dost iyi günde belli olur
sevdiği insanın başarısına, mutluluğuna onun gibi sevinebilenleri kastettiğim başlık.
ömrümce şiar edindiğim önerme.
kötü günde birinin yanında olmak çok kolaydır.
canı yanan ya da keyfi kaçan birinin yanında olmak zor olabilir mi?
olmaz ki.
oysa, keyfi yerinde olan birinin o keyfine paylaşmak asıl dostluktur.
hayatımın hiç bir döneminde acımı ortaya dökmedim, acımı paylaşma ihtiyacım olmadı.
her seferinde onu kendi kendime hallettim.
her düze çıkıp iyi bir şeyler başıma geldiğinde, insan ararım ben.
sevincimi haykırdığımda, hadi bunu kutlayalım diyen insan benim dostumdur.
ben havalarda uçarken benimle havalara uçan insan benim dostumdur.
havalara uçunca beni arayan benim dostumdur.
kötü gün dostu her yerde bulunur.
alkollü mekanlar kötü gün dostu ile dolu.
bana yüz gülderen insan lazım.
ben kendi kendime çok güzel ağlarım, kimseye ihtiyacım olmaz, ağlarken.
katılın ya da katılmayın ben de böyle bir modelim.
ömrümce şiar edindiğim önerme.
kötü günde birinin yanında olmak çok kolaydır.
canı yanan ya da keyfi kaçan birinin yanında olmak zor olabilir mi?
olmaz ki.
oysa, keyfi yerinde olan birinin o keyfine paylaşmak asıl dostluktur.
hayatımın hiç bir döneminde acımı ortaya dökmedim, acımı paylaşma ihtiyacım olmadı.
her seferinde onu kendi kendime hallettim.
her düze çıkıp iyi bir şeyler başıma geldiğinde, insan ararım ben.
sevincimi haykırdığımda, hadi bunu kutlayalım diyen insan benim dostumdur.
ben havalarda uçarken benimle havalara uçan insan benim dostumdur.
havalara uçunca beni arayan benim dostumdur.
kötü gün dostu her yerde bulunur.
alkollü mekanlar kötü gün dostu ile dolu.
bana yüz gülderen insan lazım.
ben kendi kendime çok güzel ağlarım, kimseye ihtiyacım olmaz, ağlarken.
katılın ya da katılmayın ben de böyle bir modelim.
devamını gör...
ikarus
yunan mitolojisinin en acıklı fakat felsefesi derin hikayelerinden biri birazdan anlatacaklarım.
girit kralı minos tahta geçince poseidon’a yalvarıp kendisine kraliyetinin sembolü olarak kar beyazı bir boğa göndermesini, bunu da tanrısına adayacağını söyler. istediği gibi bir boğa gelir fakat minos boğanın güzelliğine dayanamayıp kurban etmekten vazgeçer. bu hikayede gökten koç inmiyor ne yazık ki. tanrı poseidon, minos’un cüretkarlığına çok kızıp unutamayacağı bir ceza planlar. minos’un karısı pasiphaë’yi beyaz boğaya aşık eder. kraliçe pasiphaë, dönemin usta zanaatkarlarından daedalus efendiyi çağırtıp meramını anlatır, “bana tahtadan bir boğa yap ki beyaz boğayı kandırayım, benimle birlikte olabilsin” der. daedalus kraliçenin isteğini gerçekleştirir, boğayla kraliçenin bir çocuğu olur, fakat tövbestağfurullah ecinni gibi bir şey çıkar ortaya. insan desen insan değil, boğa desen boğa değil, “ee ad vericez ki lan buna” diye düşündüren bir şey çıkmıştır ortaya. şehrin zekilerinden biri çıkıp “beyler biz minoslu değil miyiz (minoan civilization)? burası minos şehri değil mi? e şehrin adını verelim gitsin, minoslu boğa diyelim, ne diyonuz?” diye sorar. ahali tabi alkış kıyamet, fikri çok beğenir, minos ve taurus kelimelerini harmanlayıp minotaur ismini üretirler.
bu sırada kraliçe pasiphaë yavrusunu besler, büyütür, fakat hayvan (?!) büyüdükçe insani duygulardan yoksun olduğunu görür. merhamet duygusu yoktur. öldürme güdüsü baskındır. garip de bir yaratık olduğu için neyle besleyeceklerini de bilemezler, açlıktan iyice gözü dönen minotaur insan öldürüp kendine ziyafet çekmeye başlar (otçul boğayı da insan yiyen canavara çevirmeleri ilginç bir detay olmuş). kral minos, karısı kraliçe için tahta boğayı yapan adamı çağırtır, “bu belayı başımıza sen açtın, sen temizleyeceksin. şu yaratığı hapsedebileceğimiz bir hapishane yap” der, peşine de “yıkıl karşımdan” diye ekler. daedalus ve oğlu ikarus bir labirent yapar, minotaur da bu labirentin merkezinde hapis tutulur der efsane. hatta derler ki, daedalus o kadar mükemmel bir labirent yapmış ki neredeyse kendisi bile içerde yolunu kaybedecekmiş.
tam “işler bitti, hadi biz ödemeyi alıp yolumuza gidelim sayın kralım” diyecekken minos “bi’ dakka durun bakalım. bu labirentin varlığından haberdar olan, girişini çıkışını bilen, dahası içinde kraliçenin bizzat kendi doğurduğu boğa adamın varlığını bilen sadece siz varsınız. bu bilgilerle sizi salamam. muhafızlar! kapatın bunları kuleye” der ve baba oğulu kuleye hapsettirir.
daedalus bakar ki kral minos’un ordusu gün geçtikçe daha da büyüyor, kral da daha sert davranmaya başlamış; “bize karadan kaçış yok” diyerek gözünü denize dikmiş. bakmış ki donanma da o biçim, ondan da vazgeçmiş. umudunu kaybetmek üzereyken kulenin tepesine gelip giden kuşları fark etmiş. kuşların tüylerini balmumuyla tahta bir iskelete tutturarak kanat yapan daedalus, bir çiftini oğluna verir diğer çifti kendi alır. uçmadan önce oğlunu sıkı sıkıya tembihler, “ey oğul” der. “sakın denize çok yakın uçma, kanatlarındaki tüyler ıslanır, boğulursun”. baba ya bu, nasihatlere devam eder. yine “ey oğul” der. “güneşe de çok yakın uçma, kanatların erir, çakılırsın”. ikarus tabi uçan ilk insan olacak, gencecik çocuk, heyecandan yerinde duramıyor. “he baba he” deyip babasıyla birlikte kulenin penceresinden bırakır kendini boşluğa.
piyuuuu… hezarfen uçmazdan yıllaaar yıllar önce ikarus uçmuş. o kadar uçmuş ki, sanki yıllardır uçuyormuş gibiymiş. kuşlarla yarışa tutuşmuş, bir yukarı bir aşağı dala çıka uçmaya başlamış. kendini özgürlüğün büyüsüne o kadar kaptırmış ki yükseldikçe yükselmiş. “bir fani bu kadar yükselerek bana nasıl saygısızlık edebilir” diyerek küplere binen güneş tanrısı helios, yakıvermiş ikarus’un kanatlarını. tüylerini bir arada tutan balmumu eriyince olanca hızıyla suya çakılmış, oracıkta boğularak can vermis ikarus. o günden sonra ikaria adasına ve çevreleyen denize ikarus’un ismini vermişler.
şimdi gelelim hikayenin ana fikrine. çok yüksekten uçmak (kendine çok güvenmek) ve çok alçaktan uçmak (fazla uysal olmak), ikisi de tehlikelidir. ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder. yüksekten, ya da düşmekten korkmanın yerine bugün konfor alanından çıkıp riskli bir girişimde bulunmayı da koyabiliriz (parayı dolara yatırmak gibi, borsaya girmek gibi, “ben bu işi başarırım ya ne var ki” gibi).
“limitlerimizin farkında olmak” sonucu da çıkartılabilir. ölçülü olmak, yerine göre davranmak falan gibi şeyler. mesela rains of castamere şarkısında der ki “and who are you, the proud lord said, that i must bow so low? (peki siz kimsiniz ki, dedi gururlu lord, ben önünde yerlere kadar eğileceğim?)”, bence anlatmak istediğimi çok güzel anlatıyor. saygıyı elden bırakmadan dişlerini gösteren lannister lordunun gözünden bu “kendini ezdirmemek ama çizgiyi de aşmamak” düsturunu ben görebiliyorum yani, umarım size de görünür. zorlarsak belki büyüklere, yaşlılara, tecrübelilere vs saygı, hürmet falan gibi sonuçlar da çıkarılabilir (ama hiç benim çıkartacağım sonuç değil heheh).
son olarak bahsetmezsem çarpılırım dediğim bir konu var. eskiden sakin diye bir grup vardı, bu konu üzerine bir şarkıları var.
ikarus’un (eğer başarsaydı) güneşe ulaşan ilk ölümlü olması üzerine bir şarkı. “birden susarsa bütün yenilgiler // tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya” der, sanki o istediğin hedefe ulaşınca geçmişteki bütün yenilgilerin kaybolacağını, hayatının ihtilalini gerçekleştireceğini, zincirlerini kıracağını söyler.
ya da ben çok fazla anlam yüklüyorum. bilemedim.
bruegel'in landscape with the fall of icarus isimli tablosunda mesela ikarus'un düştüğünü sağ altta görebilirsiniz.
ya da daha modern çalışmalarda şu şekilde de resmedildiği oluyormuş.
ya da böyle
girit kralı minos tahta geçince poseidon’a yalvarıp kendisine kraliyetinin sembolü olarak kar beyazı bir boğa göndermesini, bunu da tanrısına adayacağını söyler. istediği gibi bir boğa gelir fakat minos boğanın güzelliğine dayanamayıp kurban etmekten vazgeçer. bu hikayede gökten koç inmiyor ne yazık ki. tanrı poseidon, minos’un cüretkarlığına çok kızıp unutamayacağı bir ceza planlar. minos’un karısı pasiphaë’yi beyaz boğaya aşık eder. kraliçe pasiphaë, dönemin usta zanaatkarlarından daedalus efendiyi çağırtıp meramını anlatır, “bana tahtadan bir boğa yap ki beyaz boğayı kandırayım, benimle birlikte olabilsin” der. daedalus kraliçenin isteğini gerçekleştirir, boğayla kraliçenin bir çocuğu olur, fakat tövbestağfurullah ecinni gibi bir şey çıkar ortaya. insan desen insan değil, boğa desen boğa değil, “ee ad vericez ki lan buna” diye düşündüren bir şey çıkmıştır ortaya. şehrin zekilerinden biri çıkıp “beyler biz minoslu değil miyiz (minoan civilization)? burası minos şehri değil mi? e şehrin adını verelim gitsin, minoslu boğa diyelim, ne diyonuz?” diye sorar. ahali tabi alkış kıyamet, fikri çok beğenir, minos ve taurus kelimelerini harmanlayıp minotaur ismini üretirler.
bu sırada kraliçe pasiphaë yavrusunu besler, büyütür, fakat hayvan (?!) büyüdükçe insani duygulardan yoksun olduğunu görür. merhamet duygusu yoktur. öldürme güdüsü baskındır. garip de bir yaratık olduğu için neyle besleyeceklerini de bilemezler, açlıktan iyice gözü dönen minotaur insan öldürüp kendine ziyafet çekmeye başlar (otçul boğayı da insan yiyen canavara çevirmeleri ilginç bir detay olmuş). kral minos, karısı kraliçe için tahta boğayı yapan adamı çağırtır, “bu belayı başımıza sen açtın, sen temizleyeceksin. şu yaratığı hapsedebileceğimiz bir hapishane yap” der, peşine de “yıkıl karşımdan” diye ekler. daedalus ve oğlu ikarus bir labirent yapar, minotaur da bu labirentin merkezinde hapis tutulur der efsane. hatta derler ki, daedalus o kadar mükemmel bir labirent yapmış ki neredeyse kendisi bile içerde yolunu kaybedecekmiş.
tam “işler bitti, hadi biz ödemeyi alıp yolumuza gidelim sayın kralım” diyecekken minos “bi’ dakka durun bakalım. bu labirentin varlığından haberdar olan, girişini çıkışını bilen, dahası içinde kraliçenin bizzat kendi doğurduğu boğa adamın varlığını bilen sadece siz varsınız. bu bilgilerle sizi salamam. muhafızlar! kapatın bunları kuleye” der ve baba oğulu kuleye hapsettirir.
daedalus bakar ki kral minos’un ordusu gün geçtikçe daha da büyüyor, kral da daha sert davranmaya başlamış; “bize karadan kaçış yok” diyerek gözünü denize dikmiş. bakmış ki donanma da o biçim, ondan da vazgeçmiş. umudunu kaybetmek üzereyken kulenin tepesine gelip giden kuşları fark etmiş. kuşların tüylerini balmumuyla tahta bir iskelete tutturarak kanat yapan daedalus, bir çiftini oğluna verir diğer çifti kendi alır. uçmadan önce oğlunu sıkı sıkıya tembihler, “ey oğul” der. “sakın denize çok yakın uçma, kanatlarındaki tüyler ıslanır, boğulursun”. baba ya bu, nasihatlere devam eder. yine “ey oğul” der. “güneşe de çok yakın uçma, kanatların erir, çakılırsın”. ikarus tabi uçan ilk insan olacak, gencecik çocuk, heyecandan yerinde duramıyor. “he baba he” deyip babasıyla birlikte kulenin penceresinden bırakır kendini boşluğa.
piyuuuu… hezarfen uçmazdan yıllaaar yıllar önce ikarus uçmuş. o kadar uçmuş ki, sanki yıllardır uçuyormuş gibiymiş. kuşlarla yarışa tutuşmuş, bir yukarı bir aşağı dala çıka uçmaya başlamış. kendini özgürlüğün büyüsüne o kadar kaptırmış ki yükseldikçe yükselmiş. “bir fani bu kadar yükselerek bana nasıl saygısızlık edebilir” diyerek küplere binen güneş tanrısı helios, yakıvermiş ikarus’un kanatlarını. tüylerini bir arada tutan balmumu eriyince olanca hızıyla suya çakılmış, oracıkta boğularak can vermis ikarus. o günden sonra ikaria adasına ve çevreleyen denize ikarus’un ismini vermişler.
şimdi gelelim hikayenin ana fikrine. çok yüksekten uçmak (kendine çok güvenmek) ve çok alçaktan uçmak (fazla uysal olmak), ikisi de tehlikelidir. ikarus, korkularımızın (en azından bir kısmının) sezgisel olduğunu ve yeterli cesaretle üstesinden gelinebileceğini temsil eder. yüksekten, ya da düşmekten korkmanın yerine bugün konfor alanından çıkıp riskli bir girişimde bulunmayı da koyabiliriz (parayı dolara yatırmak gibi, borsaya girmek gibi, “ben bu işi başarırım ya ne var ki” gibi).
“limitlerimizin farkında olmak” sonucu da çıkartılabilir. ölçülü olmak, yerine göre davranmak falan gibi şeyler. mesela rains of castamere şarkısında der ki “and who are you, the proud lord said, that i must bow so low? (peki siz kimsiniz ki, dedi gururlu lord, ben önünde yerlere kadar eğileceğim?)”, bence anlatmak istediğimi çok güzel anlatıyor. saygıyı elden bırakmadan dişlerini gösteren lannister lordunun gözünden bu “kendini ezdirmemek ama çizgiyi de aşmamak” düsturunu ben görebiliyorum yani, umarım size de görünür. zorlarsak belki büyüklere, yaşlılara, tecrübelilere vs saygı, hürmet falan gibi sonuçlar da çıkarılabilir (ama hiç benim çıkartacağım sonuç değil heheh).
son olarak bahsetmezsem çarpılırım dediğim bir konu var. eskiden sakin diye bir grup vardı, bu konu üzerine bir şarkıları var.
ikarus’un (eğer başarsaydı) güneşe ulaşan ilk ölümlü olması üzerine bir şarkı. “birden susarsa bütün yenilgiler // tekil hayatlar da bir gün devrim yapar ya” der, sanki o istediğin hedefe ulaşınca geçmişteki bütün yenilgilerin kaybolacağını, hayatının ihtilalini gerçekleştireceğini, zincirlerini kıracağını söyler.
ya da ben çok fazla anlam yüklüyorum. bilemedim.
bruegel'in landscape with the fall of icarus isimli tablosunda mesela ikarus'un düştüğünü sağ altta görebilirsiniz.
ya da daha modern çalışmalarda şu şekilde de resmedildiği oluyormuş.
ya da böyle
devamını gör...
sokrates'in savunması
sokrates gerçekten yaşadı mı yaşamadı mı tartışmaları süredursun, yaşamış olsa da olmasa da muhteşem bir kitapla karşı karşıya olduğumuz gerçeği değişmiyor.
o dönemin kokusunu hissetmeniz açısından zevkle okunacak bir kitap. dili ağır değil ve anlaşılır. socrates’in akıl yürütmeleri ve zekası gerçekten inanılmaz. hayatını bilmeye, öğrenmeye adamış. öğrenmenin en önemli koşulu ise ‘hiçbir şey bilmediğini kabul etmek’.
en çok etkilendiğim bölüm ise son bölüm oldu. hücresinde öğrencileriyle son sohbeti. zehri içtikten , zehir etkisi geçene kadar olan, hayatının son dakikalarında dahi öğrenmeye ve öğretmeye açlığı. öncelikle öğrencilerine ‘bu böyledir’ demiyor; tüm karşıt görüşleri dinliyor ( ki karşıt görüşleri duymayı gerçekten seviyor) , akıl yürütmeyle doğru yolu bulmaya çalışıyor. yani aslında o ‘öğretmeyi’ değil, ‘düşündürtmeyi’ amaçlıyor.
yine kitabın son bölümünde geçen, ‘tüm insanlar doğmadan önce her şeyi bilir, doğduktan sonra hatırlar’ teorisi de hayli ilgi çekici.
eski bir kitap diye korkmayın; çok rahatlıkla ve zevkle okuyacaksınız. ama arada gözlerinizi kapatın ve o dönemi hayal edin. anlayacaksınız ki bizden çok daha ilerilermiş.
o dönemin kokusunu hissetmeniz açısından zevkle okunacak bir kitap. dili ağır değil ve anlaşılır. socrates’in akıl yürütmeleri ve zekası gerçekten inanılmaz. hayatını bilmeye, öğrenmeye adamış. öğrenmenin en önemli koşulu ise ‘hiçbir şey bilmediğini kabul etmek’.
en çok etkilendiğim bölüm ise son bölüm oldu. hücresinde öğrencileriyle son sohbeti. zehri içtikten , zehir etkisi geçene kadar olan, hayatının son dakikalarında dahi öğrenmeye ve öğretmeye açlığı. öncelikle öğrencilerine ‘bu böyledir’ demiyor; tüm karşıt görüşleri dinliyor ( ki karşıt görüşleri duymayı gerçekten seviyor) , akıl yürütmeyle doğru yolu bulmaya çalışıyor. yani aslında o ‘öğretmeyi’ değil, ‘düşündürtmeyi’ amaçlıyor.
yine kitabın son bölümünde geçen, ‘tüm insanlar doğmadan önce her şeyi bilir, doğduktan sonra hatırlar’ teorisi de hayli ilgi çekici.
eski bir kitap diye korkmayın; çok rahatlıkla ve zevkle okuyacaksınız. ama arada gözlerinizi kapatın ve o dönemi hayal edin. anlayacaksınız ki bizden çok daha ilerilermiş.
devamını gör...
herr mannelig
2009 yılında (bkz: v for vendetta) sayesinde tanıştığım şarkı.
ayrıca (bkz: haggard)'dan dinleyince daha hoştur bana göre...
(bkz: orijinalinden daha iyi olan coverlar)
ayrıca (bkz: haggard)'dan dinleyince daha hoştur bana göre...
(bkz: orijinalinden daha iyi olan coverlar)
devamını gör...
çocukken inanılmaz kıymetli olan şeyler
bayram harçlıklarıyla alınan abur cubur. özellikle magnum dondurma.
devamını gör...
tam kapanma günlükleri
2. gün
dün ilk günü terapiyle heba ettim sayılır sevgili günnük. sabah kalkıp terapide neler konuşacağımı tasarladım. bu tasarı sırasında bir hafta önceki seansta ne kadar neşeli, heyecanlı ve bir o kadar da kafası karışık olduğumu hatırladım. şimdi bakınca çok uzak ve yabancı görünüyor geçen haftaki dışınızdaki irlandalı. neşesiz, sıkkın, öfkeli, kırgın....
neyse bu günse dünden çok çok farklı.
yapboz*, iki film, bir luther bölümü, banyo, maske yıkama, tuvalet temizleme, tığ örgü pratiği, 2 litre su içme vb çok zengin maddeler içeren bir yapılacaklar listem var. günlüğe yazıp sonra bunları tiklemek çok eğlenceli oluyor, günü boş geçirmemiş gibi hissetmek ve karantinada kafayı yememek adına efektif bir yöntem. geçen yıl tecrübe ettim, biliyorum, işe yarıyor sözlük.
banyodan çıktığımda miko'nun attığı mesajı gördüm. kapanma sürecinde şayet ikrah gelirse -ki gelecek!- kap poşetini makarna koy bana gel demiş. çok mantıklı geldi. bir saatlik yürüyüş mesafesindeki arkadaşıma kahve ziyaretine gidebilirim. tütün, anahtar, telefon, head on kulaklık, defter, kalem, gözlük...vb nevaleyiyse market torbasının içindeki makarnanın yanına bir siyah poşet içinde istifleyebilirim. çevirmeye denk gelirsem siyah poşeti soran memuru
"ped var amirim açma utanırsın" diye savuşturmayı deneyeceğim. bakalım denediğimde işe yararsa buraları editlerim hep.
neyse ben şimdi ikinci bir agnes varda filmi açıp afiyetle cips kemirip vazoyla gin rickeymi yudumlamak istiyorum sözlük. çünkü alkol satışı yasağı yok, bu gün içip bitirip yarın çıkıp tekel'den yenisini alabilirim.*
dün ilk günü terapiyle heba ettim sayılır sevgili günnük. sabah kalkıp terapide neler konuşacağımı tasarladım. bu tasarı sırasında bir hafta önceki seansta ne kadar neşeli, heyecanlı ve bir o kadar da kafası karışık olduğumu hatırladım. şimdi bakınca çok uzak ve yabancı görünüyor geçen haftaki dışınızdaki irlandalı. neşesiz, sıkkın, öfkeli, kırgın....
neyse bu günse dünden çok çok farklı.
yapboz*, iki film, bir luther bölümü, banyo, maske yıkama, tuvalet temizleme, tığ örgü pratiği, 2 litre su içme vb çok zengin maddeler içeren bir yapılacaklar listem var. günlüğe yazıp sonra bunları tiklemek çok eğlenceli oluyor, günü boş geçirmemiş gibi hissetmek ve karantinada kafayı yememek adına efektif bir yöntem. geçen yıl tecrübe ettim, biliyorum, işe yarıyor sözlük.
banyodan çıktığımda miko'nun attığı mesajı gördüm. kapanma sürecinde şayet ikrah gelirse -ki gelecek!- kap poşetini makarna koy bana gel demiş. çok mantıklı geldi. bir saatlik yürüyüş mesafesindeki arkadaşıma kahve ziyaretine gidebilirim. tütün, anahtar, telefon, head on kulaklık, defter, kalem, gözlük...vb nevaleyiyse market torbasının içindeki makarnanın yanına bir siyah poşet içinde istifleyebilirim. çevirmeye denk gelirsem siyah poşeti soran memuru
"ped var amirim açma utanırsın" diye savuşturmayı deneyeceğim. bakalım denediğimde işe yararsa buraları editlerim hep.
neyse ben şimdi ikinci bir agnes varda filmi açıp afiyetle cips kemirip vazoyla gin rickeymi yudumlamak istiyorum sözlük. çünkü alkol satışı yasağı yok, bu gün içip bitirip yarın çıkıp tekel'den yenisini alabilirim.*
devamını gör...
tayyip erdoğan'ın biz size aşığız açıklaması
ay lütfen sen aşık olma ne olur dedirten açıklamadır. aşık olduğunuz milletin 20 yıl şeyine koydunuz daha da koymaya devam ediyorsunuz…
herkes mi öldürür sevdiğini arkadaş? *
herkes mi öldürür sevdiğini arkadaş? *
devamını gör...
eşinden bahsederken hanım veya bey diyenler
dedem ve anneannem.
biri fatma hanım der diğeri alaettin usta. benim de hoşuma gidiyor birbirlerine böyle hitap etmeleri. çok tatlılar.*
biri fatma hanım der diğeri alaettin usta. benim de hoşuma gidiyor birbirlerine böyle hitap etmeleri. çok tatlılar.*
devamını gör...
boşluk hissi
birden gelen, istesek bile kurtulamadığımız bunaltıcı histir.
devamını gör...
bir kadının sözlük yazarı olma nedeni
bunun neden “sorunsal” olarak ifade edildiğini anlamadığım saçmalık. yazmayı ve okumayı seviyorum. story de atıyorum, enrty de giriyorum. ikisini de halledebiliyor olmak mı sorun? sözlük buram buram çorap mı koksun ayrıca?
devamını gör...
sevilen kitabın en vurucu cümlesi
devamını gör...
sahibinin sesiyle okunan cümleler
yayayekokocamboyayayeeeee
devamını gör...
türkiye'de tartışma kültürü
lafı kesilmeden iki kişinin bir konuyu enine boyuna tartışmasının mümkün olmadığı bir ülkede olmadığını düşündüğüm konudur. hayatım boyunca sadece bir kişi konuşurken lafımı kesmedi, o da amerikalıydı.
devamını gör...
ailenin en küçük çocuğu
en büyük çocuk olmaktan iyidir. birinin "evin büyüğü olacağıma köpeği olsaydım" dediğini duymuştum.
devamını gör...
konstantinopolis kuşatmaları
istanbul'u fethetmek uğrunda arap ve bizanslar arasında gerçekleşmiş savaşlar, kuşatmalardır. bu konuyla ilgili tam olarak 1 ay önce (3 mart) yazıp da göndermemiş olduğum tanım;
"nasıl yüce bir şehirde yaşıyoruz ki, bu şehir, kaç defa fethedilmeye çalışılmış. fatih sultan mehmet'in 53 günde yaptığını, kendisinden 800 yıl önce yapabilmek için toplam 6 yıl uğraşmışlar. evet bu rakam az gözükebilir ama 53 gün ile 6 yıl ve biz burdan sultan mehmet'in nasıl büyük bir fatih olduğunu anlayabiliriz.
arapların gerçekleştirdiği konstantinopolis kuşatmaları, 3 kez olmuştur. ve bu kuşatmaların gerçekleşme amacı, belki, hz. peygamber'in istanbul mutlaka fethedilecektir hadisi sebebiyledir. kim bilir, belki fatih sultan mehmet de, bu hadis sebebiyle istanbul'u fethetmek istemiştir.
zaten istanbul, günümüzün en değerli şehirlerinden biri. çünkü 2500+ yıldır birçok kez fethedilmeye çalışılmıştır. ilk kez m.ö. 500-lerde, ahamenişler fethetmeye çalışmış. ve başarılı olmuşlardır. istanbul yıllarca bizans yönetimi altında kalmıştır. ve türkler bu şehri alarak adeta bir devri kapatmıştır.
benim dediğim konstantinopolis kuşatmalarından kasıt, m.s. 600 ve 700-lü yıllarda döneminin süper güçleri araplar ve bizanslar arasında gerçekleşen savaşlardır. burdaki araplar, emevîlerdir. aslına bakarsanız, araplar, o dönem birçok kez bizansları yenmişler. fakat işin garip olanı, istanbul'u 3 kez kuşatmalarına rağmen bir türlü başarıyı elde edememişlerdir. o 3 kuşatma özetle şunlardır;
1. 668-669 yılı istanbul kuşatması
bu, müslümanların ilk istanbul kuşatmasıdır. 668 yılında başlar ve 669 yılında biter. dönemin halifesi muaviye'dir. ortaya çıkan bir salgın hastalığı sebebiyle çok büyük kayıplar verilir. türkiye'de eyüp sultan olarak bilinen, hz. muhammed'in bayraktarı ve sahabi olan hz. ebu eyyub el-ensari de, yaşının ilerlemiş olmasına rağmen bu kuşatmaya katılmış ve şehid olmuştur.
kuşatma için büyük hazırlıklar yapılır. kuşatmanın öncesinde, hz. fedâle bin ubeyd kumandasında ordu, 668 yılında, kışı kadıköy yani o zamanlar bilinen adıyla kalkedon'da geçirir. diğer yıl yani 669 yılında muaviye'nin oğlu yezid kumandayı alır ve istanbul'un önlerine doğru gelir ve sonbahar zamanı kuşatmayı başlatır. ordu, süfyan bin avf tarafından da desteklenir. fakat kış olunca, yemek kıtlığı ve salgın hastalıklar gibi problemler ortaya çıkar, büyük kayıplar verilir ve bu nedenle de kuşatma kaldırılır.
2. 674-678 yılı istanbul kuşatması
muaviye, bizans imparatorluğunun ortadan kalkmasını istiyordu. ve olaylar olaylar..geldik 674 yılına ve istanbul kuşatması başladı. ve kuşatma denizden yapıldı. şehrin marmara denizi surları da iyice sertleştirilmişti. bu duvarlara karşı da araplar pek bir şey yapamadı. şehir de, boğaz boyunca abluka altına alındı. kış gelince de araplar, kyzikos'a çekildiler. burda donanmalar tamir edildi ve güçlendirildi. yeni askerler ve malzemeler geldi. 675 yılında şehir yine abluka altına alındı, yine kuşatma..ve yine başarı kazanılamadı. ve yine kyzikos'a çekildiler.
hristiyan bir mimar, rum ateşi denen bir silah icat etti ve bu silah ilk kez 677 yılında bizans tarafından kullanıldı. 678 yılında da rum ateşi sayesinde emeviler mağlup edildi. 678 yılında kuşatma kaldırılınca, emeviler akdeniz'e çekildi. ve beklenmedik bir fırtına koptu ve büyük zararlar gördüler. kaynaklarda, emevilerin bu savaşta 150bin kayıp verdiği geçer.
3. 717-718 istanbul kuşatması
bu sefer kuşatma hem karadan, hem de denizden yapıldı. kara kuvvetleri, mesleme bin abdülmelik'in komutası altındaydı. deniz araçlarını, rum ateşi tahrip etti. diğer deniz araçları da fırtınada battı.
717-718 yıllarında geçen kış, inanılmaz derecede soğuk ve şiddetli olmuştur. araplar böylesi bir kışın gelişi yüzünden, açlık yaşadılar ve bu açlıklar sebebiyle kayıplar yaşandı. kıtlık birçok probleme yol açmıştı. araplar yüzlerce kayıp verdi ve bu kadar cesedi marmara denizine atmakta güçlük çekiyordular. bu kuşatmada, bulgar imparatorluğu da, bizans imparatorluğuna yardım ediyordu.
sonuç olarak bizanslar ve bulgarlar zafer kazandı ve araplar ile bizanslar arasındaki savaşlar azaldı. araplar, 130bin ilâ 170bin arası kayıp verdi. savaş sonucu sadece 5 arap gemisi sağlam kalabildi.
araplar, istanbul'u ne zaman kuşatsa, görüyoruz ki hep bir kıtlık, şiddetli soğuk, salgın ve fırtınalarla karşı karşıya kaldılar. bu da ilginç bir durumdur."
"nasıl yüce bir şehirde yaşıyoruz ki, bu şehir, kaç defa fethedilmeye çalışılmış. fatih sultan mehmet'in 53 günde yaptığını, kendisinden 800 yıl önce yapabilmek için toplam 6 yıl uğraşmışlar. evet bu rakam az gözükebilir ama 53 gün ile 6 yıl ve biz burdan sultan mehmet'in nasıl büyük bir fatih olduğunu anlayabiliriz.
arapların gerçekleştirdiği konstantinopolis kuşatmaları, 3 kez olmuştur. ve bu kuşatmaların gerçekleşme amacı, belki, hz. peygamber'in istanbul mutlaka fethedilecektir hadisi sebebiyledir. kim bilir, belki fatih sultan mehmet de, bu hadis sebebiyle istanbul'u fethetmek istemiştir.
zaten istanbul, günümüzün en değerli şehirlerinden biri. çünkü 2500+ yıldır birçok kez fethedilmeye çalışılmıştır. ilk kez m.ö. 500-lerde, ahamenişler fethetmeye çalışmış. ve başarılı olmuşlardır. istanbul yıllarca bizans yönetimi altında kalmıştır. ve türkler bu şehri alarak adeta bir devri kapatmıştır.
benim dediğim konstantinopolis kuşatmalarından kasıt, m.s. 600 ve 700-lü yıllarda döneminin süper güçleri araplar ve bizanslar arasında gerçekleşen savaşlardır. burdaki araplar, emevîlerdir. aslına bakarsanız, araplar, o dönem birçok kez bizansları yenmişler. fakat işin garip olanı, istanbul'u 3 kez kuşatmalarına rağmen bir türlü başarıyı elde edememişlerdir. o 3 kuşatma özetle şunlardır;
1. 668-669 yılı istanbul kuşatması
bu, müslümanların ilk istanbul kuşatmasıdır. 668 yılında başlar ve 669 yılında biter. dönemin halifesi muaviye'dir. ortaya çıkan bir salgın hastalığı sebebiyle çok büyük kayıplar verilir. türkiye'de eyüp sultan olarak bilinen, hz. muhammed'in bayraktarı ve sahabi olan hz. ebu eyyub el-ensari de, yaşının ilerlemiş olmasına rağmen bu kuşatmaya katılmış ve şehid olmuştur.
kuşatma için büyük hazırlıklar yapılır. kuşatmanın öncesinde, hz. fedâle bin ubeyd kumandasında ordu, 668 yılında, kışı kadıköy yani o zamanlar bilinen adıyla kalkedon'da geçirir. diğer yıl yani 669 yılında muaviye'nin oğlu yezid kumandayı alır ve istanbul'un önlerine doğru gelir ve sonbahar zamanı kuşatmayı başlatır. ordu, süfyan bin avf tarafından da desteklenir. fakat kış olunca, yemek kıtlığı ve salgın hastalıklar gibi problemler ortaya çıkar, büyük kayıplar verilir ve bu nedenle de kuşatma kaldırılır.
2. 674-678 yılı istanbul kuşatması
muaviye, bizans imparatorluğunun ortadan kalkmasını istiyordu. ve olaylar olaylar..geldik 674 yılına ve istanbul kuşatması başladı. ve kuşatma denizden yapıldı. şehrin marmara denizi surları da iyice sertleştirilmişti. bu duvarlara karşı da araplar pek bir şey yapamadı. şehir de, boğaz boyunca abluka altına alındı. kış gelince de araplar, kyzikos'a çekildiler. burda donanmalar tamir edildi ve güçlendirildi. yeni askerler ve malzemeler geldi. 675 yılında şehir yine abluka altına alındı, yine kuşatma..ve yine başarı kazanılamadı. ve yine kyzikos'a çekildiler.
hristiyan bir mimar, rum ateşi denen bir silah icat etti ve bu silah ilk kez 677 yılında bizans tarafından kullanıldı. 678 yılında da rum ateşi sayesinde emeviler mağlup edildi. 678 yılında kuşatma kaldırılınca, emeviler akdeniz'e çekildi. ve beklenmedik bir fırtına koptu ve büyük zararlar gördüler. kaynaklarda, emevilerin bu savaşta 150bin kayıp verdiği geçer.
3. 717-718 istanbul kuşatması
bu sefer kuşatma hem karadan, hem de denizden yapıldı. kara kuvvetleri, mesleme bin abdülmelik'in komutası altındaydı. deniz araçlarını, rum ateşi tahrip etti. diğer deniz araçları da fırtınada battı.
717-718 yıllarında geçen kış, inanılmaz derecede soğuk ve şiddetli olmuştur. araplar böylesi bir kışın gelişi yüzünden, açlık yaşadılar ve bu açlıklar sebebiyle kayıplar yaşandı. kıtlık birçok probleme yol açmıştı. araplar yüzlerce kayıp verdi ve bu kadar cesedi marmara denizine atmakta güçlük çekiyordular. bu kuşatmada, bulgar imparatorluğu da, bizans imparatorluğuna yardım ediyordu.
sonuç olarak bizanslar ve bulgarlar zafer kazandı ve araplar ile bizanslar arasındaki savaşlar azaldı. araplar, 130bin ilâ 170bin arası kayıp verdi. savaş sonucu sadece 5 arap gemisi sağlam kalabildi.
araplar, istanbul'u ne zaman kuşatsa, görüyoruz ki hep bir kıtlık, şiddetli soğuk, salgın ve fırtınalarla karşı karşıya kaldılar. bu da ilginç bir durumdur."
devamını gör...
normal sözlük beğeni şeması
valla ben hanım anama küfretse de beğeniyorum, geri kalanı kafama göre?
yani ; eş durumundan beğeni ya da kılıbık beğeni diyebilirim. jdkdkdl
yani ; eş durumundan beğeni ya da kılıbık beğeni diyebilirim. jdkdkdl
devamını gör...
hüseyin nihal atsız
"o gece felekten bir gece çaldım,
ömrümde son defa bahtiyar oldum;
ölürken yaşadım, yaşarken öldüm
ve.. sustum, sükutu besteler gibi."
ömrümde son defa bahtiyar oldum;
ölürken yaşadım, yaşarken öldüm
ve.. sustum, sükutu besteler gibi."
devamını gör...
kedi mamalarına aralıksız zam gelmesi
geçen sene kedi mamalarına %45, geçen ay da %15 zam geldi. doların artışı ile bu zam sağanağı daha da devam edecektir.
evde iki kedisi olana bu zamlar (göreceli olarak) o kadar koymaz ama sokaktaki yavrucaklara bakanların sırtındaki yük taşınır gibi degil.
normal insan gıdalarından kdv %8 iken, kedi-köpek mamasından %18 ötv alınıyor.
sokakta taşlarda yatan, araba kaportalarında ısınmaya çalışan bir canlının karnının doymasının nesi lüks olabilir? bunu benim aklım almıyor.
edit: evde kedi besleyenler için de elbette zordur. benim derdim gelen zamlar. benim gibi 80-90 kedi 10 köpek besleyenler emin olun daha zor durumda. diyeceksiniz şimdi "size zorla mi besletiyorlar?" haklısınız lakin olaylar öyle gelişmiyor. 8 yıl önce 2 kedi 1 köpekle başladım. zamanla baska kediler geldi doğdu çoğaldı.* yan sokaklara da başladım vermeye. rahip olayı olduğu zaman, bir anda mama fiyatlari iki katına fırladı. geçen seneye kadar da idare ediyordum. lakin bu sene gelen ve gelecek zamları düşünüp tedirgin oldum.
4 yıldır ayağıma yeni ayakkabı almadım. babam fabrikatör olsa yağmurluğumu giyer elimde mama torbaları,peşimde kedi ve köpeklerle ufka doğru umarsızca mama dağıta dağıta giderdim.*
evde iki kedisi olana bu zamlar (göreceli olarak) o kadar koymaz ama sokaktaki yavrucaklara bakanların sırtındaki yük taşınır gibi degil.
normal insan gıdalarından kdv %8 iken, kedi-köpek mamasından %18 ötv alınıyor.
sokakta taşlarda yatan, araba kaportalarında ısınmaya çalışan bir canlının karnının doymasının nesi lüks olabilir? bunu benim aklım almıyor.
edit: evde kedi besleyenler için de elbette zordur. benim derdim gelen zamlar. benim gibi 80-90 kedi 10 köpek besleyenler emin olun daha zor durumda. diyeceksiniz şimdi "size zorla mi besletiyorlar?" haklısınız lakin olaylar öyle gelişmiyor. 8 yıl önce 2 kedi 1 köpekle başladım. zamanla baska kediler geldi doğdu çoğaldı.* yan sokaklara da başladım vermeye. rahip olayı olduğu zaman, bir anda mama fiyatlari iki katına fırladı. geçen seneye kadar da idare ediyordum. lakin bu sene gelen ve gelecek zamları düşünüp tedirgin oldum.
4 yıldır ayağıma yeni ayakkabı almadım. babam fabrikatör olsa yağmurluğumu giyer elimde mama torbaları,peşimde kedi ve köpeklerle ufka doğru umarsızca mama dağıta dağıta giderdim.*
devamını gör...
in vino veritas
“ şarapta gerçek vardır” anlamına gelen latince bir sözdür.
anlamına şöyle üsten bir göz atıldığında sanki şarap içenlerin erdiği ve hakikate ulaştığı gibi bir anlam çıkartılabilir. belki de öyledir. ömer hayyam’ın rubailerinde onlarca kez görürüz şaraba övgüyü. ki ömer hayyam hakikate en çok yaklaşan insanlardan biri olabilir bu dünya üzerinde yaşamış olanlardan.
elbette ki kana karışan alkolle birlikte insanların -en azından bazıları- bir ileri görüşlülük, berrak bir zihin elde edebilirler ama ben şarapçı düşünür fikrinin modernize edilmiş haline pek de sıcak bakmıyorum.
zamanında içip içip dünyayı kurtardığımız zamanları hala hatırlarım. sabah baş ağrısı ve ağızda metalik bir tatla uyanınca bir önceki gece devrim yapan che guevaraların tümü dümdüz olurdu.
alkol konusunda kendi sınırını belirleyemeyen insanlarla aynı ortamda bulunmaktan hiç hoşlanmam. içtikçe platon’un mağarasından çıkmış gibi her şeyden mana çıkarmaya çalışan insanlara ifrit olurum. alkol size bir şeyler anlatma cesareti verebilir ama bilgi birikiminizi artırmaz. alkol yardımıyla anlatacaklarınız ayıkken bildikleriniz kadardır.
şarapta gerçek vardır sözü aslında şarap içenin alkolün etkisi ile gerçekleri söyleyeceğine işaret eder. yani şarabın etkisi altındayken zaten zihnimizde varolan ve söylemekten imtina ettiğimiz şeyleri anlatma cesareti buluruz. üniversite yıllarında konuşma sınavlarına içerek giderdim ve üniversite hayatım boyunca bütün konuşma sınavlarını aa ile geçtim. ve her zaman doğruyu söyledim.
bence bu sözü türkçe olarak en güzel şöyle karşılayabiliriz:
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır.
anlamına şöyle üsten bir göz atıldığında sanki şarap içenlerin erdiği ve hakikate ulaştığı gibi bir anlam çıkartılabilir. belki de öyledir. ömer hayyam’ın rubailerinde onlarca kez görürüz şaraba övgüyü. ki ömer hayyam hakikate en çok yaklaşan insanlardan biri olabilir bu dünya üzerinde yaşamış olanlardan.
elbette ki kana karışan alkolle birlikte insanların -en azından bazıları- bir ileri görüşlülük, berrak bir zihin elde edebilirler ama ben şarapçı düşünür fikrinin modernize edilmiş haline pek de sıcak bakmıyorum.
zamanında içip içip dünyayı kurtardığımız zamanları hala hatırlarım. sabah baş ağrısı ve ağızda metalik bir tatla uyanınca bir önceki gece devrim yapan che guevaraların tümü dümdüz olurdu.
alkol konusunda kendi sınırını belirleyemeyen insanlarla aynı ortamda bulunmaktan hiç hoşlanmam. içtikçe platon’un mağarasından çıkmış gibi her şeyden mana çıkarmaya çalışan insanlara ifrit olurum. alkol size bir şeyler anlatma cesareti verebilir ama bilgi birikiminizi artırmaz. alkol yardımıyla anlatacaklarınız ayıkken bildikleriniz kadardır.
şarapta gerçek vardır sözü aslında şarap içenin alkolün etkisi ile gerçekleri söyleyeceğine işaret eder. yani şarabın etkisi altındayken zaten zihnimizde varolan ve söylemekten imtina ettiğimiz şeyleri anlatma cesareti buluruz. üniversite yıllarında konuşma sınavlarına içerek giderdim ve üniversite hayatım boyunca bütün konuşma sınavlarını aa ile geçtim. ve her zaman doğruyu söyledim.
bence bu sözü türkçe olarak en güzel şöyle karşılayabiliriz:
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır.
devamını gör...
