden arapları kılıçtan geçirdi.
sakif kabilesinden abdullah bin zübeyr, hicaz’da halifeliğini ilan edince haccac bin yusuf komutasındaki emevi ordusu isyanı bastırmaya hicaz seferine çıktı. sakif kabilesi taif kentinde çoğunluktu. islam öncesi dönem’de taif kenti lat adındaki bereket, kader tanrıçasına adanmıştı. buradaki dört köşeli beyaz bir taş tanrıça lat'ı sembolize ediyordu. kureyş kabilesi ise mekke’de kırmızı taşla sembolize edilen hubal adındaki ay tanrısına baş tanrıya tapınıyordu. hilal biçiminin islam sancaklarında yer alması boşuna değildir. çünkü ay tanrısı hubal 'ın üç kızı vardır : lat, manat, uzza. tanrı hubal'ın asurlulardaki tanrı baal 'ın dengi olduğu düşünülüyor.
siyah bir taşla (hacer-i esved) sembolize edilen başka bir tanrı daha vardır (bknz. lapis niger).
islam ile birlikte toplumdaki kadınları sembolize eden tanrıçalar kırılıyor ve tek bir eril tanrı'ya tapınma başlıyor. yani araplar 1. semiyosferden 2. semiyosfere geçiyor.
türkler ne zaman ve nasıl müslüman oluyor? onu başka zaman yazacağım, ilginize teşekkür ederim.
kaynaklar:
ingilizce yayınlardan karşılaştırmalı okumalar yaparak çıkardığım kişisel notlarımdır.
[1] ancientimes.blogspot.com/20...
[2] www.indyturk.com/node/32877...
devamını gör...
gülhane
istanbul'un fatih ilçesinde bulunan tarihi bir parkın adı.
osmanlı imparatorluğunda ilk batılılaşma hareketi olarak bilinen tanzimat fermanı'nın, diğer ismiyle gülhane hatt-ı hümayûnu 'nun, dönemin dış işleri bakanı koca mustafa reşid paşa tarafından ilk kez okunduğu parktır. içinde asimetrisiyle insana her baktığında gizemli ve ilginç bir huzur veren londra çınarından bolca bulunur. sirkeciye doğru inerken de solunuzda bab-ı ali kapısı kalır. ruhunuzu dinlendirmek ve o tarihi atmosferi duyumsamak isterseniz bir kış günü gece vakti yanınızda en fazla bir kişiyle birlikte o civarlarda volta atmanız tarafımca önerilir.
tam 1 yıl 2 ay sonra gelen ek tanım : an itibari ile bir video izledim. ülkeye gelişigüzel giren yasadışı göçmenler, geçici sığınmacılar ve geri kafalı turistler / vatandaşlar yüzünden içindeki tüm çiçeklerin çiğnendiğini, etrafa çöp ve pislikler saçıldığını gördüm. insanın içini hem hiddet hem teessür kaplıyor. medeniyetten ve çevreye saygıdan nasiplenmemiş bu ilkel kalabalıkların asla eğitilemeyeceğine dair kanaatim hâlâ yerli yerinde. yazık, memleketi başıbozuklarla doldurup şu içler acısı vaziyete sebep olanlar bilmeli ki, teknoloji çağında tüm bu görüntüler ve daha niceleri birer senettir. bu senetler, iktidar sahiplerinin düşünce ve eylemleri tarih ve vicdan mahkemesinde sanık olarak yargılandığında , suçlarına en büyük delil olacaktır. neresinden bakarsanız maskaralık, görevi ihmal, yurttaşına ve çevreye ihanet, saygısızlık.
osmanlı imparatorluğunda ilk batılılaşma hareketi olarak bilinen tanzimat fermanı'nın, diğer ismiyle gülhane hatt-ı hümayûnu 'nun, dönemin dış işleri bakanı koca mustafa reşid paşa tarafından ilk kez okunduğu parktır. içinde asimetrisiyle insana her baktığında gizemli ve ilginç bir huzur veren londra çınarından bolca bulunur. sirkeciye doğru inerken de solunuzda bab-ı ali kapısı kalır. ruhunuzu dinlendirmek ve o tarihi atmosferi duyumsamak isterseniz bir kış günü gece vakti yanınızda en fazla bir kişiyle birlikte o civarlarda volta atmanız tarafımca önerilir.
tam 1 yıl 2 ay sonra gelen ek tanım : an itibari ile bir video izledim. ülkeye gelişigüzel giren yasadışı göçmenler, geçici sığınmacılar ve geri kafalı turistler / vatandaşlar yüzünden içindeki tüm çiçeklerin çiğnendiğini, etrafa çöp ve pislikler saçıldığını gördüm. insanın içini hem hiddet hem teessür kaplıyor. medeniyetten ve çevreye saygıdan nasiplenmemiş bu ilkel kalabalıkların asla eğitilemeyeceğine dair kanaatim hâlâ yerli yerinde. yazık, memleketi başıbozuklarla doldurup şu içler acısı vaziyete sebep olanlar bilmeli ki, teknoloji çağında tüm bu görüntüler ve daha niceleri birer senettir. bu senetler, iktidar sahiplerinin düşünce ve eylemleri tarih ve vicdan mahkemesinde sanık olarak yargılandığında , suçlarına en büyük delil olacaktır. neresinden bakarsanız maskaralık, görevi ihmal, yurttaşına ve çevreye ihanet, saygısızlık.
devamını gör...
seni merak eden birinin olmaması
kötüdür. beni niye yalnız bıraktınız lan! diye bağırasın gelir. sonra çay koyarsın...(bkz: abese iştigal)
devamını gör...
bakırcılar çarşısı
gaziantep'te bulunan 500 yıllık geleneğinin devam ettirildiği çarşı. gün boyu çekiç seslerinin eksik olmadığı çarşıda, el yapımı bakır eşyalar göz ziyafeti yaşatıyor.
devamını gör...
tele1
her sabah can ataklı'yı dinlemeden güne başlayamam.
sabah duşundan daha soğuktur.
sabah kahvesinden çok daha serttir.
özellikle abdülkadir selvi ve ahmet hakan gibi omurgasız kalemlerin yazılarına yaptığı yorumlar tadından yenmez.
tele 1'in akşam yayınlanan siyasi programları yorucu ve yıpratıcıdır, iç karartır.
yandaş medyadan temsilci çağırmadıkları için çok sıkıcı olmasının yanında hiç komik olmuyor.
sabah duşundan daha soğuktur.
sabah kahvesinden çok daha serttir.
özellikle abdülkadir selvi ve ahmet hakan gibi omurgasız kalemlerin yazılarına yaptığı yorumlar tadından yenmez.
tele 1'in akşam yayınlanan siyasi programları yorucu ve yıpratıcıdır, iç karartır.
yandaş medyadan temsilci çağırmadıkları için çok sıkıcı olmasının yanında hiç komik olmuyor.
devamını gör...
kişinin büyüdüğünü fark ettiği anlar
işlediği günahın farkına vardığı an ile zulme uğrayarak canının yandığını hissettiği andır.
devamını gör...

