kelime manası yöneticisiz otoritesiz anlamına gelmektedir. -an=olumsuzluk eki -archos=yönetici

devletin olmadığı yerde anarşi vardır. devlet beyaz ise anarşi siyahtır. devlet ışık ise anarşi karanlıktır.

diğer -izm'lerin insanlığa doğrudan faydası olmadığı gibi anarşizminde olmamıştır.

devletleri anarşi perspektifinden de değerlendirmek gerekir. eşkiya hüküm sürüyorsa orada anarşi vardır, devletim diyen; zülm ediyorsa, adaleti geciktiriyorsa orada da anarşi vardır. ülkemizi de böyle değerlendirebiliriz; devlet kişilerin iyiliği için varsa devlettir, eğer kişiler yöneticilerin iyiliği için çalışıyorsa buna devlet değil eşkiya denir. eşkiya hüküm sürebiliyorsa orada anarşi vardır.

ülkede fakirlik varsa ve o ülkenin başındaki şahış saraylarda lüksler içinde yaşarken birde insanlara kanaati tavsiye ediyorsa bu yönetimi niteleyecek kelime devlet değil eşkiya olur. kişi kimin devlet kimin eşkiya olduğunu bilirse eşkiya'ya gösterilecek tepkiyi devlete göstermez.


gerçek bir devlet yönetici aynı zamanda muhibbi ismi ile şiirler yazan padişahın şiiri;



halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.
-
halkın gözünde devlet (iktidâr) gibi değerli bir şey yok.
halbuki şu dünyada bir nefes sıhhat gibi devlet (güç) olamaz.
-
saltanat didükleri ancak cihân gavgasıdur
olmaya baht u sa'âdet dünyede vahdet gibi.
-
saltanat dedikleri sadece bir dünya kavgasıdır.
dünyada allaha yakınlık gibi büyük saâdet ve baht açıklığı olamaz.
-
bu iyş ü işreti çün kim fenâdur âkıbet
yâr-ı bâkî ister isen olmaya tâ'at gibi.
-
bu eğlenceyi yeme içmeyi bırak, sonu kötüdür.
eğer ebedî bir sevgili istiyorsan ibâdet gibisi yoktur.
-
olsa kumlar sagışınca ömrüne hadd ü 'aded
gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sa'ât gibi.
-
ömrün, kumlar sayısınca sınırsız ve hesapsız olsa bile,
bu feleğin fanusunda ( çıtasında) bir saât gibi bile gelmez.
-
ger huzûr itmek dilersen iy muhibbî fâriğ ol
olmaya vahdet makâmı gûşe-i uzlet gibi.
-
ey muhibbî, eğer huzur içinde olmak istersen, ferâgat sâhibi ol (vazgeç)
dünyada yalnızlık köşesine çekilmek gibi allah'a yakınlaşma olamaz.
devamını gör...

orijinal ismi school without failure olan, (bkz: william glasser)’ın yazdığı, eğitim psikolojisi üzerine, farklı bir pencereden bakan kitap.
yazar başarısızlığı, eğitimciler ve toplum üzerinden sorguluyor.

okula yeni gelen bir öğretmenin, ondan önceki öğretmenlerin ona sunmuş olduğu öğrenci profillerini kullanmak yerine, her öğrenciyi kendi başına tanımasının daha verimli olacağını savunuyor. önceki öğretmenin tembel ya da beceriksiz diye etiketlediği bir öğrenciyi, öyle kabul etmesinin, öğrenciye çalışkan ya da becerikli olmaya zorlamayacağı, bilakis bunu kabullenip,, öyle kalabileceğini savunuyor.

okullarda verilen not sistemini sorguluyor. kötü not alan öğrencinin, kötü notu kabulleneceğini ve daha iyi olmak için çaba sarf etmeyeceğini savunuyor. sırf, iyi olan öğrencileri ödüllendirmek için iyi not vermenin sakıncası olduğunu savunuyor.

eğitim sistemini sorguluyor.ezberci, belli akademik beceriler üzerine yoğunlaşan eğitim sisteminin, farklı yetenekteki öğrencileri, başarısız diye yaftalayabileceğini savunuyor.

toplumun farklı katmanlarında olan insanların, başarılı ya da başarısız diye etiketlenmesinin, toplumdaki uçurumları daha da açabileceğini, farklı yeteneklerin topluma kazandırılmasını engelleyeceğini savunuyor.

başarısızlığın da, başarılı olmanında öğrenilebileceğini savunuyor. ilkokulda başarısı fark edilen ve başarılı diye etiketlenen öğrencinin, sonrasında başarılı olduğu, aynı şekilde ilkokulda bir kaç kez başarısız olmuş ve başarısızlığı etiketlenmiş, öğrencinin de başarısız olmayı kabullendiğini savunuyor.

her öğrencinin farklı bir başarısını fark eden ve bunu öğrenciye belli eden bir öğretmen, bir idare bir okul sayesinde başarısızlığın olmadığı okulun olabileceğini savunuyor.

ezcümle; her insan bir alem, her insana, ona özel bakın diyor.
devamını gör...

--- alıntı ---

konya'nın selçuklu ilçesinde kız istemeye giden t.m ve ailesi allah'ın emri ile kızlarını istemeden önce kahvelerini içtiler. konya'nın meşhur adeti olan damatların kahvesine tuz atma olayını abartan gelin h.g damadın kahvesinin içerisine peynir, reçel, domates, tuz, yağ, şeker, yumurta sarısı ve bal koydu. damat kahveyi içmek istemedi fakat bu bir adet olduğundan gencin ailesi tarafından zorla içirildi. gece 02.05 sıralarında damat, ağrı şikâyetiyle hastaneye kaldırıldı. damadın, gıda zehirlemesinden dolayı hayatını kaybettiği bildirildi.

--- alıntı ---
devamını gör...

yorumdan anlamam ama gördüğüm rüyalar çıkar.hele ki son yıllarda artmaya başladı sayısı.

bir arkadaşım var güzel yorumlar. ben ona tarot açarım, o bana rüya yorumlar. ben ona kahve bakarım, o bana doğum haritası yorumlar. ben hep sallarım o hep nokta atışı yapar. kendi kendimize eğlenir yuvarlanır gideriz.

kendisi buralarda ses et bakem çiçeğim. ben isim verip deşifre etmeyeyim. edebilirim de emin değilim şuan. dur az düşüneyim. *
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

aptal insanlar kendilerine aşırı güveniyor. nedenini bilemiyorum. bir insan ne kadar aptalsa kendine o kadar anlam yüklemiş oluyor. en başarılı, en güzel, en yakışıklı, en iyi ev hanımı, en iyi personel, en iyi sevişici, en iyi anne ya da baba o. buna sahiden inanıyor. bakın böyle söylemleri olmayabilir, belki 13 sene boyunca ağzından tek bir şey duymazsın ve bir gün gelir tek bir eleştiri duyduğu an kendine ne kadar güvendiği ortaya çıkar.

hiçbir içsel hesaplaşma yapmamış bir insan ne kadar zeki olabilir?

bir araştırma yapıldı. kadınlara kendinizi ne kadar güzel buluyorsunuz diye soruldu, rus kadınlarının yarısı kendisini güzel buluyordu, en güzel bulanlar türk kadınları çıkmıştı.

çoğunluk bu durumun olması gereken olduğunu, insanın kendini sevmesi gerektiğini düşünebilir ancak bir insanın kendini geliştirebilmesi için dış görünüşünden biraz uzaklaşabilmesi gerekir. kendine uzaktan bakmayı öğrenmek zorundadır.

haliyle bunlardan yola çıkarsak bir kadının zeki olduğunun en büyük göstergelerinden biri kendini bilmesidir. iyi bir anne olamayacağını düşünüp hiç çocuk doğurmayan kadın ile 6 çocuk doğurup hiçbirine bakmayan anne arasında bariz fark vardır. evlilik hayatını idare edemem diyen kadınla, yaaaaa diğer kadınlar iğrenç erkeğin annesini sevmiyorlar ama ben çok seveceğim diyen kadınlar arasında fark vardır. ben bu mesleği yapamam diyip kendine doğru bir yol çizebilen kadınla, yaşlı zengin amca ile evlenmek isteyen kadın arasında fark vardır.

masumiyetin ve aptal görünmenin arkasına sığınıp tüm olumsuz taraflarını boylece kapatan insanlar ile kendi karanlığını bir şekilde bilen insanlar arasında çok büyük bir fark vardır.

bizim toplum köylü kurnazı insanı bilim insanı yerine koyar. o köy yerlerinin esnafı senin şehirli olduğunu anlar ve fiyatın üstüne 100 lira daha koyar. sen iyi eğitim almış, iyi bir ailenin içinde büyümüş, farklı kültürler, şehirler ve ülkeler görmüşsündür, o adam istediği parayı senden aldığı için içinden vay salak der. tüm esnafa anlatır seni nasıl dolandırdığını, eve gider eşine çocuğuna anlatır, cuma günü dükkanı kapatır namaza gider ve kul hakkı üzerine konuşmalar yapar. bizim ülkenin zeka seviyesi işte bu sınırdadır bebeksiler.

ya da bir başkası karşı tarafı kendi kafasında küçümsemek için aptal rolü yapar, buna vaaayyy ne zeki bir insanım der.

durumlar karışık yani minimonlar. özetlersek kendini bilen, kendi iç hesaplamasını yapan ve karakterini kimse için değiştirmeye çalışmayan insan sağlamdır, zekidir, akıllıdır. bence öyle.
devamını gör...

1 aylık staj, birkaç hafta sonu ve fenerbahçe maçı ziyaretleri dışında istanbulla bir alakam yok. iyi ki de yok. yeminle biz ankara'da melih gökçek'le ve onun şehre yaptıklarıyla yaşadık onlarca yıl ama istanbul kadar yormuyor. yine gittim bu hafta sonu, galiba sevmiyorum abi ben bu şehri. galiba diyorum, onu da sultanahmet'i falan gördüm, ayasofya çevresini gördüm, en azından gezip görülecek yerleri de varmış diyerek sevip sevmeme konusunda şüpheye düştüm. daha önce sorsalar sevmediğim kesin. (nasıl bir yazı yazacağım,o bile belli değil, istanbul gibi dağınık olacak galiba, kusura bakmayın)

istanbul'la tanışmam gerçek hayatta değil, monopoly'de oldu. oradaki bölgelere göre neresi lüks, neresi birbirine yakın, ona göre şekillendirdim kafamda şehri. beyoğlu, elektrik dairesi, beşiktaş ve taksim birbirine yakın olmalı mesela, 15-20 dakika içinde birinden birine gidebilmek lazım. e gidebiliyor musun ? yok. monopoly'de böyle olmasa bile o uzaklıktaki yolu rahat rahat gitmek lazım amk, burada o sürede insanlar yaşlanıyor. allahtan gezme tarzım her yere yürüme şeklinde olduğundan böyle yerlerde vakit kaybetmiyorum. burayı görünce yemin ediyorum ankara'ya falan şükrediyorum. trafik gibi bir gerçekliğin farkına vardım. arkadaşlarla buluşacağız bebek'te, beşiktaş'tan otobüse bindik. bir kişi 10-15 dakika sonra gelecek bizimle aynı yoldan. "trafik var mı?" diye mesaj atıyor. abi 4 km lan yol. normal yürüme hızıyla gidersen bir saatte gidiyorsun. ben daha 25 yılda herhangi birine "trafik var mı?" diye mesaj atmadım, bana da gelmedi. bu nasıl bir hayat tarzı lan, trafiğe göre hayatını düzenliyorsun.

turistik açıdan bakıyorum şehre. her gelen taksim meydanı'na koşuyor. ne var orada ? eşek gibi işlevsiz bir beton alan. 5-10 dönüm beton var lan yerde, etrafında hiçbir şey yok. istiklal caddesi'ne gidiyorsun, geleneksel anlamda değil ama yatay bir avm resmen. yıllar önce sokakta yeşillik falan varken şimdi taksim meydanı kadar betonarme. bütün dünyada arnavut kaldırım kullanırken turistlerin ve yerlilerin geceleri, haftasonları aktığı en önemli sokağı asfalta bulamışlar. arka sokaklarında yer yer güzel mekanlar olsa da çakalların, uyuşturucuların mekanına dönüşmüş durumda. yeteri kadar ilerlersen kerane var amk, daha ne olsun. ilerlemek de ayrı mesele zaten, sadece orada yüz bin insan vardır. nezih semtlere bakıyorsun. bağdat caddesi, nişantaşı, bebek, vs. herhangi bir ülkede rahatça bulabileceğin orta ve üst sınıfa hizmet eden lüks mekanlar. hani tek turistik aktivite sultanahmet bölgesi, topkapı sarayı gibi osmanlı ve bizans'tan kalma yapılar. turistler de böyle yerlere otantik falan diyor. zaten otantik de geri kalmışlığın, keşmekeşin turistik kullanımı. yoksa kimse gelmez.

dünyanın hiçbir yerinde bir ülke yoktur ki sadece bir şehri üzerinden siyaseti, ekonomisi, sanatı, turizmi idare edilsin. yaklaşık 800 bin kilometrekarelik bir ülke, 5500 kilometrekareye sıkıştırılmış durumda. özel sektörde işe girmek istersen eğer pılını pırtını toplayıp buraya yerleşmek zorundasın, bir ara devleti buraya taşımaya çalışıyorlardı, çok tenhaymış gibi şehir, vazgeçildi allahtan. ülkede 81 tane il var. bunlardan minimum 60 tanesine gitsen, arkana bakmadan kaçarsın. her bir kenti cazibe noktası haline getirmeye, gerek bölgesel anlamda kendilerini geçindirebilen, gerek ülke ekonomisine katkıda bulunacak şekilde kalkındırmak varken, geri kalmışlığa, kaosa, zevksizliğe, fakirliğe, eğitimsizliğe mahkum edip insanları oralardan ülkenin tek bir şehrine göçe zorluyorlar. her şeyin de bir limiti var sonuç olarak, kaldırabilir mi bir şehir bu kadar insanı. şehrin olmayan mimarisine bakıyorum. şehir planlamadan nasibini almamış yöneticiler, başkanlar, planlamacılar tarafından tarihi, doğayı mahveden bir düzen yaratılmış. şehrin yarısı göçlerle gelen düşük gelirli ailelerin plansız yapılaşmasının kurbanı olmuş, kalan yarısı şurada bahsettiğim her ne kadar planlı olsa da bir o kadar da çirkin, ilkel gökdelenler yuvasına dönüşmüş.

istanbul yaşantısına bakıyorum. zaten düzgün bir gelirin yoksa, bir yaşantın da olmuyor bu şehirde. orta düzey bir maaşı olanın da hayatı bir optimizasyon problemi adeta. iş-ev-eğlence arasında nasıl bir planlama yapsam ? evi işine yakın olsa uç bir kira ödeyecek ama trafik çilesi çekmeyecek, uzak olsa muhit güzel olmayacak, trafikte geçecek yaşam ama parası cebine kalacak. zaten özel sektörde çalıştığınız için gece gündüz ebenizi siken bir iş hayatınız var ve tek beklentiniz hafta sonu gelse de eğlensek olacak. orada da düzgün bir mekana girdiğinizde yüzlerce lira para harcayacaksınız üç-beş içecek ve yemek için. eğer öyle o club senin şu club benim tarzı aşırı bir eğlence hayatınız yoksa, aslında diğer şehirler size zaten sunabiliyor bir gece hayatı. istanbul'un bu konuda izmir ve ankara ikilisinden ayrıldığı tek nokta kültür-sanat aktiviteleri ve reina tarzı gece yaşamı.

benim için istanbul türkiye'nin neden geri kaldığının vücut bulmuş hali. şehirsel kalkınmanın (!), şehir planlamanın (!), insan yaşamına, doğaya, tarihe saygının (!), kapitalizmin sembolü. bu sehirle iş dünyası birleşip insan hayatını öyle bir noktaya getiriyor ki, saat 5'te mesaiden çıkıp trafiğe kalmayacağınıza seviniyorsunuz. köpeği bağlasan durmayacak yere insanları mahkum edip mekanik bir hayat yaşatanlar utansın. şu şehre dair sevdiğim tek şey akbil basıp parasını almayan insanlar. dünya daha güzel bir yer olacaksa sizin gibilerle olacak.
devamını gör...

yunan mitolojisi'nde karşılığı demeter'dir.
devamını gör...

hotmail yillarin ustadi. tamam yillandi ama msn'le az mi kahrimizi cekti? adini da degistirdiler lakin genc nesile karsi kaybetti.
(bkz: gmail'in çağ kapatip, çağ açmasi)
devamını gör...

tam olarak şu:

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

havalı bölümdür.
umut yıldız dediğimiz kişi de türkiye'de doğan ve lisans eğitimini türkiye'de tamamlayan biri olduğundan, coğrafya kaderdir deyip tüm suçu coğrafyaya atmak da ne bileyim, bir garip durumdur. evet, batı'da yaşıtlarımız 1 adım atarken biz belki 10 adım atmak zorundayız fakat imkansız değil hiçbir şey. çalışmak her şeydir. yalnızca tembeller suçu yıkacak bir şeyler bulurlar.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

1402 yılında st. jean şövalyeleri tarafından aziz peter kalesi adıyla inşa edilmiş bir kaledir.
yapımından osmanlı devleti'ne geçtiği 1522 yılına kadar st. jean şövalyeleri tarafından kontrol edilmiştir. tek bir millet yerine italyan, fransız, alman ve ingilizlerin ortak eseridir. kulelerin isimleri de bu şekilde adlandırılmıştır.
en yüksek kule deniz seviyesinden 47,50 metre yükseklikte olan fransız kulesi'dir. diğer kuleler italyan kulesi, alman kulesi, yılanlı kule ve ingiliz kulesi'dir.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

kardeşi ıı. bayezid'e başarısız bir isyan düzenleyen cem sultan da bu kalede saklanmıştır.

osmanlı egemenliğine girdikten sonra kalenin içindeki şapel, "süleymaniye camii" ismi ile camiye dönüştürülmüştür. bir dönem de hapishane olarak kullanıldığı kayıtlara geçmiştir.

--- alıntı ---

kale bugün sualtı arkeoloji müzesi olarak kullanılmaktadır. müze koleksiyonlarında bulunan eserler türk hamamı, amphora sergilemesi, doğu roma gemisi, cam salonu, cam batığı, uluburun batığı, sikke ve mücevherat salonu, karyalı prenses salonu, ingiliz kulesi, işkence ve katliam odaları ve alman kulesi'nde sergilenmektedir.

--- alıntı ---
devamını gör...

aşko kelimesi.

yemin ediyorum kürekle vurasım geliyor ağızlarına. bir kelime ancak bu kadar irrite edebilir insanı.
devamını gör...

ben jbl urbanears gibi beğendiğim güzel markaları tercih etmek istiyorum genelde ama fiyatlar malum. o yüzden preo diye bi marka var tatmin edici ses performansıyla beni yakaladı. kardeşime almıştık ben daha çok kullanıyorum.
devamını gör...

en son neydi kayıp ettiğin şey, bir obje mi, bir fırsat mı, yoksa bir insan mı?
peki en son sahip olduğun şey neydi?
insan gerçekten bir şeylere sahip olabilir mi? sahip olmadığı bir şeyi kayıp edebilir mi?
satın alma, kirala. sahip olma, zincirsiz yaşa.
duymuş muydun daha önce bunları. ben duymuştum.

şimdi soruyorum o zaman sana, neden sahip olmak, bağlanmak için uğraşıyorsun.

neden kuş olup uçmak varken ağaç olup kök salıyorsun.

*makinist ile son istasyon radyo yayınında kullanılacak başlıktır.
devamını gör...

bu kadar bölücü , bu kadar kutuplaştırıcı çok az başlık gördüm.
devamını gör...

158 milyon tane taze ponçik çaylak tanımlarına ve sol frame'den bir türlü düşmeyen malum başlığa aşırı maruziyet sonrası kişide gelişen sendromdur. böyle böyle her yer pembiş falan filan olur. maşallah hocam.
devamını gör...

şu tatlişlerin arasına girip sarılasım geldi.sonra da onlara döner; “oyşş tontişler boşverin atlayın denize keyfinize bakın” derdim.
devamını gör...

daha önce filmini izlediğim şimdilerde okumaya başladığım kitaptır. filmin bazı sahneleri izlerken insanı inanılmaz rahatsız etmektedir bunu söylemek istedim, çok hassas kişiler izlemesin. ancak gelelim kitaba... kitabın can yayınlarından olan çevirisini edindim ve 50 sayfasını okudum hali hazırda. okurken insana duygusuzluğun duygusunu çok güzel verdiğini söyleyebilirim. ana karakter olan greenouille'in koku duyusundan başka hiçbir nesneye, insana ya da kendisine olan duygusunun olmadığını hissettim. koku duyusuna karşı ise hayatta belki de yetenekli olduğu tek konu olmasından dolayı sevgi beslediğini düşündürdü bana. hatta bu karakteri gerçek yaşamda gözlemleyebilseydim antisosyal kişilik bozukluğu (bkz: sosyopat) olduğunu düşünürdüm muhtemelen. daha önce filmini izlememe rağmen yazarın yapmış olduğu betimlemelerle filmdeki sahneler yerine benim kafamda bambaşka bir ortam ve bambaşka bir greenouille canlanıyor. bunun yazarın bir başarısı olduğunu düşünüyorum çünkü çeviri kitap olmasına rağmen tasvirlerini okurken inanılmaz keyif aldım. ileride klasikleşecek eserlerden biri olacak bence. yazarı şimdilerde 72 yaşındaymış henüz ölmediği için tam manasıyla herkesçe bilinen bir eser olamamış olabilir belki de. imkanım olsa yazarla konuşmak ve iç dünyasını anlamak isterdim çünkü yazarın üslubundan ziyade zaten kurgu başlı başına daha önce izlediklerim ve okuduklarımdan çok farklı.
devamını gör...

güzel düşünülmüş sözlüğe tat katmış olaydır. tüm kurucu yazarların 23 nisan'ı kutlu olsun.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim