gülmek sadakadır. (s.a.v)
bana söylenmiş sanki.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

"zamanın doğrusal olduğuna inanırız. kusursuz şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. ancak geçmiş, şu an ve gelecek aslında peş peşe gelmez. dün bugün ve yarın arasındaki fark illüzyondan başka bir şey değildir. zamansal kavramlar sonsuz bir döngü halinde birbirine bağlıdırlar. her şey birbirine bağlıdır."

zaman kavramı karşısında hayatım boyunca bir hayranlık ve şaşkınlık içinde kalmışımdır. zaman nedir? geri dönülmez bir şekilde akan bir kum saati mi? yoksa her şeyin sahibi zaman mıdır? en değerli şey zaman değil de nedir? öyle bir gizemdir ki üzerine düşünürken bile hayatı boyunca deniz görmemiş birisinin okyanus karşısındaki şaşkınlığı ve hayranlığı ile kalakalıyorsunuz.

işte netflix'in belki de en başarılı yapımı olan dark da tam da bu gizemli kavram üzerine. yukarıda bahsettiğim gibi zaman doğrusal mıdır, geçmiş olup bitmiş midir? diziyi izlerken bu soruları soruyorsunuz kendinize. dizinin kurgusu, oyunculukları, oluşturmuş olduğu atmosfer gerçekten çok başarılı. geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki üçgende ilerleyen bir dizi. asıl harika olan ise bu üç kavram iç içe bir şekilde ele alınmış. karakterler arasındaki bağlar için şemaların hazırlandığı bir dizi aynı zamanda. izleyip geçilecek değil de sakin bir zihinle kendinizi dizinin içinde hissedecek şekilde izlemek çok daha güzel olacaktır. benim için hafızam silinse de tekrar izlesem dediğim dizilerden birisidir dark. bir de introsunu atlamadan izlediğim harika ötesi bir yapımdır.
devamını gör...

kaybetmeden farkına varamadığımız "zaman" ın, önemini derin bir hikayeyle ve akıcı bir dil ile anlatıyor kitap. ayrıca momo gibi, insanları yargılamadan dinleyen bireylere olan hasreti gösteriyor.
devamını gör...

though it never felt right, my little versailles. sufjan stevens'ın annesinin de adını taşıyan carrie & lowell albümünde bulunan ve sufjan'ın annesinin kanserden ölmesi üzerine yazdığı parça. şarkı sufjan ve carrie arasındaki ikili diyaloglar ile geçiyor. tillamook orman yangını gibi veya bağımsızlık günündeki kutlamalar gibi; görkemli, hızlıca yanıp sönen ve göğe karışan bir şarkı. we're all gonna die.

" kötülük bir hastalık gibi yayıldı
o gece sen öldüğünde, ateşböceğim.
seni ölümden döndürebilmek için ne söyleyebilirdim?
gökyüzün olabilir miydim temmuz'un dördünde?"


"pekala, yeterince konuştun
benim küçük atmacam, neden ağlıyorsun?
söyle bana, ne öğrendin tillamook yangınından
ya da temmuz'un dördünden?
hepimiz öleceğiz..."


"başında bir hale ile yatağında oturuyordun
hepsi birer kostüm/ kılık değiştirme miydi, ortaokul gösterilerindeki gibi?
her şeyin kurgu, gelecek ve tahminlerden ibaret olduğu
şimdi neredeyim ben, kaybolup giden gereksinimim?"


"yeterince sevilmedin mi benim
küçük güvercinim, neden ağlıyorsun?
seni terk ettiğim için çok üzgünüm ama en iyisi buydu
her ne kadar doğru hissettirmese bile,
benim küçük versay'ım."


"hastane cesedin atılıp atılmayacağını sordu
ben veda etmeden hemen önce, gökyüzündeki yıldızım.
seni kumaşa sarma fikri ne tuhaf
bunu doğru buluyor musun yusufçuğum?"


" ay'ı izleyelim mi minik dalgıç kuşum,
neden ağlıyorsun?
hayatını yaşa,
hala yaşanabilirken ve her şey aydınlıkken..."
devamını gör...

tabiatın içinde olan herhangi bir yoldur. yeter ki şehirden uzak olsun.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sansar salvonun 21 gram şarkısını dinledikten sonra merak edip araştırdığım konu.
devamını gör...

kesinlikle katıldığım bir durumdur. bu yasa hayvanların eziyet görmeleri veya öldürülmesi karşılığından verilen kanun dur.
hayvan hakları yasasının bir an önce çıkması gerektiğine inanıyorum çünkü onların da bir canı var. ve canları yanıyor. gerçekten de durup seyirci kalıyoruz. kimsenin buna dur dediği falan yok. 'hayvanlar allah'ın sessiz kullarıdır' peki sessiz oldukları için mi acı çekmelerine göz yuma biliyoruz.
hayvanlara deney yapan, hayvanları zehirleyerek öldürenler, tekmeleyenler, bir çuvala taşla koyup nehre atanlar...
bunların sonu gelmeyecek gibi.

şiddetin her türlüsü kötü ve doğru değildir.
çünkü hayvanlar hissedebilir düşünemezler. o senin elini ısırdı diye sen onu öldüreceksin diye bir şey yok!!!
hayvanlar doğanın bir parçasıdır...
bizim onlara ihtiyacımız var fakat onların bize ihtiyacı yok!! onlar biz sizde yaşayabilirler ancak biz onlarsız...
ülkemizde ve dünyada bu yaşanılan bir durum ve bilinçli insanlarımız olduğu sürece daha doğrusu vicdanlı insanların yeryüzünde var olduğu sürece diğer insanları uyararak bunlara son verilebilir.


minik bir dostun size mesajı var;

ben ölmek istemiyorum...
benim canım yanıyo ama sen canımı yakmaya devam ediyorsun.
bana zarar vererek değil, bana zarar verene tepki göstermeyerek...*
devamını gör...

yeni farkettiğim yazar arkadaşım. tanımlarını okurken gelen döner ekmeğin içinin dolu dolu olduğunu görünce yaşadığım mutluluğu yaşıyorum.
devamını gör...

amerikan rüyası fantezisinin ortaya çıkışı, amerikada kolonilerin kurulmaya başlanmasına kadar dayanır. ingiliz kolonilerinin, ispanyol ve portekizli yerleşimciler karşısında, avrupadan daha çok göç alabilmek adına başlattığı propagandalar, amerikan rüyasını ortaya çıkarmıştır.

yeni dünya amerikanın, verimli, geniş toprakları, tüm avrupanın iştahını kabartıyordu, fakat avrupadan oraya göç etmek için yeterli alt yapı yoktu. bu yüzden ilk olarak, avrupada ne kadar haydut, dolandırıcı, sahtekar, toplum düşmanı, işe yaramaz adam varsa, bunların hepsi amerikaya gönderildi. western filmlerinde görmeye alışık olduğumuz haydutlar, sürekli hırsızlık ve yağma ile iş gören tiplerdi. bu bir tesadüf değil, boşuna vahşi batı denmiyordu. amerikanın, ilk soluk benizli yerleşimcilerinin çoğu, azılı katiller, hırsızlar, serserilerden oluşuyordu. bu hırslı, gözü dönmüş, insanlıktan çoktan çıkmış yaratıklar. kızılderililerle sürekli çatışmakta ve onları öldürmekteydiler. bu dönemde ölü bir kızılderili leşi getirene ödül verilmekteydi. kelle avcılığı yapılan bir toplumdan, daha vahşi bir toplum olamaz.

filmlerde, karizmatik kovboylar, olarak tanıdığımız bu caniler, tüm pis huylarını, kötü alışkanlıklarınıda amerikaya taşımıştı. neredeyse her kasabada fuhuş yapılan, içki içilen, kumar oynanan bir bar bulunmaktaydı.

kızılderililerin başına musallat olan, bu vahşi yaratıklar, hayatlarını, ya altın çıkarma sevdasıyla ya kelle avcılığıyla ya hırsızlık ve yağmayla, çetecilikle kumar, içki ve fuhuşla kısacası rezilliklerle dolu işlerle geçirirlerdi.

evet, amerikan ulusu işte böyle bir rezillikten türedi. bir yanda vahşi kovboylarımız, en ahlaksız hayatları yaşarken, daha büyük şehirlerde ise avrupada yaşama imkanı bulamayan bir çok milletten insanla doluştu. burayada beraberlerinde tefecilik, kölelik, kumar, fuhuş gibi türlü çirkin işleride beraberlerinde getirip, amerikada rahatça yaydılar. amerika özgürlükler dünyasıydı çünkü daha henüz sağlam bir otorite yoktu.

din adına, pirüten mezhebinin insanlara sunulmasıda bir tesadüf değil. bu dünya içinde çok çalışın, cenneti çalışmanız karşılığında hakedeceksiniz, anlayışında bir inançla, amerikalılar çalıştıkça çalıştı, biriktirdikçe biriktirdi, harcadıkça harcadı büyük bir aç gözlülükle amerika hızla gelişti. bu sayede inananlar çalışmayı tanrının emri olarak görüyordu.
bağımsızlığını ilan edip, avrupadan daha çok göç almak isteyen amerika, yeni yerleşimcilere; otoritesi olan, düzenin geldiği, vahşi yerlilerden soykırımla arındırılan, kalanlarında toprak reformuyla ehlileştirildiği, asimile edildiği, geniş ve verimli arazileri olan, her köşesinden altın madeni ve türlü zenginlikler fışkıran, fırsatlar ve özgürlükler diyarı olan bir efsane sundular. bu amerikan rüyasının ilk haliydi, avrupadan insanlar kitleler halinde amerikaya akın etti.

sömürgeci zihniyete sahip avrupa, dolayısı ile amerikalılar, bu yeni dünyanın zenginliğinin tadını çıkarırken, angarya işleri ise kölelere yaptırmayı düşündü. çinden ve afrikadan milyonlarca köle ingiliz sömürgelerince, amerikaya köle olarak çalıştırılmak üzere götürüldü. çinlilere demir yolları ve maden işleri yaptırılırken, afrikalılarda evlerde, arazilerde köle olarak çalıştırılıyordu. kızılderililerle baş edemeyeceklerini anlayınca, türlü hilelerle onlarıda toprak reformu yaparak, asimile etme yoluna gittiler. özel kızılderili toplama kampları ve ikna süreçlerinden sonra kızılderililer zorla toprak sahibi yapılarak, göçebe kabile yaşamından, çiftliklerde tarımla uğraşarak yaşayan insanlara dönüştürüldü. zaten çok az kalan kızılderili nüfusu baskılara daha fazla dayanamadı.

afrikadan getiriler köle sayısı amerika nufusunun önemli bir bölümünü oluşturuyordu. bu günki amerikada karaderililerin nufusunun bu denli fazla olması bu sebeptendir. çinli köleler ise nispeten daha azdır. yine günümüzde özellikle san francisco da çin mahallesinde yaşayan önemli ölçüde bir çinli nufusuda vardır.

kölelik amerikada asla kaldırılmadı, sadece şekil değiştirdi. soluk benizli adam her zaman diğerlerini köle olarak çalıştırmaya devam etti.

ikinci dünya savaşından sonra ise amerika artık tüm düzenini oturtmuş, sanayide, ekonomide, üretimde ciddi bir yol katetmişti. artan sanayi faaliyetleri, daha çok iş gücü gerektiriyordu. yapılan yatırımlar, oluşturulan ekonomik pazarlar karşısında yeni taleplere ihtiyaç duyuluyordu. amerikan rüyasının daha fazla canlanması, herkesi kendine çekmesi, cezbetmesi lazımdı. gelişen teknolojiyle birlikte, amerikan rüyasını satmak için bir çok yol bulundu. bunlardan en önemlisi şüphesiz sinema idi.

amerikan rüyasını satmak için, sinemanın bir fırsat olduğunu gören devlet, bankerler, sanayiciler, yatırımcılar hepsi sinema sektörüne büyük yatırımlar yaptı. bunların çoğu yahudi bankerler ve tefeciler, yatırımcılardı. ekonomik faaliyetlerini daha geniş bir alana yayabileceklerdi sinema ile. devlet ise bundan ziyade güçlü toplumsal bir kimlik bilinç oluşturmak istiyordu. amerikan ulusu geçmişi olmayan gaspçı, katil, hırsız bir ulusken, insanların zihninde belleğinde yeni bir amerika inşa etmek için sinemayı kullandılar.

david griffit in 1915 yapımı, bir ulusun doğuşu filminde, zihinlerde amerikanın yeniden inşa edilmesinin ilk örneklerini görebilirsiniz. sinema sektörünün geliştiği ilk yıllarda, amerikan halkı nerdeyse bir sakız fiyatına sinemalara doluşturularak, amerikan yaşam biçimi, düşünce yapısıyla detaylıca tanıştırıldılar. çekilen bu filmlerle amerikan ulusuna, sentetik bir tarih ve tarih bilinci yaratıldı. toplumsal psikoloji kontrol altına alındı.

amerikan filmlerini heppiniz bilirsiniz, neredeyse her filmin açılış sahnesinde, gökdelenler, devasa yapılar, kalabalık ve düzenli, hareketli, renkli, canlı bir amerika gösterilir. evler, odalar kocamandır. arabalar kocamandır. herşey devasa ve ışıltılıdır. insanlar malikane gibi evlerde, villalarda köşklerde yada müstakil, bahçeli, havuzlu evlerde yaşarlar. apartman dairesinde yaşayan amerikalı yoktur sanki, apartman yerine gökdelenlerde yaşarlar sanki, işlerine baktığınızda hepsi yine plazalarda, gökdelenlerde önemli şirketlerde, yüksek pozisyonlarda çalışırlar. filmlerde göreceğiniz klişe bir diğer konuda aile yapısıdır. boşanmış anne babalar, evebeynlerini umursamayan çocuklar, hatta annesi babası yokmuşçasına yaşayan gençler, karısını aldatan erkekler, kocasını aldatan kadınlar, çarpık ilişkiler ve daha bir sürü şey.
amerikalı aileler her hafta sonu barbekü partileri, havuz partileri yaparlar. komşuluk ilişkileri genelde bahçeyi sularken birbirine selam vermekten öteye geçmez. amerikalılar, evlerinde barbekü, havuz partileri, noel, paskalya, sevgililer günü, cadılar bayramı bağımsızlık günü, gibi aktiviteler dışında genellikle çalışırlar. sadece baba değil, annede çalışır. içinde yaşadıkları kocaman evler, pahallı eşyalar, garajlarındaki arabalar, kıyafetleri, aksesuarları, ışıltılı lüks hayatları amerikan rüyasının her seferinde yeniden pazarlanmasıdır.

sömürgeci emperyalist gücün, dünyadaki tüm insanlara empoze etmeye çalıştığı yaşam biçimidir, amerikan rüyası.

çalışın, kazanın, harcayın, amerikan rüyasına erişin.

amerikan rüyasına erişmek, yani bize özendirilen o yatlı, katlı, pahallı, lüks hayatı elde etmek hiçte kolay değildir. amerikan rüyası, taşrada yaşanmaz, bunun için metropollerde yaşamanız gerekir. metropoller ise aynı rüyayı yaşama arzusuyla oraya gelenlerle dolup taşmıştır bile. size, amerikan rüyasını yaşatabilecek bir iş bulmak ise çok zordur. büyük şehirler sizi hemen sindirir, boş çıkan bir kaç girişiminizden sonra dizginlenirsiniz ve kendi küçük amerikan rüyanızı oluşturursunuz. bir apartman dairesi, bir araba, aylık ikibin lira maaş, sizi avutmaya yeterde artar bile.

amerikan rüyası, kapitalizmin en güçlü silahıdır. atom bombasından bile etkili olan bu silahla, dünyadaki tüm kültürler, dejenere edildi, yıkıldı ve yeniden amerikan rüyası olarak inşa edildi. kültürlerini ve dolayısıyla kimliklerini kaybeden milletler, sahip oldukları değerlere kolayca yüz çevirdi.

oluşturulmaya çalışılan, yeni dünya düzenin, tek bir kültürü var. bu gün hindistandan macaristana, taylanddan cezayire, kolombiyadan çine kadar tüm toplumlar ve milletler üzerinde hakim olan yegane kültür amerikan rüyasıdır. hamburger yiyip, kot pantolon giyen, akıllı telefonlarıyla youtubedan rihanna dinleyen, ardından facebook ve twitter hesaplarını kontrol eden, eve gidince full hd dev ekran televizyonundan macera dolu amerikan dizilerininin 9. sezonunu takip eden milyarlarca insan var bu dünyada.

kimiz biz, sadece türk, kürt, arap, rus, çinli, italyan yada başka bişey mi? hayır. heppimizin ikinci bir milli bilinci, ikinci bir kültürü, ikinci bir rüyası var. eğer bu gün dünyadaki çeşitli kültür ve milletler, öz kimliklerini ikinci plana bırakıp, hayatının merkezine amerikan rüyasını koyup ona göre yaşıyorsa, burda bir sıkıntı var demektir. bu gün kendi tarihimizden çok amerikan tarihine hakimsek, çocukluğumuz, amerikan yapımı çizgi film ve oyunlarını oynamakla geçmişse, ergenliğimiz amerikalı müzik gruplarına fandom olmakla geçmişse, gençliğimiz amerikan filmleri, dizileri izlemekle geçmişse, bir şeye ihtiyacımız olduğunda hemen avm lere koşuyorsak, acıktğımızda hamburger ve pizza ile karnımzı doyuruyorsak, kıyafetlerimizi alırken modayı sıkısıkıya takip ediyorsak, marka takıntımız varsa, üzerimizde etiketlerle dolaşıyorsak, heppimizin cebinde bir kredi kartı ve akıllı bir telefon varsa, hülasa manhattanda yoldan çevireceğiniz herhangi bir amerikalıdan hiçbir farkınız yoksa, kusura bakmayın ama siz türk, kürt, arap, italyan, çerkes, bask, hintli yada kongolu falan değilsiniz. evet belki orda doğdunuz ama siz tam bir amerikalısınız.

kendini bir millete ait hisseden, insanları millet yapan şey üzerinde yaşadıkları coğrafya değil, sahip oldukları kültürel kimliktir. olabilir, kültür zamanla zenginleşir, çeşitlenir, boyut değiştirir ama temel dinamiklerini korur. ama bir millet kendi öz kültürünü hor görüp, başka bir kültüre özenerek, kültürel anlamda kimlik değiştiriyorsa o millet ölmek üzeredir. artık o toplumda insanları bir arada tutan manevi bağlar yok olmuş ve toplumu bir arada tutan şey simbiyotik ilişkilere, yani çıkar ilişkilerine dönüşmüştür.

amerikan rüyası, insanlığın karşılaştığı en büyük afettir. bir salgın gibi yayılan bu hastalık, insanları nefsine köle etmiş, insan onurunu, iradesini, özgürlüğünü elinden almış, zihnini, emeğini fikirlerini, hayatını sömürmüş, ölmeyecekmiş gibi sahte bir hayatın peşinden koşturan, akıl tutulması yaşayan 6 milyar nüfuslu bir akıl hastanesine çevirmiştir tüm dünyayı.
neyin peşindeyiz? ne istanbulun taşı toprağı altın, ne almanyanın, ne amerikanın. insanca bir hayat yaşamak için ne kocaman malikanelere, villalara, katlara, arabalara ihtiyacımız var, nede süper hayatlara.

her insan doğar, yaşar ve bir gün ölür. dış dünyaya doğarız, evet ama bu yetermi yaşamaya? hiç denediniz mi kendi içinize doğmayı? yaşam biz dünyaya geldiğimizde başlar ama insan olmak için birde kendi içinize doğmanız gerekir. şuursuz hayvanlar gibi güdülerek yaşıyorsak eğer, bu gün insanlığımızı tartışmamız gerekir. evet nefes alıyoruz, ama insan denen varlık emin olun sadece bu değil, kendi rüyanız olmalı insan olmak için. size sunulan amerikan rüyasına kapılıp, zihninizi kapatamazsınız. kendi özgün hayalleriniz, prensipleriniz, fikirleriniz, bakış açınız yoksa siz sadece bir amerikalısınız insan değilsiniz.

birinci sınıf bir tüketicisiniz, seçim zamanı bir oy pusulasısınız, taraftarsınız, takipçisiniz, fandomsunuz, hayran kitlesisiniz, vergi mükellefisiniz, kağıtlar üzerinde rakamlarsınız, siz her hangi bir amerikalı gibi bir hiçsiniz.

emperyalizm ile, liberalizm ile sinema, tv, şarkılar yada diğer herşeyle amerikan rüyasının kucağında yaşayan biz çok kültürlü yada kayıp kültürlü, kimliksiz, gönüllü hatta istekli amerikan vatandaşları olarak, yeni bir uygarlığa evrileceğiz gelecekte. düşünün, bir yanda türlü zevklerle dolu amerikan rüyası, diğer tarafta insan olmaya çalışmak ve ölümlü olduğumuzu anlamaya çalışmak, sizce hangi yöne evriliyoruz?
devamını gör...

peter ustinov'un yönetmenliğini yaptığı 1972 yılına ait şahane bir komedi filmidir. türkçeye fahişe'nin iki yüzü ismi ile çevrilmiştir. elizabeth taylor, richard burton, beau bridges ve peter ustinov baş rollenide oynar . richard burton alır götürür filmi ama elizabeth taylor'dan alamazsınız gözünüzü.
filmin konusuna gelecek olursak:
billy breedlove (beau bridges) teksas'ta bir akıl hastanesinde hemşiredir. bu hastanede yatmakta olan hammersmith (richard burton) adlı bir sosyopat kendisini kaçırması karşılığında billy'e büyük ün para ve şöhret vaadeder. billy ise hoşlandığı sarışın efsane güzel garson ve hafif jimmie jean jackson'un (elizabeth taylor) kendileri ile gelmesi karşılığında kabul eder. bu üçlü birlikte suç ve komedi dolu maceralara doğru yola çıkmaya başlar hele filmin bir yerinde billy büyükelçi olur ki komedidir, üstsüz kızların çalıştığı bar açma fikri hele efsanedir. ama bir süre sonra jimmie'nin hammersmith'e yaklaşması billy'i çıldırtır. ve anne olmak jimmie'nin isteğini hammersmith yapınca olanlar olur...

filmin komedi yükünü beau bridges ve peter ustinov alıp sırtlamıştır. hele son sahnelerde hammersmith'in tekrar hastane'ye geldiğinde artan ününü kıskanması.. peter ustinov'un hammersmith kaçtığıda oluşan yüz ifadesi ve çıldırması....

kısacası eğlenmek için izleyiniz..
devamını gör...

şu an yapmakta olduğum mükemmel eylem. ekşi seven biri olarak aşığım limona.*
devamını gör...

ne biliyim sen öyle beğenince, ben de güzel yazıyorum sandım...
meğer...
devamını gör...

doğrusu
melali anlamayan nesle aşina değiliz

olmalıydı.

ahmet haşim'e ait o belde adlı şirrden güzel bir dize.
devamını gör...

negatif, gamlı, dertli, tasalı, aksi, gizemli, nobran, patavatsız insan sevemiyorum.
mevlana olamıyorum. herkese göre değilim.
devamını gör...

türklere göre tarihin en kusursuz en masum milletti türkler. bu yüzden ermeni soykırımı olduysa da bunu türkiye'de kabul edecek olan insan yoktur, barındırmazlar.
devamını gör...

kimse sormadan bu cevabı vermesi bile akıllarda soru işaretleri oluşturdu.
- hangi hırvat?
-niye hırvat?
-peki şimdi neden bunu söyledin? *
-kim yaladı bu hırvatı?

her şey yalanmış meğer. *
devamını gör...

antisosyal kişilik bozukluğuna sahip olan bireylere verilen isimdir. aynı zamanda psikopat olarak da adlandırılabilirler. bu tanıyı alabilmek için 18 yaşından büyük olmak ve 15 yaşından itibaren tanı için gerekli davranış örüntülerine sahip olunmalıdır. 18 yaş altındaki bireylerde bu örüntülere benzer davranışlar görülmesi, davranım bozukluğu olarak adlandırılır.

antisosyal kişilik bozukluğunda kişiler; empati yoksunluğu, abartılı bir şekilde kendini övme, söz cambazlığı, bencilce ve duyarsızca davranışlar gösterirler. en önemli özellikleri ise antisosyal şiddet ve yeniden suç işleme eğilimidir.

sosyopatlar, ilk görüşmelerde etkileyici, duyarlı ve doğal görünebilir. fakat bunun altında yatan karşılarındaki insanı çıkarları için kullanmaktır. vicdan gelişimleri yetersizdir. yasaları sonuçlarını düşünmeden kolayca çiğneyebilirler.


itkisellik, ileriyi planlayamama, asabi tavırlar, sürekli sorumsuzluk ve pişmanlık duymama hali de antisosyal kişilik bozukluğu ölçütlerindendir. yasaları çiğneme özelliklerinden dolayı sıklıkla adli olaylara karışırlar.


sosyopat kişilerde alkol ve madde bağımlılığı oranı oldukça yüksektir ve intihar eğilimi gösterirler.
devamını gör...

kadınların oturuşu kalkışı kıyafeti konuşması yiyişi yemeyişi...
ulan kadınlar kadar taş düşsün kafanıza.
möge ablanın da dediği gibi ben seni doğurabiliyorum lan bu neyin egosu.

(bu kitleye kadınlarla uğraşan hemcinsleri de dahil)
devamını gör...

bir evrenin iki yarısı: güneş ve ay

güneş ve ay hakkında geçmişten beri birçok düşünce ortaya atılmıştır. kimileri onları sürekli birbirlerini kovalayan, ezeli iki düşman kimileri de birbirlerine tutkun iki aşık olarak tasvir etmiştir. benim zihnimdeki hikayede de onlar iki aşık. asla kavuşamayan, hep bir arada olabilmek için çırpınan ama birbirlerinden de bir o kadar uzakta olan iki aşık... iki farklı hayata sahip olan. işte onların hikayesi de böyle başladı:

aşıklardan birisi olan güneş, günü açardı. tüm parlaklığıyla herkesin gözünü kamaştırırdı. gören herkes birkaç saniyeden daha fazla bakamazdı bu aşığa. güneşin tüm parlaklığı aşkında gelirdi. o'nun içindi hepsi. gün güzelse o'nun içindi. hava güzelse o'nun eseriydi. aşkından mest olmuş bir şekilde, yaptığı her şey aşkı içindi. kimi zaman özlemin buruk acısıyla kavururdu çölleri. kimi zaman da kışın dışarıda üşüyen yürekleri ısıtırdı kendi yüreğinin sıcaklığıyla. ona göre sevgisinin göstergesiydi ışığı. çünkü aşkı olmasaydı o ışığın bir anlamı da olmazdı. o hiç var olmamış olsaydı o zaman kendi varlığının ne önemi kalırdı ki? kendi mevcudiyeti aşkının varlığına bağlıydı...

diğer aşık ay ise gece gelirdi. karanlığı severdi. gecenin ortasında mağrur ve gururlu duruşuyla herkesi kendine hayran bırakırdı. aşkı ne kadar enerji doluysa o, o kadar sakin bir yapıya sahipti. içindeki fırtınaları sevdiğinden başka kimseye göstermezdi. nitekim ondan başka kimse de görmezdi yüreğindeki yangınları. belki de ona bu kadar bağlı olmasının sebebi buydu. onu bir tek sevdiği anlardı. bir tek onun sözleri değerliydi. çünkü her zaman söylenecek doğru kelimeleri hiç zorluk çekmeden bulurdu. kalbinde kendine bile söylemediği kelimeleri ne güzel de bir araya getirirdi. adeta 'iç sesinin dış sesi'ydi. bu evrende onun karanlığını aydınlatabilecek bir tek o vardı.

bu iki aşık çok farklı olmalarına rağmen birbirlerine o farklılıklar kadar bağlıydılar. hani "gün ve gece kadar ayrı olmak" tabiri vardır ya, bizim aşıklar bu tabire hiç anlam veremezlerdi. farklı olduklarını inkar ettikleri yoktu ama aşkın ve sevginin, ne kadar ayrı olurlarsa olsunlar birleştiremeyeceği kimse olmadığının en güzel kanıtıydılar. buna rağmen insanlar sevdikleri kişide kendilerinden farklı bir taraf görünce hemen karalar bağlarlardı. bunu gören güneş ve ay insanların sevinmesi gereken yerde neden üzüldüklerini de anlamazlardı. çünkü onlar birbirleri sayesinde hayata başka bir pencereden bakabilmeyi öğrenmişlerdi. mesela güneş aslında karanlıktan korkardı. ta ki zifiri karanlık bir gecede ay onun elinden tutana kadar. o karanlığın içinde ikisi yürürken güneş ilk defa kendini böyle bir anda çok güvende hissettiğini fark etti. karanlığın barındırdığı o belirsizlik onu korkutmuyordu artık. aksine canından çok sevdiği ay ile beraber o karanlığa adım atmak, orayı keşfe çıkmak ve aşklarıyla aydınlatmak istiyordu.

ay ise her zaman o karanlıkta yaşamıştı. ruhu geceye aitti. aydınlık yerlerde duramaz hemen gölgeye kaçardı. fakat güneşin elini tutunca ışığın o kadar da kötü olmadığını düşünmeye başladı. hatta alışabilirdi de aydınlığa. sevebilirdi bile... yanında sevdiği olduktan sonra geceyi aydınlatmak bir başka güzeldi neticede.

tabii bizim aşıkların yan yana gelebildikleri zamanlar çok azdı. özlem ve hasret onların hep yanındaydı. en iyi dostlarıydı hatta. az görüşebilmelerinden dolayı ikisinin de tek isteği birlikte olabilmekti. fakat yılda yalnızca birkaç kez bir araya gelebiliyorlardı.

insanlar buna güneş tutulması diyordu ve çok az kavuşabilen bu iki aşığın beraberlikleri herkesin gözlerini kamaştırıyordu.

onlar içinse bu anlar kalp tutulmasıydı. çünkü birbirlerine yavaş yavaş yaklaşırlarken kalplerinin son derece olan hızı bir anda, karşı karşıya olduklarında, dururdu. o an insanlar o karşılaşmayla mest olmuşken, onlar bu özel anın tadını çıkarırlardı.

güneş uzun uzun bakardı sevdiğine. ay da ona karşılık verirdi. gözlerini ayıramazlardı. o kısa anların bir saniyesini bile ziyan etmek istemezlerdi. zira ikisi içinde sevdiğine bakamadığı her saniye ziyan olmuş zamandı. o an konuşmayı unuturlardı. sadece birbirlerine bakarlar ve o anın tadını çıkarırlardı. ışıl ışıl olan bakışları sevinçlerini anlatmaya yetmezdi.

o kısa anlarda konuşacak pek vakit bulamadıklarından daha sonra okumak üzere birbirlerine yazdıkları mektupları verirlerdi. hatta bu yüzdendi göğün bazen renk değiştirmesi. ikisi de mektupları okurlarken kâh güler kâh ağlarlardı. göğün rengi değişirdi onların ruh haline göre. bazen bulutlanırdı hava, güneş yüzünü göstermek istemezdi. bazen ay hiç gelmezdi, hatta bütün ışığını yitirirdi. bazen de hava o kadar güzel olurdu ki güneş doğaya ve canlılara hayat verirdi. ay ise en güzel gülümsemesini o gecelere saklardı.

hep özlerlerdi birbirlerini hep uzaklardı... ve bu uzaklık onları asıl yakınlaştıran şeydi. hallerinde memnundular. özlem, aşkın en güzel haliydi çünkü. aşkın en güzel ve en saf olan hali... çektikleri tüm acılara ve üzüntülere değerdi onların sevgisi. her ayrıldıklarında da bilirlerdi, her ayrılık bir son değil, aksine her ayrılık yeni bir başlangıçtı onların yüreğinde. kısacası onlar bu evrenin en imkansız aşkına sahiptiler ama aynı zamanda da en imkanlı aşkına...

edit: uzun zamandır yoktum herkese merhabaaa. bu benim 300. gönderim ve özel bir yazı olsun istedim. bu yüzden de sanırım yazdığım hikayeler arasında en sevdiğim hikaye olmaya aday olan hikayeyi yani ay ve güneşin hikayesini benim bakışımdan olabildiğince anlatmaya çalıştım. onlara böyle güzel bir hikaye yazmak çok farklı ve özeldi. umarım sizlerde beğenmişsinizdir. güneş ve ayın birlikteliği benim ilişkime de benzediği için onların hikayesinin bende yeri ayrıdır. tüm benzerlik ve farklılıklarına rağmen sevmekten ve sevilmekten vazgeçmeyen herkese de umut olması dileğiyle...

bir sonraki hikayede görüşmek üzere. o zamana kadar da kendinize çok iyi bakın, aşkla bakın*.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim