28 şubat 2021 normal sözlük’ün çökmesi
arkadaş ne 28 şubatmış yahu !
devamını gör...
kitap okuma aşkını kazandıran kitabın ismi
reşat nuri güntekin- acımak
devamını gör...
immanuel kant
kant'a rağmen veya kant ile felsefe yapılır ancak kantsız felsefe olmaz denir. çünkü çok büyük bir devrim yapmıştır düşünce tarihinde. peki kendisinin tabiriyle nedir şu düşüncedeki kantçı kopernik devrimi? özetleyelim;
şimdi efendim bu zatın öncesinde düşünürler; doğayı, deneyden çektikleri verileri vs. tamamen olduğu gibi algılayabildikleri kanısında oldukları için, aklın ürettiği ve dışta varlığı olmayan "tanrı, ruh, sonsuzluk" gibi kavramları somutlaştırarak dünya içi sıfatlarla tanımladılar ve yıllarca böyle bir metafizik yaptılar. mesele rasyonel bir din inşa etmeye çalıştılar. tanrı gibi soyut ve akli bir kavramın içini dış dünyadaki somut elle tutulur sıfatlarla ve özelliklerle doldurdular. yani aristonun mantığı ile paralel bir hristiyanlık inşa çabasıydı bu ve bence sanıldığı kadar başarısız da değildi. kant gelene kadar tabi :) bizim 21.yy türkiye'sinde caner taslaman tarzı tiplerin yapmaya çalıştığı şeyi avrupa'da 15-16.yy'larda yapmaya çalışmışlardı.
her neyse sonra kant geldi ve dedi ki; bu yöntem arızalı, saçma ve anlamsız. çünkü bilgi denilen şey deney ve akılla oluşur. aklı bir fabrika gibi düşünün, dışardan deneyin verileri yani hammadde geliyor ve akıl onu işleyip size bilgi halinde sunuyor. bilgi dediğimiz şey aslında dışardan çekilen görülerin akli olarak belli kategorilerce işlenmesidir. bunlar 12 tanedir. sonrasında hegel bununla ciddi uğraşacak ama önemli değil o şu an. dediğimiz gibi aklın bu yapısal işleme tarzına kategoriler dedi; meşhur sözüdür;
"zihin kendisini doğaya dayatır"
şimdi o halde biz doğayı ve dış dünyayı olduğu gibi değil olduğumuz gibi algılıyoruz. kendinde şey bilinemez. akıl pembe bir gözlük gibidir ve biz dünyayı aklın gözlüğüyle görürüz.
kopernikçi devrim budur. artık bilgi oluşum sürecinde özne edilgen değil etken bir konuma gelmiştir. aklın kendisini doğaya dayatması önündeki gerçekliği kendisine göre bükmesidir. yani artık nesne merkezli bir epistemoloji değil, özneyi merkeze alan bir epistemoloji doğmuştur.
peki klasik metafiziği nasıl yıktı? ona bakalım;
usta kendisinden önceki metafizikçilere dedi ki; sizin yönteminiz gereği antinomilere düşmeniz kaçınılmaz.
çünkü akla giren bir duyu verisi olmadan onu boşa işletiyorsunuz. antinomiden kastı çelişki veya çatışkı diyebilirsiniz. yani zaman kadimdir demek veya hayır zamanın başlangıcı var demek aynı derecede hem doğru hem yanlıştır. bu tarz yargılara varmaya hakkınız yoktur. tanrı vardır veya tanrı yoktur demek saçmadır, aynı derece hem yanlış hem doğrudur. duyu verisi girmeden aklı işletirseniz antinomiden öteye gidemezsiniz diyerek sınırı kesin bir şekilde çekti. felsefesi zaten "kritik felsefe" diye anılır.
kendisi bilimsel bir metafizik kurmak istedi, yani metafiziği yıktı yaktı mahvetti değil, klasik metafiziğin aczini gösterdi ancak bunu yaparken amacı bilimsel bir metafizik kurmaktı, çünkü o da biliyor ki, kendisi her ne kadar kesin olarak sınırı çekip o alanda konuşmaya hakkınız yok dese de insanın bu tarz konulara ilgisiz kalması imkansızdı.
ne kadar başarılı oldu tartışılır, tartışmak da isterim ancak yaptığından çok yıktığından dolayı çok değerli benim gözümde.
şüphesiz çok büyük bir yol açmıştır kant, öyle ki kendisinden sonraki idealistler, romantikler, maddeciler vs hepsi kendilerini onun öğrencisi sayarlar.
büyük hayallerimden birisidir ustanın mezarına gidip bir karanfil bırakmak.
çok büyük dehadır. seviyoruz:)
yeri geldikçe tanım girilecek.
şimdi efendim bu zatın öncesinde düşünürler; doğayı, deneyden çektikleri verileri vs. tamamen olduğu gibi algılayabildikleri kanısında oldukları için, aklın ürettiği ve dışta varlığı olmayan "tanrı, ruh, sonsuzluk" gibi kavramları somutlaştırarak dünya içi sıfatlarla tanımladılar ve yıllarca böyle bir metafizik yaptılar. mesele rasyonel bir din inşa etmeye çalıştılar. tanrı gibi soyut ve akli bir kavramın içini dış dünyadaki somut elle tutulur sıfatlarla ve özelliklerle doldurdular. yani aristonun mantığı ile paralel bir hristiyanlık inşa çabasıydı bu ve bence sanıldığı kadar başarısız da değildi. kant gelene kadar tabi :) bizim 21.yy türkiye'sinde caner taslaman tarzı tiplerin yapmaya çalıştığı şeyi avrupa'da 15-16.yy'larda yapmaya çalışmışlardı.
her neyse sonra kant geldi ve dedi ki; bu yöntem arızalı, saçma ve anlamsız. çünkü bilgi denilen şey deney ve akılla oluşur. aklı bir fabrika gibi düşünün, dışardan deneyin verileri yani hammadde geliyor ve akıl onu işleyip size bilgi halinde sunuyor. bilgi dediğimiz şey aslında dışardan çekilen görülerin akli olarak belli kategorilerce işlenmesidir. bunlar 12 tanedir. sonrasında hegel bununla ciddi uğraşacak ama önemli değil o şu an. dediğimiz gibi aklın bu yapısal işleme tarzına kategoriler dedi; meşhur sözüdür;
"zihin kendisini doğaya dayatır"
şimdi o halde biz doğayı ve dış dünyayı olduğu gibi değil olduğumuz gibi algılıyoruz. kendinde şey bilinemez. akıl pembe bir gözlük gibidir ve biz dünyayı aklın gözlüğüyle görürüz.
kopernikçi devrim budur. artık bilgi oluşum sürecinde özne edilgen değil etken bir konuma gelmiştir. aklın kendisini doğaya dayatması önündeki gerçekliği kendisine göre bükmesidir. yani artık nesne merkezli bir epistemoloji değil, özneyi merkeze alan bir epistemoloji doğmuştur.
peki klasik metafiziği nasıl yıktı? ona bakalım;
usta kendisinden önceki metafizikçilere dedi ki; sizin yönteminiz gereği antinomilere düşmeniz kaçınılmaz.
çünkü akla giren bir duyu verisi olmadan onu boşa işletiyorsunuz. antinomiden kastı çelişki veya çatışkı diyebilirsiniz. yani zaman kadimdir demek veya hayır zamanın başlangıcı var demek aynı derecede hem doğru hem yanlıştır. bu tarz yargılara varmaya hakkınız yoktur. tanrı vardır veya tanrı yoktur demek saçmadır, aynı derece hem yanlış hem doğrudur. duyu verisi girmeden aklı işletirseniz antinomiden öteye gidemezsiniz diyerek sınırı kesin bir şekilde çekti. felsefesi zaten "kritik felsefe" diye anılır.
kendisi bilimsel bir metafizik kurmak istedi, yani metafiziği yıktı yaktı mahvetti değil, klasik metafiziğin aczini gösterdi ancak bunu yaparken amacı bilimsel bir metafizik kurmaktı, çünkü o da biliyor ki, kendisi her ne kadar kesin olarak sınırı çekip o alanda konuşmaya hakkınız yok dese de insanın bu tarz konulara ilgisiz kalması imkansızdı.
ne kadar başarılı oldu tartışılır, tartışmak da isterim ancak yaptığından çok yıktığından dolayı çok değerli benim gözümde.
şüphesiz çok büyük bir yol açmıştır kant, öyle ki kendisinden sonraki idealistler, romantikler, maddeciler vs hepsi kendilerini onun öğrencisi sayarlar.
büyük hayallerimden birisidir ustanın mezarına gidip bir karanfil bırakmak.
çok büyük dehadır. seviyoruz:)
yeri geldikçe tanım girilecek.
devamını gör...
tarihteki muazzam ayarlar
1934 yılında mussolini, iyice şımarmış, antalya'nın italyanlara verilmesi gerktiğini söyleyerek tehditler savurmaya başlamıştı. ayrıca italyan öğrencilerine roma'daki türk elçiliği önünde gösteri yaptırtıyor; antalya'yı istiyoruz diye avaz avaz bağırttırıyordu.
atatürk, o günlerde bir akşam italyan büyükelçisinin ankara palas'ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu fırsatı kaçırmada herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:
- antalya'yı istiyormuşsunuz. antalya, bizim italya'daki elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. antalya buradadır, anadolu'da? niçin gelip almıyorsunuz? ekselans duce'ye( mussolini'ye) bir teklifim var:
ordusunu göndersin, dövüşelim. kim kazanırsa antalya onun olur.
büyükelçi:
- bu bir savaş ilanımı ekselans? diye sordu.
- hayır. ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. türkiye adına savaş ilanına sadece türkiye büyük millet meclisi yetkilidir. ama şunu da hatırlatayım: büyük millet meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.
büyükelçi yemeğini bitirmişti. atatürk'ü selamlayıp, tek kelime söylemeden ankara palas'ı terk etti.
mussolini'nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. sanki, atatürk'ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, rodos adasına asker yığmaya başladı.
birkaç ay sonra da italyan büyükelçisi, cumhurbaşkanımızla görüşmek üzere randevu istedi. belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu o'na vermek niyetinde idi.
atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti.
fakat, daha onun konuşmasına fırsat bırakmadan :
- bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim, diyerek yandaki odaya geçti.
on dakika sonra atatürk, mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:
-buyurun, şimdi sizi dinliyorum, dedi.
italyan büyükelçisi, afallamış gözlerle o'na baktıktan sonra, kekeleye kekeleye şunları söyleyebildi:
- ekselanslarına, duce'nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim.
başka tek laf etmeden çıktı, gitti.
ertesi gün mussolini, rodos'daki askerlerini geri çekmiş bir daha da antalya'nın adını ağzına almamıştır.
atatürk, o günlerde bir akşam italyan büyükelçisinin ankara palas'ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu fırsatı kaçırmada herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:
- antalya'yı istiyormuşsunuz. antalya, bizim italya'daki elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. antalya buradadır, anadolu'da? niçin gelip almıyorsunuz? ekselans duce'ye( mussolini'ye) bir teklifim var:
ordusunu göndersin, dövüşelim. kim kazanırsa antalya onun olur.
büyükelçi:
- bu bir savaş ilanımı ekselans? diye sordu.
- hayır. ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. türkiye adına savaş ilanına sadece türkiye büyük millet meclisi yetkilidir. ama şunu da hatırlatayım: büyük millet meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.
büyükelçi yemeğini bitirmişti. atatürk'ü selamlayıp, tek kelime söylemeden ankara palas'ı terk etti.
mussolini'nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. sanki, atatürk'ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, rodos adasına asker yığmaya başladı.
birkaç ay sonra da italyan büyükelçisi, cumhurbaşkanımızla görüşmek üzere randevu istedi. belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu o'na vermek niyetinde idi.
atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti.
fakat, daha onun konuşmasına fırsat bırakmadan :
- bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim, diyerek yandaki odaya geçti.
on dakika sonra atatürk, mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:
-buyurun, şimdi sizi dinliyorum, dedi.
italyan büyükelçisi, afallamış gözlerle o'na baktıktan sonra, kekeleye kekeleye şunları söyleyebildi:
- ekselanslarına, duce'nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim.
başka tek laf etmeden çıktı, gitti.
ertesi gün mussolini, rodos'daki askerlerini geri çekmiş bir daha da antalya'nın adını ağzına almamıştır.
devamını gör...
belki bir gün özlersin
bir emre aydın şarkısıdır.
"ve sil gözünün yalnızlıklarını
o an fısılda duvarlara adımı
bin bıçak var sırtımda
biniyle de adaşsın
her biri hayran sana "
"ve sil gözünün yalnızlıklarını
o an fısılda duvarlara adımı
bin bıçak var sırtımda
biniyle de adaşsın
her biri hayran sana "
devamını gör...
islamcı romantizmi
mükemmel erkeği dışarıda aramayın o şimdi camide.
devamını gör...
yeni bir insanla tanışmaya üşenmek
üşenmek demeyelim de korona sağ olsun sosyal hayatımız bitti. eski insanlarla bile görüşemiyoruz ki yenisiyle tanışalım.
devamını gör...
pontiac
1906 yılında general motors tarafından üretilmeye başlanan, 2009 yılında maddi sebepler ile üretimi durdurulan abd menşeli araba markasıdır. "poniyak" olarak telafuz edilse de biz onu ponciyak olarak biliriz.
pontiac sözcüğü 18. yüzyılda yaşamış olan ottowa kızılderili şefinin ve michigan’da bulunan bir bölgenin de adıdır.
bütün bunların ötesinde bir devrin çocuklarının çok iyi bildiği "kara şimşek" dizisinde michael knight'ın kullandığı "kitt" potiac'ın firebird trans-am modelidir.
pontiac sözcüğü 18. yüzyılda yaşamış olan ottowa kızılderili şefinin ve michigan’da bulunan bir bölgenin de adıdır.
bütün bunların ötesinde bir devrin çocuklarının çok iyi bildiği "kara şimşek" dizisinde michael knight'ın kullandığı "kitt" potiac'ın firebird trans-am modelidir.
devamını gör...
pastirmalicorek
neşeli tanımları var, beğenerek okuyorum
ama tek çörek olarak.
pastırma sevmeyen biriyim, öyle bir türkiyeli'yim ben işte.*
neyse bu konuda onunla anlaştık.
çay ve çörekle takılacağız.
keyifli yazmalar dilerim kendisine.
ama tek çörek olarak.
pastırma sevmeyen biriyim, öyle bir türkiyeli'yim ben işte.*
neyse bu konuda onunla anlaştık.
çay ve çörekle takılacağız.
keyifli yazmalar dilerim kendisine.
devamını gör...
elde sprey boya olsa duvara yazılacak şey
biliyorum, yanlış yoldayım ama yol nasıl güzel bir bilsen.
devamını gör...
yazarlara doğum günlerinde 100 karma puan verilsin kampanyası
güzel olmaz mıydı bi tanem?
hadi hadi yaparsın sen.*
hadi hadi yaparsın sen.*
devamını gör...
gereksiz yere pahalı olan şeyler
artık hemen her şey ne yazık ki.
devamını gör...
birinci dünya savaşı
kafkas cephesi ; osman devleti soğuk, hazırlıksız ordu ve hastalık nedeniyle 100 bin şehit vermiş, ruslar ilerleyerek muş bitlis van erzurum ve trabzon'a kadar doğu anadolu'yu ele geçirmiş mustafa kemal muş ve bitlisi bizzat kurtarmıştır.
3 mart 1918 brest-litowsk antlaşması ile bu bölgeler hatta 1878 berlin antlaşmasıyla kaybedilen kars ardahan ve batum da geri alınmış kafkas cephesi kapanmıştır.
kanal cephesi : ıngilterenin sömürgeleri ile irtibatını kesmek için almanlarla beraber süveyş kanalına iki kez çıkarma yapılmış, ilkinde ingilizler durdurulmuş ikincisi ise başarısız olmuştur.
suriye filistin hicaz ve yemen cepheleri : bu cephelerde ingilizlerle ve onların kandırdıkları araplarla mücadele edilmiş ve bu topraklar kaybedilmiştir.
romanya makedonya galiçya cepheleri : müttefiklerine yardım amacıyla ordular gönderilen bu cepheler rusya'da ihtilalin çıkması ve brest-litowsk antlaşması ile kapanmıştır.
sonuç olarak ortada osmanlının ezik oldugu bir yenilgi yoktur. cephelere bakınca durumu daha iyi görmekteyiz.
3 mart 1918 brest-litowsk antlaşması ile bu bölgeler hatta 1878 berlin antlaşmasıyla kaybedilen kars ardahan ve batum da geri alınmış kafkas cephesi kapanmıştır.
kanal cephesi : ıngilterenin sömürgeleri ile irtibatını kesmek için almanlarla beraber süveyş kanalına iki kez çıkarma yapılmış, ilkinde ingilizler durdurulmuş ikincisi ise başarısız olmuştur.
suriye filistin hicaz ve yemen cepheleri : bu cephelerde ingilizlerle ve onların kandırdıkları araplarla mücadele edilmiş ve bu topraklar kaybedilmiştir.
romanya makedonya galiçya cepheleri : müttefiklerine yardım amacıyla ordular gönderilen bu cepheler rusya'da ihtilalin çıkması ve brest-litowsk antlaşması ile kapanmıştır.
sonuç olarak ortada osmanlının ezik oldugu bir yenilgi yoktur. cephelere bakınca durumu daha iyi görmekteyiz.
devamını gör...
geceye bir sanat eseri bırak
en sevdiğim başlığa güzel bir eser bırakayım.
jean-léon gérôme - pygmalion and galatea (c. 1890)
görsel kaynak: wikimedia
bu tablo, bir yunan miti olan pygmalion ve galatea'ın aşk hikayesini anlatıyor.
pygmalion, kıbrıs'lı bir heykeltıraş. kendini sanatına adamış ve başka hiç bir şeyi gözü görmüyor, kimseyi istemiyor. bir gün fildişinden kendisi için ideal bir kadın heykeli yapar. öyle mükemmel bir heykel yontar ki sonunda bu heykele aşık olur.
aşk tanrıçası afrodit adına düzenlenen bir festivalde adaklar adar ve ondan kendisine bu heykel gibi bir eş ister.
evine döndüğünde sarılıp heykeli öper ve heykelin dudaklarının sıcak olduğunu farkeder. afrodit dileğini yerine getirmiş, galatea'yı canlandırmıştır.
ressam, pygmalion'un heykeli öptüğü ve heykelin tam da canlanmaya başladığı anı resmetmiş, heykelin alt kısmı bembeyaz ve hala fildişi halindeyken üst kısmı canlanmaya başlıyor. sağda heykele atmak üzere olduğu okuyla eros'u görüyoruz. arkaplana da ayrıca bayıldım, dikkat çeken bir çok sanat eseri resmedilmiş.
kaynak
jean-léon gérôme - pygmalion and galatea (c. 1890) görsel kaynak: wikimedia
bu tablo, bir yunan miti olan pygmalion ve galatea'ın aşk hikayesini anlatıyor.
pygmalion, kıbrıs'lı bir heykeltıraş. kendini sanatına adamış ve başka hiç bir şeyi gözü görmüyor, kimseyi istemiyor. bir gün fildişinden kendisi için ideal bir kadın heykeli yapar. öyle mükemmel bir heykel yontar ki sonunda bu heykele aşık olur.
aşk tanrıçası afrodit adına düzenlenen bir festivalde adaklar adar ve ondan kendisine bu heykel gibi bir eş ister.
evine döndüğünde sarılıp heykeli öper ve heykelin dudaklarının sıcak olduğunu farkeder. afrodit dileğini yerine getirmiş, galatea'yı canlandırmıştır.
ressam, pygmalion'un heykeli öptüğü ve heykelin tam da canlanmaya başladığı anı resmetmiş, heykelin alt kısmı bembeyaz ve hala fildişi halindeyken üst kısmı canlanmaya başlıyor. sağda heykele atmak üzere olduğu okuyla eros'u görüyoruz. arkaplana da ayrıca bayıldım, dikkat çeken bir çok sanat eseri resmedilmiş.
kaynak
devamını gör...
cinsiyetçi reklamların artması
ürünleştirilmiş bir dünyada bazen açık açık bazen gizliden gizliye cinsiyetçiliğe başvurulur. pek çok reklamda insanların değil, sadece bu işle ilgilenenlerin görebileceği gizli cinsiyetçi pekiştirme unsurları da mevcut. bu kadınlarla veya erkeklerle değil, ürünlerle ilgili bir durum. çikolata, dondurma yerken kendinden geçen çekici kadınları hepimiz biliyoruz. eeee. sigara tüketicisi arasına katılsın diye kadınlara eşitlik, kadınların da erkeklerle eşit olduğunu sigara içerek gösterebilecekleri fikrini aşılayan sigara şirketlerini nereye koyacağız? düşüncelerin de ürünleştirilmiş hali yaşanıyor.
günümüzde reklam ile yönlendirme özellikle piyasa ürünleri için tercih edilmiyor. herkesin bir fikri, değeri, dünyası var ve reklam da o dünyanın içinde tercih edilebilir olma yönünde bir adım. yine de agresif reklam politikası yok diyemeyiz ama bu şimdinin konusu değil. o dünyanın içinde ne değerliyse reklam onu hedef alır. meyve suyu reklamlarında gelişmiş ülkelerde doğa, orman ile doğallık vurgusu yapılırken az gelişmiş ülkelerde fabrika ve üretim tesislerinin gösterilmesi de hedef kitleye hitap edebilmek içindir. (not: bu meyve suyu örneği ünsal oskay hocaya ait.)
bütün bunlar reklamcılık ve reklamlarda cinsiyetçiliğin kendini tekrarlamadığı gibi bir sonuca çıkmıyor. ancak reklam hiçbir zaman masum değildir. cinsiyetçi reklamlarda bir artış söz konusuysa bu, hedef kitlesinin cinsiyet ayrımlarının daha belirgin olmasını arzulamasıyla da yakından ilgili olabilir. bu durumda reklamlar kadar ürün ve hizmetlerin hedefindeki ürünler de günah keçisi olabilir.
günümüzde reklam ile yönlendirme özellikle piyasa ürünleri için tercih edilmiyor. herkesin bir fikri, değeri, dünyası var ve reklam da o dünyanın içinde tercih edilebilir olma yönünde bir adım. yine de agresif reklam politikası yok diyemeyiz ama bu şimdinin konusu değil. o dünyanın içinde ne değerliyse reklam onu hedef alır. meyve suyu reklamlarında gelişmiş ülkelerde doğa, orman ile doğallık vurgusu yapılırken az gelişmiş ülkelerde fabrika ve üretim tesislerinin gösterilmesi de hedef kitleye hitap edebilmek içindir. (not: bu meyve suyu örneği ünsal oskay hocaya ait.)
bütün bunlar reklamcılık ve reklamlarda cinsiyetçiliğin kendini tekrarlamadığı gibi bir sonuca çıkmıyor. ancak reklam hiçbir zaman masum değildir. cinsiyetçi reklamlarda bir artış söz konusuysa bu, hedef kitlesinin cinsiyet ayrımlarının daha belirgin olmasını arzulamasıyla da yakından ilgili olabilir. bu durumda reklamlar kadar ürün ve hizmetlerin hedefindeki ürünler de günah keçisi olabilir.
devamını gör...
sürekli küçümseyen insanlar
küçük görüp horlamak, insan gururunu zedeleyen kötü bir davranıştır. insan susarak bu saygısız davranışlara da asla izin vermemelidir. zamanla duygusal çöküntülere de yol açabilir. bu, kabullenişte olmamalıdır. hayır diyebilmek güçlü bir beceridir ve kişi de büyük bir özgüven barındırmalıdır.
hani denir ya, insanların size nasıl davranacaklarını, siz öğretirsiniz diye.
ne olursa olsun, insanları küçümser tavır ile kendilerini aciz hissettirmemeli, onlara sorun değil, çözüm olunmalıdır.
unutulmamalı ki, hepimiz aynı yoldan ilerliyoruz.
hani denir ya, insanların size nasıl davranacaklarını, siz öğretirsiniz diye.
ne olursa olsun, insanları küçümser tavır ile kendilerini aciz hissettirmemeli, onlara sorun değil, çözüm olunmalıdır.
unutulmamalı ki, hepimiz aynı yoldan ilerliyoruz.
devamını gör...
geceye bir not bırak
bu gece dünyaya sığamıyorum. sorun gece de mi, dünya da mı, ben de mi ne dersiniz sevgili suserlar?
devamını gör...

