yabancı dizi izledikten sonra, bölümdeki en beğendiğim repliği aksanlı bir şekilde söylemeye çalıştığım zamanlar oldu.

mesela çok fazla dizi izlediğim bir günde, salonda otururken "get out!" diye bağırmıştım. nasıl etkilendiysem.
devamını gör...

büyük yazar cengiz aytmatov'un ustalık döneminde kaleme aldığı eseri.

bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi... bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği sarı özek uzar giderdi. coğrafyada uzaklıklar nasıl greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi...
devamını gör...

87 yapımı distopik polis filmi. seversiniz sevmezsiniz ama herhalde dünyada en çok izlenen polis filmi budur, bunu inkar edemezsiniz. paul verhoeven tarafından önce reddedildiği bilinen bir senaryonun kendisi tarafından çekilmiş olması sanıyorum sinema dünyasının başına gelen güzel şeylerden biri olarak anılabilir. döneminin çok ötesinde aksiyon sahneleriyle hatırladığımız kült bir film.
devamını gör...

çoğumuzun ancak rüyasında görebileceği bahçeli, havuzlu, bir tarafı orman, bir tarafı göl yada deniz manzaralı, 4, 5 odalı, 3, 4 banyolu kocaman evi geziyor jack ile jessica yada john ile jennifer...
herşey güzel giderken banyoyu gören jessica diyorki "aaa hayııır bu evi alamayız, banyoda sadece bir lavabo var, kocamla aynı lavaboyu paylaşamam, çift lavabo olsaydı şahane olurdu."
sayesinde dünyanın öbür tarafında ne dertler olduğunu öğrendiğimiz tv kanalı.
devamını gör...

yönetmen richard linklater de bu durumun farkında varmış olmalı ki before sunset başta olmak üzere before trilogy'deki sahneleri bu yöntemle çekerek, serinin saatlik filmlerini hafızalarda 15 dakikalık tatlı sohbetler şeklinde hatırlamamıza imkan tanımıştır, iyi de yapmıştır.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

günaydın sözlük.
mis gibi bir gün diliyorum kendime ve size.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

almanya leipzig'de 1879 yılında ilk psikoloji laboratuvarını kurarak deneysel psikolojinin adımlarını atmıştır. zihnin yapısını incelemeye alan yapısalcılık ekolünün kurucusu sayılır. almanya'da leipzig üniversitesi'nde kurulan bu laboratuvar sayesinde insan davranışlarının sebepleri bilimsel ortamda araştırmaya tabi tutulmuştur. wundt özellikle "kby" olarak bilinen "konfüzyonel beden algısı" isimli konuda yaptığı çalışmaları ile kendisinden söz ettirmiştir. şu an bu çalışmaların psikolojik alanda geçerliliği bulunmamaktadır.

kaynak.
devamını gör...

annem.
fiyatı kuşa çevirir. ben de öyle seyrederim.
bense hiç beceremem.
ne zaman denesem aynı şey.
yılıyorum.
bir süre denemiyorum.
sonra belki bu sefer olur diyorum deniyorum gene olmuyor.
ya çok asil bir ruhum var para ile işim yok
ya da çok enayiyim hemen belli oluyor.
devamını gör...

kırıldım
keşke sinirlenseydim sana
o zaman yumşardım
kırılınca ne olur bilir misin?
bardağı kır, vazoyu kır
bir de onlara kırdığın şekliyle su içmeye çalış ya da çiçek koy yeniden
içilir mi su kırık bardaktan
içme sen
ağzın yaralanır
koyma çiçekleri zaten öleceklerdi
daha hızlı ölecekler
şimdi onlardan özür dile bakalım
diledin mi? diledin.
bardaktan eskisi gibi su içtin mi?
vazoda çiçekler nasıl daha mı iyiler?
neden kırdın? bir hiddetle kırdın.
hiddetten ne kaldı geriye düşün?
baktın bardak kırıldı, özür diledin
bardak kırıldı bir kere
vazo kırıldı
artık onların parçaları elinde
yeni eserin, kırık parçalar...
kıyamıyorsun çöpe atmaya
ama bir gün kıyıp atacaksın
kırarak buna hazırladın zaten
amann dersin bir gün
yenisini alırım
atarsın, kırarsın
sonra bakmışsın yenisi de güzel ama eskiler aklında.
yanında yeniler, aklında eskiler...
üzülürsün ve her şey gibi o da geçer.
devamını gör...

şiir gibi bölümdür. en sevdiğim (bkz: love death robots) bölümüdür. bilim kurguyla felsefenin birlikteliğinin zaten hastasıyız ancak meramını bu kadar kısa ve öz anlatabilmesi zima mavisini bir adım öne çıkarıyor.

zima mavisi hepimiziz. hikayenin sonunda kendimizi nerede bulursak bulalım, nerede ne zaman nasıl olursak olalım, kendimizi nasıl tanımlarsak tanımlayalım bize çok önceden kazınmış 'öz' oralarda bir yerde. ve ondan ne kadar uzaklaşırsak huzursuzluğumuz o kadar artıyor. ondan kopamıyor, ayrılmıyoruz. zaten şimdiye kadar bizden başka da kopmaya çalışan olmamıştı. özden kopuş bir modern dünya problemidir. bizi izleyebilen insan sayısı artınca bir şeyler gösterme isteğimiz, gösterme isteğimiz artınca sahteliğimiz arttı. çünkü 'beğenilmek' zorundaydık, takdir ve kabul görmeliydik. zima mavisi modern bir martin eden, başarıyı yakalayıp merdivenleri tırmandıkça kendinden uzaklaşan ama bunu aslında hiç istemeyen ve zaten beceremeyen. martin eden'den daha dengeli bir kişilik olduğu için özüne dönmeyi seçti, ancak martin eden gibi çoğu insan için de bu çatışmanın sonu parçalanmadır. biz, modern zamanın kayıp insanları, özümüzden uzaklaştıkça derinleşen bir melankoliye ve ölüme doğru sürükleniyoruz. aslımıza dönmek ise tek çıkış yolumuz.
devamını gör...

dikkat dikkat! bu bir nickaltı yalakalığıdır* bu gece @bengaripsengüzeldünyaumutlu 'nun sunduğu güzide programda karşı kıyının güzel şarkısını bana da armağan eden güzel kalpli insan. hep beraber güzeliz. teşekkür ederim.
devamını gör...

neden hep böyle gitmelerin...
senin de ruhun benim gibi sürekli kaçmak mı istiyor her şeyden...
devamını gör...

dizi, 24 bölüm olup bir bölümün ortalama süresi 74 dakikadır. netflix’de yayınlanmaktadır.

1871 yılında abd’nin joseon’a (şimdiki adıyla güney kore) yaptığı bir sefer sırasında kore'de bir kölenin çocuğu olan eugene choi amerika’ya kaçar. ilerleyen yıllarda japonya imparatorluğunun kore’yi kolonileştirmek istemesi üzerine amerika, kore’ye asker gönderir. eugene choi, yıllar sonra amerikalı bir subay olarak kore’ye geri döner.

go ae-shin, koreli bir soylunun torunudur. kore’yi müdafaa eden bir sivil birliğin parçasıdır.

goo dong-mae, insanların karşısında durmaktan çekindiği bir samuraydır. kendi birliği vardır.

kim hui-seong, kore'nin o dönem imparatordan sonra en zengin ailesinin veliahtıdır. go ae-shin’nin nişanlısıdır*.

dizi, bu 4 ana karakterin çevresinde gerçekleşir.

diziyle alakalı spoiler içermeyen görüşüm aşağıdadır.

şimdiye kadar yorumladığım hiçbir dizi de puanlamamı önden yapmadım, bu ilk olsun. diziye puanım 10/10.

izlediğim en iyi kore dizisidir. gariptir bu diziyi yayınladığı dönem* netflix’de sürekli görmeme rağmen konusunu düzgün okumadığımdan zaman yolculuğu yapan bir askerin joseon’da yaşadıkları gibi bir konusu olduğunu düşünüyordum. eugene choi’nin netflix’deki o görkemli havası bana bunu anımsatmıştı ama ciddi bir dizi olduğunun da farkındaydım. öncelikle ilk sandığım şey külliyen yanlıştı fakat tutturduğum tek kısım bu dizinin gerçekten ciddi bir dizi olduğuydu.

izlemek için yıllarca erteledim, ta ki geçen sene mart ayına kadar. zengin oppa, fakir kız hikayelerinden sıkıldığım bir dönem uzun zamandır bakıştığım bu diziyi açtım. ilk fark ettiğim şey zaman yolculuğuyla uzaktan yakından alakası olmadığıydı. farklı bir şeydi. çekim teknikleri ve senaryosu diziden çok bir filmi andırıyordu ve izlemeye devam ettim.

dizi, japonya imparatorluğunun kore’yi kolonileştirmeye çalışmasını kurgulayarak anlatıyor. merak edip araştırdığımda bazı olayların gerçekten yaşanmış olduğunu öğrendim. dizide de adı zikredilen bazı hainlerin gerçekten yaşadıkları, ülkelerini parsel parsel nasıl sattıklarını öğrendim. insanların nasıl sefalete sürüklendiğini gördüm ama tabi ki tarih dizilerden öğrenilmez o nedenle bu kısmı burada bırakıyorum, çünkü karakterlere değinmek istiyorum.

eugene choi, bir kölenin çocuğu. gördüğü zulümlerin ardından amerikalı bir misyonerle birlikte amerika’ya kaçıyor. orada kendine yeni bir hayat kurmaya çalışıyor, büyüyor ve amerikalı bir asker oluyor. kader bu ya doğduğu ülkesine bu sefer amerikalı bir subay olarak geri dönüyor. spoiler vermeden şöyle anlatayım, hiçbir yere ait olamayan biri olarak görüyorum eugene’i. amerika’da bir koreli, kore’de bir amerikalı.

go ae-shin, bir soylunun torunu. ailesini kaybettikten sonra dedesinin himayesinde, dedesinin istediği şekilde yaşaması istenen biri. doğuştan bir hanımefendi olmalıydı ama onun için ülkesinin bu durumu için bir şeyler yapmak ideal torun olmasının ötesindeydi. kore’yi müdafaa eden sivil bir birliğe katıldı. eugene choi ile de yolu burada kesişti.

goo dong-mae, insanların bakmaktan dahi çekindiği bir samuray. katanası keskin. birliği bir çeşit mafya gibi. spoiler vermeden bu karakteri anlatmam mümkün değil sanırım ama seviyorum kendisini*.

kim hui-seong, o da go ae-shin gibi bir soylunun torunu. ailesi o dönem kore’deki en zengin aile. go ae-shin’nin nişanlısı. ikisinin dedeleri çocukken nişanlamışlar bu iki insanı. birbirlerini hiç görmemişler, hiç akıllarına getirmemişler. spoiler vermeden diyebileceğim tek şey bu genç adam zengin ve havalı biri olmaktan çok daha fazlası*.

başta da belirttiğim gibi, diziye puanım 10/10. eğer 24 bölüm boyunca her bölümü film gibi bir dizi izlemek istiyorsanız bu diziyi kesinlikle öneririm, tarihi yönüyle beraber epik bir aşk hikayesi. oyunculardan çekim tekniklerine bu diziyle alakalı her şey çok iyi, hatta izlediklerimin en iyisi. bakmaya doyamadığım sahneleri vardı.

soundtracklerini dinleyene kadar korece herhangi bir şarkı dinlememiştim. benim için bu alanda bir ilk oldu ve halen dinlemeye devam ederim soundtracklerini. dinlemenizi mutlaka öneririm.

çok uzattığımın farkındayım ama bu diziyle aramda duygusal bir bağ var. belki o dönem yaşadıklarım da duygusal bir bağ kurmamda etkili olmuştur, bilmiyorum. diziyle alakalı spoiler içermeyen görüşlerim bu kadar, okumaya devam etmek isteyenler için aşağıdaki görüşlerim çok ağır spoiler içerir.


şimdiye kadar gözyaşı döktüğüm, hıçkıra hıçkıra ağladığım tek dizidir. bu diziyi sonunu bile bile izledim. dizi içinde bol bol yapılan sad ending göndermeleri olsun, yediğim sağlam spoiler olsun izlemeye devam ettim. çünkü hikayesini sevdim, karakterlerini sevdim, anlatmak istediği aşk hikayesini sevdim.

eugene ile ae-shin’nin birbirlerine yavaş yavaş ama bir o kadar güçlü aşık olma kısmı çok güzeldi. sonu mutlu bitmedi belki bu hikayenin ama kafamın içinde mutlular ve o zalım senarist benden bunu alamaz.

eugene'nin hiçbir yere ait olamaması dizinin temasını oluşturuyor bir bakıma. amerika'da bir subayken kore'ye de koreli olduğu için gönderiliyor zaten. kore'de de amerikalı bir subay olduğu için insanların garip tepkisiyle karşılaşıyor. yardımcısıyla, amerika'ya kaçması için yardım eden koreli amcayla, onu amerika'da yetiştiren misyoner amcayla ve subay arkadaşıyla ilişkilerini çok sevdim. bu insanlar eugene'nin eviydi ae-shin ile birlikte. dong-mae ve hui-seong ile olan dostlukları eşsizdi. üçü de birbirinden zıt fakat bir o kadar uyumlu. dizide bu üç arkadaşın sahnelerini izlemeyi çok sevmiştim.

goo dong-mae, içi yanık samurayım. gözler kalbin aynasıdır sözü üzerine yazılmış bir karakter olduğunu düşünüyorum. kötü çocuk imajının altında için için yanması beni çok etkilemişti. kasabın oğlu olarak hayvan kadar bile olmayan değeri onun samurayların içinde kendine yeni bir hayat kurmaya itti. geri dönüp ailesini aşağılayanlardan aldığı intikam içimi soğutmuştu. ae-shin'e olan aşkı kazanılmadan kaybedilmiş bir savaş gibiydi. sımsıkı sarılmak istedim diziyi izlediğim süre boyunca.

kim hui-seong, benim kişisel favorim. birçok kişi gibi eugene ve dong-mae'yi seviyorum ama benim için hui-seong'un yeri ayrı. kendisi ae-shin’nin nişanlısı. yurtdışında okuyor. bu nedenle yıllarca nişanlısını görmemiş, aslında umurunda da değil nişanlı olup olmadığı. ta ki ae-shin'ni görene kadar. ilk görüşte aşk onunkisi. çok saf ve temiz duygularla seviyor ae-shin'i ve ae-shin'nin onu sevmediğinin de farkında. fakat buna rağmen onu korumak, kollamak için elinden gelen ne varsa yapmaya hazır. edebiyattan anlamam ama bir anda şair gibi biri oluyor. işe yaramaz ama güzel şeyleri seviyor çiçekler, yıldızlar ve ay gibi. kendisi böyle ifade ediyor sevdiği şeyleri. diziyi bitirdiğimden beri çiçek diyince aklıma kendisi gelir. ailesi o dönem kore'nin en zengin ailesi fakat ailesinin görüşleri kendi görüşleriyle uyuşmuyor. içten içe çevresine karşı hep bir mahcubiyeti var bu yüzden. başlarda bu çok görülmese de ilerleyen zamanlarda ailesinin yaptığı haksızlıkları telafi etmeye çalışması çok hoşuma gitmişti*. dışarıdan tam bir playboy gibi görülse de içten içe öyle olmadığını biliyorsunuz, sonrasında bunu kendi de gösteriyor zaten. hakkında ne yazarsam yazayım hakkını veremeyeceğimi düşündüğümden burada bitiriyorum yazdıklarımı.

