uğur mumcu
türkiyede araştırmacı gazeteciliği hakkı ile yapan 24 ocak 'ta arabasına konan bir bomba ile haince öldürülen cumhuriyet gazetesi yazarı.
ilk okudugum kitabı sakıncalı piyade olmalı. askerlik zamanlarında orduda solcu olduğu için yaşadığı zorlukları komik bir şeklide anlatır.
tekrar tekrar okunması gereken türkiye' nın erken kaybettiği değeri.
ilk okudugum kitabı sakıncalı piyade olmalı. askerlik zamanlarında orduda solcu olduğu için yaşadığı zorlukları komik bir şeklide anlatır.
tekrar tekrar okunması gereken türkiye' nın erken kaybettiği değeri.
devamını gör...
türkiye’nin en iyi müzik grubu
hardal, palmiyeler, objektif, pentagram ve whisky
devamını gör...
çeçenistan
"bir dağlıya atılan tokatın yankısı 300 yıl sürer" tolstoy
allah-u ekber.. diyerek efsaneyi şuraya bırakalım.
allah-u ekber.. diyerek efsaneyi şuraya bırakalım.
devamını gör...
sevgilinin bir başkasını sevdiğini açıklaması
hayatımın en büyük travmasıdır. ilacı yoktur, tedavisi yoktur, kalbine oturmuş olan yük ile senelerce yaşamak zorunda kalırsın.
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
miko allahını seversen beni uzak tut dediğim yayın.
ama mümkün mü, arkamdan şer çetesi gibi işbirliği yapıp kazanımı kaynatıyor hanımefendiler?
miko'nun kendisine de söyledim, normalde böyle bir topa girmem ama beni gizliden ve alenen tehdit edince yapacak bişi yok, el mahkum.
ben yine de eski sevgilinin beni gömdüğü bir anımı bırakıp kaçayım, en azından şer çetesi "oh, iyi olmuş hıyara, afferin bacıma" diyerek mutlu olsun.
3-5 ay süren bir ilişki sonrası opar ya da ona benzeri oto yedek parça işinde bilmem ne müdürü olarak çalışan ex'den bi whatsapp mesajı gelir "bende fotoğrafın kalmış, güzel çıkmışsın, yollayayım mı?" ben sevinirim tabii, hafiften de bi tarafım kalkar "hatun beni düşünüyor, üstelik güzel düşünüyor" diye.
bir süre sonra bir fotoğraf gelir, bakarım bakarım bi anlam veremem çünkü araba parçası, yedek parça gibi bir şeyin fotoğrafıdır. "bu ne, anlamadım ben bunu?" diye sazan gibi atlarım, gelen tek kelimelik cevap hayatımda yediğim en güzel ayarlardandır.
"dingil"*
burada kendimi yeterince gömdüğümü düşünerek sözü miko ve büfeci ikilisine devrediyorum, şimdiden kolay gelsin, keyifli bir yayın olsun.
not : miko şarkımızı çalmazsan valla kaçıncı nesil olduğuna bakmam, seni gömerim, sonra yukarı çıkarıp tekrar gömerim ona göre. "diego bi durur musun?" diye kaçamazsın da bu sefer.
vay anasını arkadaş, meja'nın bilgi dolu tanımları gibi arşa kadar uzandı tanımım ahahahaah*
ama mümkün mü, arkamdan şer çetesi gibi işbirliği yapıp kazanımı kaynatıyor hanımefendiler?
miko'nun kendisine de söyledim, normalde böyle bir topa girmem ama beni gizliden ve alenen tehdit edince yapacak bişi yok, el mahkum.
ben yine de eski sevgilinin beni gömdüğü bir anımı bırakıp kaçayım, en azından şer çetesi "oh, iyi olmuş hıyara, afferin bacıma" diyerek mutlu olsun.
3-5 ay süren bir ilişki sonrası opar ya da ona benzeri oto yedek parça işinde bilmem ne müdürü olarak çalışan ex'den bi whatsapp mesajı gelir "bende fotoğrafın kalmış, güzel çıkmışsın, yollayayım mı?" ben sevinirim tabii, hafiften de bi tarafım kalkar "hatun beni düşünüyor, üstelik güzel düşünüyor" diye.
bir süre sonra bir fotoğraf gelir, bakarım bakarım bi anlam veremem çünkü araba parçası, yedek parça gibi bir şeyin fotoğrafıdır. "bu ne, anlamadım ben bunu?" diye sazan gibi atlarım, gelen tek kelimelik cevap hayatımda yediğim en güzel ayarlardandır.
"dingil"*
burada kendimi yeterince gömdüğümü düşünerek sözü miko ve büfeci ikilisine devrediyorum, şimdiden kolay gelsin, keyifli bir yayın olsun.
not : miko şarkımızı çalmazsan valla kaçıncı nesil olduğuna bakmam, seni gömerim, sonra yukarı çıkarıp tekrar gömerim ona göre. "diego bi durur musun?" diye kaçamazsın da bu sefer.
vay anasını arkadaş, meja'nın bilgi dolu tanımları gibi arşa kadar uzandı tanımım ahahahaah*
devamını gör...
sülün osman
insanlar saf ise sülün osman'ın suçu ne?
(sülün osman vatandaşa boğaz köprüsünü satan adam)
(sülün osman vatandaşa boğaz köprüsünü satan adam)
devamını gör...
sevgi eksikliği
insanda anksiyete, şüphe, korku, kendini koruma, kendini sosyal hayattan çekme, kötü alışkanlıklar, yanlış ilişki tercihleri gibi sonuçlar doğuran eksikliktir.
aşağıdaki yazıda sevginin/şefkatin önemi konu alınmıştır, bu eksikliğin etkilerinin düşündüğümüzden fazla olduğunu ortaya koyar:
kendinizi ne sıklıkla yalnız hissediyorsunuz, sahip olduğunuzdan daha fazla şefkat arzuluyorsunuz? belki eşinizin veya partnerinizin sevgisini biraz daha göstermesini isterdiniz. belki de hayatınızdaki bazı kişilerin size karşı daha şefkatli olmasını sağlamayı başaramadınız, bu yüzden aldığınızdan daha fazla şefkat istemeye devam ediyorsunuz. bunlardan herhangi biri size tanıdık geliyorsa, cilt açlığı olarak bilinen yaygın bir sorunu yaşıyorsunuz demektir ve bu konuda yalnız değilsiniz. şunu bir düşünün:
* her dört yetişkinden üçü, "amerikalılar cilt açlığı çekiyor" ifadesine katılıyor.
* her zamankinden daha fazla amerikalı yalnız yaşıyor.
* her dört amerikalıdan biri, önemli konular hakkında konuşacak tek bir kişinin olmadığını söylüyor.
* amerikalı yetişkinler arasındaki yalnızlık son on yılda yüzde 16 arttı.
bu gerçekler, hem ihtiyaç duyduğumuz kadar sevgi görmediğimizi hem de daha fazlasını elde etme isteğimizi kabul eden cilt açlığının doğasını anlamamıza yardımcı oluyor. elbette normalde açlığı yemekle ilişkilendiririz - ama sırf yemek yemek istediğimiz için açlık hissetmeyiz. açlık hissediyoruz çünkü yemeğe ihtiyacımız var, tıpkı suya ihtiyaç duyduğumuzda susadığımız gibi ve uykuya ihtiyacımız olduğunda kendimizi yorgun hissettiğimiz gibi. vücudumuz düzgün çalışması için neye ihtiyaç duyduğunu bilir ve araştırmalar, şefkatin bu listede, yiyecek, su ve dinlenmenin hemen arkasında olduğunu göstermektedir.
yiyecek, su ve dinlenme eksikliğinin zararlı etkileri olduğu gibi, şefkat eksikliğinin de oldukça zararlı etkileri bulunmaktadır. yakın zamanda 509 yetişkinin katıldığı bir çalışmada, cilt açlığının yapısını ve bunun ilişkili olduğu sosyal, ilişkisel ve sağlık açıklarını inceledim. sonuçlar tutarlı ve çarpıcıydı. yüksek düzeyde cilt açlığı olan kişiler, orta veya düşük seviyelerde olanlara kıyasla birçok yönden dezavantajlıdır. özellikle, cilt açlığı daha az olan insanlarla karşılaştırıldığında, şefkatten yoksunluğu daha fazla hisseden insanlar daha az mutludur; daha yalnızdır; depresyon ve stres yaşama olasılıkları daha yüksektir; ve genel olarak sağlık durumları daha kötüdür. daha az sosyal desteğe ve daha düşük ilişki doyumuna sahipler. daha fazla duygudurum ve anksiyete bozuklukları ve daha fazla ikincil immün bozukluklar (genetik olarak kalıtımdan ziyade edinilenler) yaşarlar. duyguyu ifade etme ve yorumlama yeteneklerini bozan bir durum olan aleksitimi olma olasılıkları daha yüksektir. son olarak, meşgul veya korkudan kaçınan bir bağlanma tarzına sahip olma olasılıkları daha yüksektir; hayatlarında başkalarıyla güvenli bağlar kurma olasılıkları daha düşüktür.
bu bulgular, cilt açlığının tüm bu olumsuz koşullara neden olduğunu kanıtlamaz, yalnızca son derece şefkatten yoksun hisseden kişilerin bunları deneyimleme olasılığının diğerlerine göre daha yüksek olduğunu ortaya koyar. yine de bu insanlardan biriyseniz, bu bulgular muhtemelen şaşırtıcı gelmeyecektir. sevecen iletişim, sağlıklı bir yaşam için o kadar gereklidir ki, yeterince alamadığımızda acı çekeriz.
neyse ki cilt açlığının kalıcı bir durum olması gerekmiyor. her birimizin hayatımızda daha fazla şefkat kazanma kapasitesi var. bu arada, cep telefonunuzu bir kenara bırakın ve biriyle yüz yüze sevgi dolu bir anı paylaşın. cilt açlığı olanlar için çare, teknolojik çeşitlilik değil, insan temasıdır.
kaynak
aşağıdaki yazıda sevginin/şefkatin önemi konu alınmıştır, bu eksikliğin etkilerinin düşündüğümüzden fazla olduğunu ortaya koyar:
kendinizi ne sıklıkla yalnız hissediyorsunuz, sahip olduğunuzdan daha fazla şefkat arzuluyorsunuz? belki eşinizin veya partnerinizin sevgisini biraz daha göstermesini isterdiniz. belki de hayatınızdaki bazı kişilerin size karşı daha şefkatli olmasını sağlamayı başaramadınız, bu yüzden aldığınızdan daha fazla şefkat istemeye devam ediyorsunuz. bunlardan herhangi biri size tanıdık geliyorsa, cilt açlığı olarak bilinen yaygın bir sorunu yaşıyorsunuz demektir ve bu konuda yalnız değilsiniz. şunu bir düşünün:
* her dört yetişkinden üçü, "amerikalılar cilt açlığı çekiyor" ifadesine katılıyor.
* her zamankinden daha fazla amerikalı yalnız yaşıyor.
* her dört amerikalıdan biri, önemli konular hakkında konuşacak tek bir kişinin olmadığını söylüyor.
* amerikalı yetişkinler arasındaki yalnızlık son on yılda yüzde 16 arttı.
bu gerçekler, hem ihtiyaç duyduğumuz kadar sevgi görmediğimizi hem de daha fazlasını elde etme isteğimizi kabul eden cilt açlığının doğasını anlamamıza yardımcı oluyor. elbette normalde açlığı yemekle ilişkilendiririz - ama sırf yemek yemek istediğimiz için açlık hissetmeyiz. açlık hissediyoruz çünkü yemeğe ihtiyacımız var, tıpkı suya ihtiyaç duyduğumuzda susadığımız gibi ve uykuya ihtiyacımız olduğunda kendimizi yorgun hissettiğimiz gibi. vücudumuz düzgün çalışması için neye ihtiyaç duyduğunu bilir ve araştırmalar, şefkatin bu listede, yiyecek, su ve dinlenmenin hemen arkasında olduğunu göstermektedir.
yiyecek, su ve dinlenme eksikliğinin zararlı etkileri olduğu gibi, şefkat eksikliğinin de oldukça zararlı etkileri bulunmaktadır. yakın zamanda 509 yetişkinin katıldığı bir çalışmada, cilt açlığının yapısını ve bunun ilişkili olduğu sosyal, ilişkisel ve sağlık açıklarını inceledim. sonuçlar tutarlı ve çarpıcıydı. yüksek düzeyde cilt açlığı olan kişiler, orta veya düşük seviyelerde olanlara kıyasla birçok yönden dezavantajlıdır. özellikle, cilt açlığı daha az olan insanlarla karşılaştırıldığında, şefkatten yoksunluğu daha fazla hisseden insanlar daha az mutludur; daha yalnızdır; depresyon ve stres yaşama olasılıkları daha yüksektir; ve genel olarak sağlık durumları daha kötüdür. daha az sosyal desteğe ve daha düşük ilişki doyumuna sahipler. daha fazla duygudurum ve anksiyete bozuklukları ve daha fazla ikincil immün bozukluklar (genetik olarak kalıtımdan ziyade edinilenler) yaşarlar. duyguyu ifade etme ve yorumlama yeteneklerini bozan bir durum olan aleksitimi olma olasılıkları daha yüksektir. son olarak, meşgul veya korkudan kaçınan bir bağlanma tarzına sahip olma olasılıkları daha yüksektir; hayatlarında başkalarıyla güvenli bağlar kurma olasılıkları daha düşüktür.
bu bulgular, cilt açlığının tüm bu olumsuz koşullara neden olduğunu kanıtlamaz, yalnızca son derece şefkatten yoksun hisseden kişilerin bunları deneyimleme olasılığının diğerlerine göre daha yüksek olduğunu ortaya koyar. yine de bu insanlardan biriyseniz, bu bulgular muhtemelen şaşırtıcı gelmeyecektir. sevecen iletişim, sağlıklı bir yaşam için o kadar gereklidir ki, yeterince alamadığımızda acı çekeriz.
neyse ki cilt açlığının kalıcı bir durum olması gerekmiyor. her birimizin hayatımızda daha fazla şefkat kazanma kapasitesi var. bu arada, cep telefonunuzu bir kenara bırakın ve biriyle yüz yüze sevgi dolu bir anı paylaşın. cilt açlığı olanlar için çare, teknolojik çeşitlilik değil, insan temasıdır.
kaynak
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
iki haftadır dinlememe rağmen hangisi miko hangisi irlandalı anlayamadığım ancak gayet neşeli çokça samimi radyo yayını. içerdeyiz.
devamını gör...
babalar günü
sene de 1 gün iyi ya da kötü aslında ailemizin kahramanı* olan babalarımızı anımsadığımız gün.

şimdi nereden başlasam bilemiyorum. değişik bir adamdı benim babam. öyle pamuklara sarıp sarmalamadı ama kimsesizde bırakmadı. arkamda hep gölgesini hissederdim. bu durum bazen korkutur bazen cesaret verirdi.
mesela seni seviyorum demezdi ama her gün arar saatlerce oradan burdan çene çalardı benle.
çok küçüktüm yani belki başkası çocuk olarak görüp muhatttap almazdı o yaşta ama o karşısına alır dükkanda ne yaptığını, demiri nasıl kaynattığını, tornadaki arızayı nasıl fark ettiğini, dükkana gelen adamın onu nasıl kazıklamaya çalıştığını anlatırdı. insanları da pek sevmezdi hep kızardım bu yönüne. herkesi eleştirir hep kötü yönlerini söylerdi beni de herkese överdi. o yaşlara daha gelmedim ama insanlar üzerinde yaptığı tespitleri bugün o kadar iyi anlıyorum ki. ben aşağılıyor diye kızarken meğer o durum tespiti, kişilik analizi yapıyormuş. *
bir gün dedemlerin evinde oturuyoruz. halamın kızı atıyla oynatmadı beni, itti. orda bir bakış attı bana ben hemen geri çekildim. kimse de demedi kızım bırak birazda kuzenin oynasın. * zaten hoş bizi aileden gibi görmezlerdi hiç. gittiğimiz zaman yalandan sevinirler sonra ne zaman kalkacağız diye gözlerimizin içine bakarlardı. neysem efem kalktık hemen normalde en az 1, 2 saat daha otururduk. çay koymuşlardı falan işte. babam işimiz var başka zaman dedi. onlarda pek ısrar etmedi zaten. ben hala içemediğimiz çaydayım yahu acaba yanında kek, kurabiye falan var mıydı diye düşünüyordum.* akşam vaktiydi babam evimizin yoluna dönmedi. kocaman ışıklı içinde koca koca oyuncakları olan bir dükkanın önünde durduk. beni bastı bir heyecan ama bir yandanda diyorum yok yahu işi vardır. elinde kocaman kırmızı bir atla geldi. sevincimi anlatamam. yahu dev gibi hem de kırmızı. ebrunun ki gibi gri değil. saatlerce inmedim üstünden nasılda mutlu olmuştum anlatamam.
edit: olaya konu olan at fotosu eklenmiştir.*

mahallenin çocuklarının anaları gelirdi dükkana 'kızın oğlumuzu dövmüş adam adam' derlerdi. bana bir kaş çatardı ben hemen kayıp. kadınlara da 'ne yapayım ben hanımlar benim ki kız sizin ki erkek dayak yemeselermiş' deyip gülerdi. 'aaa adama bak bir de arka çıkıyor' derler söylene söylene giderlerdi. ben de sakladığım yerden bir süre çıkmazdım. çıktığımda ters ters bakar hadi eve derdi. arkamdan güldüğüne yemin edebilirim ama kanıtlayamam.
sabahları yatağıma gelir yatar sıkı sıkı sarardı beni. ben hiç sevmezdim bunu. bazende kolumdan tutup zorla kucağına oturturdu. bu tabi ergen dönemlerim sevgi bu mu bu mu yani derdim kendi kendime. arkadaşlarımın babaları nasıl bir de benim kine bak. kendi şımarıklığımı onun sevgisizliğine yorardım. şimdi düşünüyorum evet bana bir kere bile seni seviyorum demedi ama hep yanımda arkamda durdu.
ailenin en küçüğüyüm benle ilgili bir olay olduğunda tüm kardeşler bu olayda söz sahibi olmak isterdi. karşı çıkanlar, hareketlerimi onaylamayanlar, gittiğim yerlere karışmaya çalışanlar falan filan. * 'ben ölmedim onlar geri dursun benim asabımı bozmasınlar şu kız onlardan küçük kıskanmayı bıraksınlar artık' derdi. * *
babamla farklı bir ilişkimiz vardı. sınırlarımız vardı birbirimize karşı ama ihtiyacımız olduğu an birbirimizin yanındaydık. aile içinde bu durum hep sorgulandı babam banuyu kayırıyor kavgaları çıktı. yahu ben adam için torunu gibiydim. benle yaşıt yeğenlerim var düşünün. ben doğduğumda bazı ablalarım evliymiş. sizle olan ilişkisiyle benle olan ilişkisi bir olabilir mi acaba? ayrıca genç babayla ortayaşlı baba arasında fark olur her zaman. genç daha çok çalışır daha çok yorgun olur yeri gelir eve geldiğinde çoluk çocuğu görmez bile. artık orta yaşlar emekliliğe hazırlıktır. tempo düşer evle çocuklarla daha fazla zaman geçirilir. yani fark bana tavrı değil beni tanımasıyla alakalı. sizi tanıyacak, iletişim kuracak kadar kalmamış evde adamcağız napsın. ee şimdi koca insanlarsınız benimle olan diyalogu sizle nasıl olsun. ben asi bir kızdım kendisine benziyordum o da bunu fark edip biraz taktik değiştirmiş olmalı. ee yaşın verdiği olgunlukta var artık aynı olaya aynı tavrı bile vermiyoruz yaşımız biraz ilerlediğinde. neyse efem çok uzattım bitiriyorum.*

ben hep senin küçük kızın olarak kalacağım...
ne elini tutabileceğim bundan sonra ne parka gidebileceğim seninle!
ama ben hep senin o küçük yaramaz kızın olarak kalacağım...
ister 33 ister 63 yaşına geleyim bu değişmeyecek!
babalar günün kutlu olsun. seni seviyorum babacığım...
hep benimle kal, hep kalbimde...
hasretle... *

şimdi nereden başlasam bilemiyorum. değişik bir adamdı benim babam. öyle pamuklara sarıp sarmalamadı ama kimsesizde bırakmadı. arkamda hep gölgesini hissederdim. bu durum bazen korkutur bazen cesaret verirdi.
mesela seni seviyorum demezdi ama her gün arar saatlerce oradan burdan çene çalardı benle.
çok küçüktüm yani belki başkası çocuk olarak görüp muhatttap almazdı o yaşta ama o karşısına alır dükkanda ne yaptığını, demiri nasıl kaynattığını, tornadaki arızayı nasıl fark ettiğini, dükkana gelen adamın onu nasıl kazıklamaya çalıştığını anlatırdı. insanları da pek sevmezdi hep kızardım bu yönüne. herkesi eleştirir hep kötü yönlerini söylerdi beni de herkese överdi. o yaşlara daha gelmedim ama insanlar üzerinde yaptığı tespitleri bugün o kadar iyi anlıyorum ki. ben aşağılıyor diye kızarken meğer o durum tespiti, kişilik analizi yapıyormuş. *
bir gün dedemlerin evinde oturuyoruz. halamın kızı atıyla oynatmadı beni, itti. orda bir bakış attı bana ben hemen geri çekildim. kimse de demedi kızım bırak birazda kuzenin oynasın. * zaten hoş bizi aileden gibi görmezlerdi hiç. gittiğimiz zaman yalandan sevinirler sonra ne zaman kalkacağız diye gözlerimizin içine bakarlardı. neysem efem kalktık hemen normalde en az 1, 2 saat daha otururduk. çay koymuşlardı falan işte. babam işimiz var başka zaman dedi. onlarda pek ısrar etmedi zaten. ben hala içemediğimiz çaydayım yahu acaba yanında kek, kurabiye falan var mıydı diye düşünüyordum.* akşam vaktiydi babam evimizin yoluna dönmedi. kocaman ışıklı içinde koca koca oyuncakları olan bir dükkanın önünde durduk. beni bastı bir heyecan ama bir yandanda diyorum yok yahu işi vardır. elinde kocaman kırmızı bir atla geldi. sevincimi anlatamam. yahu dev gibi hem de kırmızı. ebrunun ki gibi gri değil. saatlerce inmedim üstünden nasılda mutlu olmuştum anlatamam.
edit: olaya konu olan at fotosu eklenmiştir.*

mahallenin çocuklarının anaları gelirdi dükkana 'kızın oğlumuzu dövmüş adam adam' derlerdi. bana bir kaş çatardı ben hemen kayıp. kadınlara da 'ne yapayım ben hanımlar benim ki kız sizin ki erkek dayak yemeselermiş' deyip gülerdi. 'aaa adama bak bir de arka çıkıyor' derler söylene söylene giderlerdi. ben de sakladığım yerden bir süre çıkmazdım. çıktığımda ters ters bakar hadi eve derdi. arkamdan güldüğüne yemin edebilirim ama kanıtlayamam.
sabahları yatağıma gelir yatar sıkı sıkı sarardı beni. ben hiç sevmezdim bunu. bazende kolumdan tutup zorla kucağına oturturdu. bu tabi ergen dönemlerim sevgi bu mu bu mu yani derdim kendi kendime. arkadaşlarımın babaları nasıl bir de benim kine bak. kendi şımarıklığımı onun sevgisizliğine yorardım. şimdi düşünüyorum evet bana bir kere bile seni seviyorum demedi ama hep yanımda arkamda durdu.
ailenin en küçüğüyüm benle ilgili bir olay olduğunda tüm kardeşler bu olayda söz sahibi olmak isterdi. karşı çıkanlar, hareketlerimi onaylamayanlar, gittiğim yerlere karışmaya çalışanlar falan filan. * 'ben ölmedim onlar geri dursun benim asabımı bozmasınlar şu kız onlardan küçük kıskanmayı bıraksınlar artık' derdi. * *
babamla farklı bir ilişkimiz vardı. sınırlarımız vardı birbirimize karşı ama ihtiyacımız olduğu an birbirimizin yanındaydık. aile içinde bu durum hep sorgulandı babam banuyu kayırıyor kavgaları çıktı. yahu ben adam için torunu gibiydim. benle yaşıt yeğenlerim var düşünün. ben doğduğumda bazı ablalarım evliymiş. sizle olan ilişkisiyle benle olan ilişkisi bir olabilir mi acaba? ayrıca genç babayla ortayaşlı baba arasında fark olur her zaman. genç daha çok çalışır daha çok yorgun olur yeri gelir eve geldiğinde çoluk çocuğu görmez bile. artık orta yaşlar emekliliğe hazırlıktır. tempo düşer evle çocuklarla daha fazla zaman geçirilir. yani fark bana tavrı değil beni tanımasıyla alakalı. sizi tanıyacak, iletişim kuracak kadar kalmamış evde adamcağız napsın. ee şimdi koca insanlarsınız benimle olan diyalogu sizle nasıl olsun. ben asi bir kızdım kendisine benziyordum o da bunu fark edip biraz taktik değiştirmiş olmalı. ee yaşın verdiği olgunlukta var artık aynı olaya aynı tavrı bile vermiyoruz yaşımız biraz ilerlediğinde. neyse efem çok uzattım bitiriyorum.*

ben hep senin küçük kızın olarak kalacağım...
ne elini tutabileceğim bundan sonra ne parka gidebileceğim seninle!
ama ben hep senin o küçük yaramaz kızın olarak kalacağım...
ister 33 ister 63 yaşına geleyim bu değişmeyecek!
babalar günün kutlu olsun. seni seviyorum babacığım...
hep benimle kal, hep kalbimde...
hasretle... *
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının hissettikleri
yüreğimde ve ruhumda kocaman bir boşluk.
devamını gör...
zeki insanların ortak özellikleri
şunu kesin düşünmüş olmaları;
-abi şimdi sen kırmızıyı kırmızı görüyorsun bende öyle ikimizde domatese kırmızı diyoruz ya
-evet
-yani ya sen domatesi sarı görüyorsan ve sarıyı kırmızı diye biliyorsan ve bende domatesi mavi görüyorsam ve bunu kırmızı diye biliyorsam ya böyle bişi varsa?
-senin kırmızınla benimki farklımıdır yani
-olamaz mı nasıl kanıtlayabiliriz ki renkleri aynı şekilde algıladığımızı?
-canım şimdi bunların dalga boyu falan var
-ya olsun abi kırmızı ikimize görede aynı şeydir ona amenna ama aynı şekilde mi algılıyoruz yoksa farklı mı bunu çözemiyorum.
-lsd mi kullandın sen?
-yok kafam temiz gayet sadece bi huylandım kendi içimde.
-ilginç, kanıtlayacak bir yol bulursan banada haber et mutlaka.
-elbette.
-abi şimdi sen kırmızıyı kırmızı görüyorsun bende öyle ikimizde domatese kırmızı diyoruz ya
-evet
-yani ya sen domatesi sarı görüyorsan ve sarıyı kırmızı diye biliyorsan ve bende domatesi mavi görüyorsam ve bunu kırmızı diye biliyorsam ya böyle bişi varsa?
-senin kırmızınla benimki farklımıdır yani
-olamaz mı nasıl kanıtlayabiliriz ki renkleri aynı şekilde algıladığımızı?
-canım şimdi bunların dalga boyu falan var
-ya olsun abi kırmızı ikimize görede aynı şeydir ona amenna ama aynı şekilde mi algılıyoruz yoksa farklı mı bunu çözemiyorum.
-lsd mi kullandın sen?
-yok kafam temiz gayet sadece bi huylandım kendi içimde.
-ilginç, kanıtlayacak bir yol bulursan banada haber et mutlaka.
-elbette.
devamını gör...
peygamber efendimiz de mideyi boş bırakın der
din de devlet de halka azla yetinmeyi, yoksulluğa isyan etmemeyi öğretir. o yüzden peygamberden ilham almaları gayet olağan.
devamını gör...
parmak izi
bazen bıraktığınız yerde 9000 yıl boyunca kalabilen ve sizden binlerce yıl sonra yaşayanlar için çok değerli olabilecek iz.
bilecik'te, batı anadolu'nun en eski yerleşmelerinden biri sayılan bahçelievler neolitik yerleşmesindeki kazılarda, hayvan figürinlerinin üzerinde yapan ustanın parmak izi çıkmış. eserler bilecik arkeoloji müzesi'nde sergilenecek.

kaynak
bilecik'te, batı anadolu'nun en eski yerleşmelerinden biri sayılan bahçelievler neolitik yerleşmesindeki kazılarda, hayvan figürinlerinin üzerinde yapan ustanın parmak izi çıkmış. eserler bilecik arkeoloji müzesi'nde sergilenecek.

kaynak
devamını gör...
birinci nesil sözlük yazarı olmanın faydaları
hicbir sey. 3 aya kalmaz kafa sozluk diye bir sey kalmayacak. en iyi ihtimalle mayis haziran gibi kimsenin gitmedigi cinli koye donecek burasi. hadi bakim bol bol anket doldurun.
devamını gör...
yaşamak
ilk olarak 1993 yılında yayımlanan (bazı kaynaklarda 1992 olduğu belirtilmiş) çinli yazar yu hua romanıdır.
kitabın iki anlatıcısı var. biri, çin'de köyleri gezip köylülerden öğrendiği hikâyelerle halk şarkıları oluşturan gezgin ve diğeri ise o gezginin köylerden birinde tanıştığı fugui adlı kişi. kitap yaşanmış tarihi döneme ışık tuttuğu için gerçekten değerli bir eser.
başta gayet keyifli başlayan anlatım fugui'nin yaşadıklarıyla buluşunca pek de öyle devam etmiyor. kitabın ismi ''yaşamak'' fakat insana ''yaşamak böyle olur mu?'' sorusunu sorduruyor.
edit: normal sözlük kitap edebiyat kulübü ile birlikte toplantımızı gerçekleştirdiğimiz üçüncü kitap. bu sayede kitabı tekrar okuma fırsatı buldum. yazar yu hua, sade, net, betimleme ve ruh tahlillerinden uzak bir anlatım seçmiş. fakat kitabı okumadan önce veya okuduktan sonra kitabı daha iyi özümseyebilmek için şu bilgilere sahip olmakta fayda var:
tarih derslerinden ve dizi- filmlerden bildiğimiz üzere çin çok büyük bir geçmişe ve tarihe sahip. ülke 1912'li yıllara kadar hanedanlıkla yürütülüyor, 1912'li yıllarda iç çatışmaların ve afyon savaşları'nın etkisi ile hanedanlıklar yıkılıyor. yerine cumhuriyet gelse de ne yazık ki ülkeye refah ve mutluluk getirmiyor. ülke; milliyetçiler ve komünistler olarak iki zıt kutba ayrılıyor ve çatışmalar devam ediyor. bu çatışmalara bir de japonya ile olan savaş eklenince ''biz ne yapıyoruz, aramızdaki anlaşmazlıklara geçici de olsa bir son verelim'' diyorlar ve japonları ülkelerinden çıkarıyorlar. japonya ile olan savaştan sonra dengeler değişiyor; komünistler güçlenirken milliyetçiler güç kaybediyor ve tom ve jerry gibi kaldıkları yerden savaşmaya devam ediyorlar. sonrasında ise mao dönemi başlıyor ve kitapta mao'yu, devrimi ve yaptığı uygulamaları görüyoruz.
buradan kulübe ve değerli üyelerine de teşekkürlerimi sunmak istiyorum, sesim geliyor mu? kitabın yazarı yu hua ve karakteri fugui'ye zaman zaman sinirlendiğimiz, jiazhen'in sadakatini ve anneliği ile eşliği arasındaki dengeyi eleştirdiğimiz, youqing ve fenxia'ya üzülmekten kendimizi alamadığımız, çin tarihi hakkında kısa da olsa konuştuğumuz ve en önemlisi yine birbirimize bir şeyler kattığımız ve keyifli vakit geçirdiğimiz bir toplantıya olanak sağladıkları için teşekkürü borç bilirim.
kitabın iki anlatıcısı var. biri, çin'de köyleri gezip köylülerden öğrendiği hikâyelerle halk şarkıları oluşturan gezgin ve diğeri ise o gezginin köylerden birinde tanıştığı fugui adlı kişi. kitap yaşanmış tarihi döneme ışık tuttuğu için gerçekten değerli bir eser.
başta gayet keyifli başlayan anlatım fugui'nin yaşadıklarıyla buluşunca pek de öyle devam etmiyor. kitabın ismi ''yaşamak'' fakat insana ''yaşamak böyle olur mu?'' sorusunu sorduruyor.
edit: normal sözlük kitap edebiyat kulübü ile birlikte toplantımızı gerçekleştirdiğimiz üçüncü kitap. bu sayede kitabı tekrar okuma fırsatı buldum. yazar yu hua, sade, net, betimleme ve ruh tahlillerinden uzak bir anlatım seçmiş. fakat kitabı okumadan önce veya okuduktan sonra kitabı daha iyi özümseyebilmek için şu bilgilere sahip olmakta fayda var:
tarih derslerinden ve dizi- filmlerden bildiğimiz üzere çin çok büyük bir geçmişe ve tarihe sahip. ülke 1912'li yıllara kadar hanedanlıkla yürütülüyor, 1912'li yıllarda iç çatışmaların ve afyon savaşları'nın etkisi ile hanedanlıklar yıkılıyor. yerine cumhuriyet gelse de ne yazık ki ülkeye refah ve mutluluk getirmiyor. ülke; milliyetçiler ve komünistler olarak iki zıt kutba ayrılıyor ve çatışmalar devam ediyor. bu çatışmalara bir de japonya ile olan savaş eklenince ''biz ne yapıyoruz, aramızdaki anlaşmazlıklara geçici de olsa bir son verelim'' diyorlar ve japonları ülkelerinden çıkarıyorlar. japonya ile olan savaştan sonra dengeler değişiyor; komünistler güçlenirken milliyetçiler güç kaybediyor ve tom ve jerry gibi kaldıkları yerden savaşmaya devam ediyorlar. sonrasında ise mao dönemi başlıyor ve kitapta mao'yu, devrimi ve yaptığı uygulamaları görüyoruz.
buradan kulübe ve değerli üyelerine de teşekkürlerimi sunmak istiyorum, sesim geliyor mu? kitabın yazarı yu hua ve karakteri fugui'ye zaman zaman sinirlendiğimiz, jiazhen'in sadakatini ve anneliği ile eşliği arasındaki dengeyi eleştirdiğimiz, youqing ve fenxia'ya üzülmekten kendimizi alamadığımız, çin tarihi hakkında kısa da olsa konuştuğumuz ve en önemlisi yine birbirimize bir şeyler kattığımız ve keyifli vakit geçirdiğimiz bir toplantıya olanak sağladıkları için teşekkürü borç bilirim.
devamını gör...
yazılı olmayan kurallar
acil bir durum yoksa hele de karşı taraf başka bir görüşme yapıyorsa peş peşe aranmaz, aranmamalıdır.
devamını gör...
mera
bu bir dopaminendorfin ukdesidir.
orman içi, orman altı ve orman üstü olarak incelenmesi gereken, ot alanların yetişmesine elverişli alanlar olarak nitelendirilebilir.
orman altında bulunan meralar yaz sıcaklığında, ilk kuruyan alanlardır. bu alanlar kuruduğunda; orman altı ve üstü otlaklar, hayvancılık ve arıcılık gibi faaliyetler için kullanılmaya başlar.
arkadaşlar insanlar var olduğundan beri meralar, insan hayatında önemli yer tutar. özellikle hayvancılık faaliyetleri için çok önemlidir.
ancak orman içi mera alanları, yeterli güneşi görmediğinden ve gölgelik olduğundan ''açık altlar'', geç kurusa da, hem besleyici olmasından hemde, geç kurumasından dolayı önemli bir yem kaynağıdır.
ancak bu orman içi alanlarının ''gölge'' olmasından dolayı ve aşırı tüketim ile birlikte bazı sorunlar meydana gelebilir.
vejetatif üreme, bazı bitkilerin, ana kökten belli bir kısımların sürgün vererek yeni ''ana kökler'' oluşturması olayıdır. bu bir eşeysiz üreme çeşididir.
bazı bitkiler ise, tohumların toprağa düşmesi ile ürerler örneğin; buğdaygiller.
ancak aşırı otlatma sebebiyle, vejatatif üreyen bu ''kısa'' bitkilerin yerini, tohumla üreyen daha uzun bitkiler alır. meralardaki bitki konsantrasyonları bozulur. kısa boylu,vejetatif üreyen bitkiler azalmaya başlar.
şunu unutmayalım ki , hayvanların, arıların,insanların bünyelerine aldıkları protein ve vitaminler tek tipleşir. buda besin yetersizliğine sebep olur.
açık alanlarda da benzer durumlar yaşanır.
uzun boylu tohumla üreyen buğdaygiller, kısa boylu vejetatif üreyen kısa boylu bitkileri gölgeler ve artık meramızda sadece buğdaygiller bulunmaya başlar.
işte bu olumsuz durumun yaşanmasını istemiyorsak meralarımızı etkili ve planlı bir şekilde kullanmak zorundayız.
tabi bizim hayvancılıktan kaynaklı aşırı otlatma sorunundan ziyade, '' beton'' gibi daha öncelikli sorunlarımızda vardır.
''b'' bağımlısı bir arkadaşın da dediği gibi
''rib''
orman içi, orman altı ve orman üstü olarak incelenmesi gereken, ot alanların yetişmesine elverişli alanlar olarak nitelendirilebilir.
orman altında bulunan meralar yaz sıcaklığında, ilk kuruyan alanlardır. bu alanlar kuruduğunda; orman altı ve üstü otlaklar, hayvancılık ve arıcılık gibi faaliyetler için kullanılmaya başlar.
arkadaşlar insanlar var olduğundan beri meralar, insan hayatında önemli yer tutar. özellikle hayvancılık faaliyetleri için çok önemlidir.
ancak orman içi mera alanları, yeterli güneşi görmediğinden ve gölgelik olduğundan ''açık altlar'', geç kurusa da, hem besleyici olmasından hemde, geç kurumasından dolayı önemli bir yem kaynağıdır.
ancak bu orman içi alanlarının ''gölge'' olmasından dolayı ve aşırı tüketim ile birlikte bazı sorunlar meydana gelebilir.
vejetatif üreme, bazı bitkilerin, ana kökten belli bir kısımların sürgün vererek yeni ''ana kökler'' oluşturması olayıdır. bu bir eşeysiz üreme çeşididir.
bazı bitkiler ise, tohumların toprağa düşmesi ile ürerler örneğin; buğdaygiller.
ancak aşırı otlatma sebebiyle, vejatatif üreyen bu ''kısa'' bitkilerin yerini, tohumla üreyen daha uzun bitkiler alır. meralardaki bitki konsantrasyonları bozulur. kısa boylu,vejetatif üreyen bitkiler azalmaya başlar.
şunu unutmayalım ki , hayvanların, arıların,insanların bünyelerine aldıkları protein ve vitaminler tek tipleşir. buda besin yetersizliğine sebep olur.
açık alanlarda da benzer durumlar yaşanır.
uzun boylu tohumla üreyen buğdaygiller, kısa boylu vejetatif üreyen kısa boylu bitkileri gölgeler ve artık meramızda sadece buğdaygiller bulunmaya başlar.
işte bu olumsuz durumun yaşanmasını istemiyorsak meralarımızı etkili ve planlı bir şekilde kullanmak zorundayız.
tabi bizim hayvancılıktan kaynaklı aşırı otlatma sorunundan ziyade, '' beton'' gibi daha öncelikli sorunlarımızda vardır.
''b'' bağımlısı bir arkadaşın da dediği gibi
''rib''
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