finalde bu 3 adamın da ölümünde çok ağladım. eugene’nin öleceğini spoiler yediğim için biliyordum ama bildiğim halde hıçkıra hıçkıra ağladım, kendimi hayıır derken bulduğumu hatırlıyorum. dong-mae ve hui-seong’un öleceklerini bilmiyordum ve en azından biriniz bari yaşasaydı diye ağlamaya devam ettim. zaten bir kere ağlamaya başlayınca tutamadım kendimi. eğer biraz daha kolay ağlayabilen biri olsaydım finale gelene kadar gözlerimin dolduğu çok yer vardı.

kardeşimin de dikkatini çekmiş içimdekibalina abla sen ağlıyor musun, neden ağlıyorsun? diye sordu bölümü izlerken. bir yandan ağlarken cevap vermeye çalışıyorum, diğer yandan izlemeye çalışıyorum. hemen gitmiş o dönem evde olmayan ablamı aramış böyle böyle diye. bu da diziyle ilgili bir anımdır*.

dizi kendi de defalarca bize söylediği gibi sad ending * ile bitti. mutsuz sonlardan nefret ederim ama içimi yakarak kabul ediyorum dizinin bu şekilde bitmesi gerektiğini. yine de eugene, dong-mae ve hui-seong'dan en az birinin yaşıyor olmasını isterdim.

gerek oyuncuları olsun -ki oyuncular nokta atışı olmuş, hiçbir karakteri başka bir oyuncunun canlandırabileceğini düşünmüyorum kesinlikle-, gerek teknik detayları olsun benim için 10/10 bir dizidir.

sözlerime diziden bir replikle nokta koymak istiyorum.

"çiçekleri görmenin iki yolu vardır. ya bir vazoya koyarsın ya da onlarla bir yolda buluşmak için yola çıkarsın. ben ikincisini yapmayı seçiyorum. bu benim açımdan tatsız olacak, çünkü seçtiğim yolda hiç çiçek olmayacak."


düzenleme: imla hataları ve anlatım bozuklukları düzeltildi.
devamını gör...

kimseler görmedi ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.

ömür hanımla güz konuşmaları/şükrü erbaş
devamını gör...

sesine aşık olduğum kadın.o kadar içten söylüyor ki .. tutuşmuş beraber/geri ver/hepsi geçti/kimin ızdırabı favori şarkılarım.bir de “diva bebe şov” adı altındaki videolarına bakmanızı öneririm.adamlar grubuyla şu dağlarda kar olsaydım söylemiş ve ciğer miğer bırakmamıştır.buradan
devamını gör...

ne eksik ne fazla

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

günaydın sözlük! zor ama neşeniz bol olsun sebepsiz yere. sizlere saadettin teksoy ve adana yöresi kekolarının denizde turist avına çıktığında yaşanan bir diyalog ile günaydın demek istiyorum!
-napıyorsunız? çimiyor musunuz? hee? çimiyor musunuuuz?
-eeeveeeeet!
devamını gör...

beni beğenin, gaza getirin beni sabah akşam yazayım. arada favorileyin şaha kalkayım.

beni beğenenler! beni sizler var ettiniz. siz beğenmeseydiniz beni nice olurdu halim. beni beğenin karma puanım artsın rozet alayım, akşam mesaj atın gelirken iki ekmek alayım.
devamını gör...

@hialiens ukdesidir.

hindistan'da yetişen hinna adındaki bitkiyle hazırlanan kına çeşididir. normal kınaya göre vücutta daha uzun süre kalır. kalıcılığı uzun olduğu için geçici dövme gibi kullananlar olsa da genellikle kına gecelerinde gelin ve davetlilerin ellerini süslemek için kullanılır.
devamını gör...

hiççilik şeklinde kısaca tanımlayabileceğimiz felsefi görüştür.* nihilizm'e göre bu dünyadaki her şey değersizdir, önemsizdir. ilkçağ felsefesinin en ünlü nihilist filozofu gorgias'tır. ilk olarak rusya'da ortaya çıkmış, otorite ve her şey reddedilmiştir.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim