tutunamayanlar
oğuz atay'ın bir çok okuyucu tarafından okunamayan, okunmaya başlanıp yarım bırakılan, okunduktan sonra bu neydi şimdi lan! dedirten muazzam romanıdır.
sıkı bir roman okuyucusu değilseniz ve sadece popüler olduğundan, sosyal medyada çok fazla yolunuz kesiştiğinden çıkıp derseniz ki "şu kitabı bir okuyayım, ne anlatıyor acaba. nesi bu kadar ünlü, nesi bu kadar güzel" diye, tavsiyemdir, kapağını bile açmayın, okuyamazsınız, bitiremezsiniz. bitirseniz bile hırsla, hınçla, sürüne sürüne sonunu getirirsiniz ama hem zamanınıza yazık olur, hem de kitaba saygısızlık olur.
öncelikle iyi bir okuma alışkanlığınız olması gerekmektedir. sadece romanın hihayesini için okumamalısınız. hikayesi için okunabilecek bir roman değildir. gidin zülfü zilaveli okuyun, sonra da sosyal medyada " abi çok iyiydi be!" diye tivit atan sürüye dahil olun.( zülfü livaneli de okuyun elbette ama, abartmayalım lütfen yazarı. ben de okudum, hikayelerini de beğendim ama kitaplığımda gözüm çarptığında herhangi bir duydu belirtisi yaşamıyorum.)
öncelikle gidin post-modernizm'in ne olduğunu araştırın. yazarların bu akımla ne yapmak istediğini, neden böyle bir yol denediğini anlayın. (şunu da belirtmeliyim; tutunamayanlar, türk edebiyatının ilk post-modern romanı olarak da geçmektedir.)
bilinç akışı nedir, yazın googleye, üstünde yazılmış onlarca makaleden bir kaçına göz atın ki bilinç akışı bölümlerinde nasıl bir yol izlemeniz gerektiğine dair bir altyapınız olsun. yazar neden konudan konuya neredeyse hiç bağlantı olmadan atlıyor, neden upuzun cümlelere, paragraflara hatta sayfalar doluyu bölümlere hiçbir noktalama işareti kullanmıyor. amacını öğrenin.
post-modersnizt romanlar, modernizm'e çok fazla benzese de çok daha derin ve zor anlaşılmaktadır. neredeyse her unsur modernizmle aynı ama işin içine soyutluk ve büyük bir zamansal sapmalar girmektedir. zamanı sizin anladığınız gibi düz bir çizgide düşünmemelisiniz. moderniz'de de zamansal flash-back'ler olsa da post-moderniz'de üç farklı zamanı tek bir cümlede de görebiliriz. bazen hangi sözün hangi zamana, hangi karaktere ait olduğunu, nerede söylendiğini anlamamız da güç oluyor.
en önemlisi; kitabı bitirmek için okumayın. ortalama olarak şu kadar sayfayı şu kadar zamanda okurum, şu kitabi şu kadar günden bitiririm diye kendinize dayatma yapmayın. açın, kitabın içine dala dala, adım adım okuyun. anlamadığınız bir yerden geçmişseniz geriye gidin, baştan okuyun ve romana çok da uzun olmayan aralıklarla mola vermekten de çekinmeyin.
sadece hikayesi için, bitirmek için okumayın lütfen. oğuz atay'ın size aktarmaya çalıştığı duygunun tadına bakın, o zaman anlayacaksınız ne kadar büyük bir roman olduğunu. selamlar.
sıkı bir roman okuyucusu değilseniz ve sadece popüler olduğundan, sosyal medyada çok fazla yolunuz kesiştiğinden çıkıp derseniz ki "şu kitabı bir okuyayım, ne anlatıyor acaba. nesi bu kadar ünlü, nesi bu kadar güzel" diye, tavsiyemdir, kapağını bile açmayın, okuyamazsınız, bitiremezsiniz. bitirseniz bile hırsla, hınçla, sürüne sürüne sonunu getirirsiniz ama hem zamanınıza yazık olur, hem de kitaba saygısızlık olur.
öncelikle iyi bir okuma alışkanlığınız olması gerekmektedir. sadece romanın hihayesini için okumamalısınız. hikayesi için okunabilecek bir roman değildir. gidin zülfü zilaveli okuyun, sonra da sosyal medyada " abi çok iyiydi be!" diye tivit atan sürüye dahil olun.( zülfü livaneli de okuyun elbette ama, abartmayalım lütfen yazarı. ben de okudum, hikayelerini de beğendim ama kitaplığımda gözüm çarptığında herhangi bir duydu belirtisi yaşamıyorum.)
öncelikle gidin post-modernizm'in ne olduğunu araştırın. yazarların bu akımla ne yapmak istediğini, neden böyle bir yol denediğini anlayın. (şunu da belirtmeliyim; tutunamayanlar, türk edebiyatının ilk post-modern romanı olarak da geçmektedir.)
bilinç akışı nedir, yazın googleye, üstünde yazılmış onlarca makaleden bir kaçına göz atın ki bilinç akışı bölümlerinde nasıl bir yol izlemeniz gerektiğine dair bir altyapınız olsun. yazar neden konudan konuya neredeyse hiç bağlantı olmadan atlıyor, neden upuzun cümlelere, paragraflara hatta sayfalar doluyu bölümlere hiçbir noktalama işareti kullanmıyor. amacını öğrenin.
post-modersnizt romanlar, modernizm'e çok fazla benzese de çok daha derin ve zor anlaşılmaktadır. neredeyse her unsur modernizmle aynı ama işin içine soyutluk ve büyük bir zamansal sapmalar girmektedir. zamanı sizin anladığınız gibi düz bir çizgide düşünmemelisiniz. moderniz'de de zamansal flash-back'ler olsa da post-moderniz'de üç farklı zamanı tek bir cümlede de görebiliriz. bazen hangi sözün hangi zamana, hangi karaktere ait olduğunu, nerede söylendiğini anlamamız da güç oluyor.
en önemlisi; kitabı bitirmek için okumayın. ortalama olarak şu kadar sayfayı şu kadar zamanda okurum, şu kitabi şu kadar günden bitiririm diye kendinize dayatma yapmayın. açın, kitabın içine dala dala, adım adım okuyun. anlamadığınız bir yerden geçmişseniz geriye gidin, baştan okuyun ve romana çok da uzun olmayan aralıklarla mola vermekten de çekinmeyin.
sadece hikayesi için, bitirmek için okumayın lütfen. oğuz atay'ın size aktarmaya çalıştığı duygunun tadına bakın, o zaman anlayacaksınız ne kadar büyük bir roman olduğunu. selamlar.
devamını gör...
intihar girişiminde bulunan sözlük yazarı
yazdıklarım bazen çok depresif olduğu için mesaj atıp hal hatır soranlar oluyor, sağ olsunlar. bu yazıyı hem bir insanın intihara olan bakış açısını yansıtmak için hem de arada sırada bu konuyu soran insanlara cevap olsun diye yazıyorum.
obsesif kompulsif bozukluğum var. bu zımbırtıyı yaşayanların beni bir konuda çok iyi anlayacağını düşünüyorum; bir iş yaparken zihnin arkasında ısrarla bizi didikleyen o şey var ya hani, benim için intihar öyle bir kavram. mesela bir şey izlerken ya da bir şey dinlerken gözümüze bir şey batar düzeltmek isteriz, düzeltene kadar sürekli arkadan düzelt düzelt düzelt diyen bir ses olur sanki. onu düzeltene kadar yapılan iş tam olarak keyif vermez. işte intihar kavramı benim için öyle, yaşıyorken hep arkadan kışkırtıcı bir şekilde mırıldanan bir ses.
bu şekilde yazınca çok karanlık bir şey gibi geliyor fakat bu yalnızca bir benzetme, yani intihar kavramı sürekli olarak aklımda olduğu için vermedim bu örneği, yalnızca hayatım boyunca benimle kalacak olan bir "sorun" olduğu için kullandım. ama şunu kesin olarak söyleyeyim: intihar etmeyeceğim, hiçbir zaman. peki neden?
çünkü gerek yok.
eskiden çok depresifken böyle başlıkları açıp okuduğum bile olurdu, okuyan varsa kendi deneyimimi açıklayayım. çok depresifken, depresyondayken, insan sahiden ölmek istiyor bazen. ben de çok düşündüm fakat şu depresyon meredi bir şekilde geçiyor. yani en azından benim için dönemsel bir süreç. birkaç kere epey uzun süren depresyon yaşadım ve o süreçlerde intiharı çok düşündüm. fakat üzerinden zaman geçip depresyonum geçince nasıl o kadar depresif olduğuma bile şaşırdım. bazen eski yazdıklarımı okuyorum da ekşiden ya da notlarımın arasından, çok şaşırıyorum. o kadar mutsuz muydum sahiden o dönemler yahu? dönüp o zamanlara bakıyorum, aşırı mutsuzdum ve yazıyordum bir şeyler. şimdi dönüp bakınca tuhaf geliyor. çünkü gelip geçiyor. zaman her şeyi sürüklüyor. geçmiyor belki ama bir şekilde alışıyor insan. o yüzden depresif hissettiğimde bana şöyle oluyor artık, ulan tamam şimdi depresifsin ama geçecek bir şekilde. mutsuzun tamam ama hemen intiharı düşünme, zaman geçiyor, hayat sana aklının ucunda olmayan şeyler sunuyor, belli olmaz bu iş. sonra bu depresyonda çıkacaksın ve intihar fikri rafa kalkacak bir dahaki depresyona kadar. o zaman hep düşündüğün fakat hiçbir zaman yapmayağın bir fikir olarak seni kemirsin, boşver.
bu bana iyi geliyor, yani her şeyin zamansallık içerisinde eriyip gittiğini bilmek iyi geliyor. mesela 200 yıl sonra dünyada şu an yaşıyor olan kimse yaşıyor olmayacak, hepimiz yok olacağız. hatta öyle bir yok olacağız ki adımızı bile bilmeyecek kimse. biraz zaman geçir işte, hayat sonsuz varsayımlardan yalnızca birinin gerçekleştiği bir olgular toplamı. yarın ne olacağını bilmek imkansız.
bu sahiden inanılmaz rahatlatıcı değil mi? en zengininden en fakirine en entelektüelinde en yüzeyseline en çok çalışanından en tembeline herkes yok olacak. şeylere verilen anlamlar değişecek, bağlamlar kopuklaşacak ve bizler onlara çok tuhaf görüneceğiz. ileride biz ölmüş olacağız, biliyoruz değil mi? soruyorum çünkü biliyor gibi yaşamıyoruz. bunu bilmek beni rahatlatıyor.
obsesif kompulsif bozukluğum var. bu zımbırtıyı yaşayanların beni bir konuda çok iyi anlayacağını düşünüyorum; bir iş yaparken zihnin arkasında ısrarla bizi didikleyen o şey var ya hani, benim için intihar öyle bir kavram. mesela bir şey izlerken ya da bir şey dinlerken gözümüze bir şey batar düzeltmek isteriz, düzeltene kadar sürekli arkadan düzelt düzelt düzelt diyen bir ses olur sanki. onu düzeltene kadar yapılan iş tam olarak keyif vermez. işte intihar kavramı benim için öyle, yaşıyorken hep arkadan kışkırtıcı bir şekilde mırıldanan bir ses.
bu şekilde yazınca çok karanlık bir şey gibi geliyor fakat bu yalnızca bir benzetme, yani intihar kavramı sürekli olarak aklımda olduğu için vermedim bu örneği, yalnızca hayatım boyunca benimle kalacak olan bir "sorun" olduğu için kullandım. ama şunu kesin olarak söyleyeyim: intihar etmeyeceğim, hiçbir zaman. peki neden?
çünkü gerek yok.
eskiden çok depresifken böyle başlıkları açıp okuduğum bile olurdu, okuyan varsa kendi deneyimimi açıklayayım. çok depresifken, depresyondayken, insan sahiden ölmek istiyor bazen. ben de çok düşündüm fakat şu depresyon meredi bir şekilde geçiyor. yani en azından benim için dönemsel bir süreç. birkaç kere epey uzun süren depresyon yaşadım ve o süreçlerde intiharı çok düşündüm. fakat üzerinden zaman geçip depresyonum geçince nasıl o kadar depresif olduğuma bile şaşırdım. bazen eski yazdıklarımı okuyorum da ekşiden ya da notlarımın arasından, çok şaşırıyorum. o kadar mutsuz muydum sahiden o dönemler yahu? dönüp o zamanlara bakıyorum, aşırı mutsuzdum ve yazıyordum bir şeyler. şimdi dönüp bakınca tuhaf geliyor. çünkü gelip geçiyor. zaman her şeyi sürüklüyor. geçmiyor belki ama bir şekilde alışıyor insan. o yüzden depresif hissettiğimde bana şöyle oluyor artık, ulan tamam şimdi depresifsin ama geçecek bir şekilde. mutsuzun tamam ama hemen intiharı düşünme, zaman geçiyor, hayat sana aklının ucunda olmayan şeyler sunuyor, belli olmaz bu iş. sonra bu depresyonda çıkacaksın ve intihar fikri rafa kalkacak bir dahaki depresyona kadar. o zaman hep düşündüğün fakat hiçbir zaman yapmayağın bir fikir olarak seni kemirsin, boşver.
bu bana iyi geliyor, yani her şeyin zamansallık içerisinde eriyip gittiğini bilmek iyi geliyor. mesela 200 yıl sonra dünyada şu an yaşıyor olan kimse yaşıyor olmayacak, hepimiz yok olacağız. hatta öyle bir yok olacağız ki adımızı bile bilmeyecek kimse. biraz zaman geçir işte, hayat sonsuz varsayımlardan yalnızca birinin gerçekleştiği bir olgular toplamı. yarın ne olacağını bilmek imkansız.
bu sahiden inanılmaz rahatlatıcı değil mi? en zengininden en fakirine en entelektüelinde en yüzeyseline en çok çalışanından en tembeline herkes yok olacak. şeylere verilen anlamlar değişecek, bağlamlar kopuklaşacak ve bizler onlara çok tuhaf görüneceğiz. ileride biz ölmüş olacağız, biliyoruz değil mi? soruyorum çünkü biliyor gibi yaşamıyoruz. bunu bilmek beni rahatlatıyor.
devamını gör...
dresden bombardımanı
almanya'nın dresden şehrinin 13 şubat ile 15 şubat 1945 arasında ingiliz kraliyet hava kuvvetleri ve amerikan hava kuvvetleri tarafından bombalanması olayı olup, ikinci dünya savaşı'nın en tartışmalı olaylardan biridir. almanya’ nın iyice teslim bayrağını çektiği bir anda yapılması ve sonuçları nedeniyle bugün bile gerekliliği tartışılmaktadır.
ingiltere tarafından savaşın başlarında alman şehirlerinin bombalanması gündüz gözüyle yapılıyordu, böylece daha önce seçilen askeri ve stratejik hedefler görülerek bombalanıyordu, ancak gündüz yapılan bu bombardımanlar saldırıya katılan uçaklar için çok tehlikeliydi, çünkü gündüz uçaksavar bataryalarına çok kolay hedef oluyorlardı.
bombardıman filosunda bu saldırılar artık öyle bir hal almıştı ki personelin neredeyse yarısına yakını gündüz saldırılırından geri dönemez hale gelmişti. bunun üzerine gece bombardımanına geçildi ancak bu seferde seçilen hedeflerin isabetli vurulma yüzdesi epey düştü, bazen seçilen hedeflerin ıskalanması kilometreler ile ölçülmeye başlandı.
her şey adı daha sonradan “bombacı” harris’ e ("bomber" harris) çıkacak olan ingiliz hava mareşali arthur harris’ in bombardıman kuvvetleri komutanı olması ile değişmeye başladı. harris’ e ayrıca icraatleri nedeniyle "cani" harris, ve "kasap” harris’ te denir.
önceden sadece askeri ve stratejik değerleri olan fabrika, yol, köprü, demiryolu vs.. gibi yerler hedef alınırken 1942 yılı ile birlikte ingiliz hükümeti tarafından alan bombardımanlarına da gidilmeye başlandı. alan bombardımanı bir bölgede önceden seçilmiş belli hedefleri değil, bölgenin tamamının bombalanmasını gerektiren bir bombardıman türüdür. ingilizler bu strateji ile doğrudan sivilleri hedef almıştır. böylece sivil halk bombardıman sonucunda evlerinden olacak fabrikalarda çalışan halkın morali dolayısı ile fabrikaların üretim gücü düşecekti. ingiliz hava kuvvetleri alman şehirleri yok olursa savaşı kazanırız diyordu.
ingilizlerin elinde ikinci dünya savaşının en iyi ağır bombardıman uçaklarından biri kabul edilen lancester uçakları vardı. bununla birlikte abd’ ninde elinde olan b-17 flying fortress de avrupa’ ya yollayınca müttefiklerin havadaki üstünlüğü kaçınılmaz oldu.
24.07.1943 tarihinde bir hafta boyunca almanya’ nın hamburg kenti müttefiklerce vuruldu, atılan fosfor bombalarından dolayı kentte yangın çıktı, yerleşimin yüzde 60 i yandı, kesin sayı bilinmemekle birlikte tahmini 40.000 kişi öldü.
devam eden müttefik bombardımanları sırasında ruhr bölgesi bombalanırken görüntüler ingiliz başbakanı winston churchill’ e izletildiğinde churchill’ in "bu yaptığımız etik mi" diye ağladığı da rivayet edilir. hava üstünlüğünü iyice ele geçiren müttefikler karlsruhe, bremen ve stuttgart kentlerini de acımasızca vurdular.
normandiya çıkartması 06.06.1944 de yapılınca müttefikler artık batıdanda almanya’ yı sıkıştırmaya başlayıp, havada da üstünlüklerini pekiştirdiler. harris her ne kadar bombacı, katil ve kasap lakaplıda olsa teknolojinin gelişimini çok iyi takip eden bir komutandı ve zaten çok iyi olan lancester uçaklarının hedef vurma sistemlerinin o zamana göre mükemmelleştirilmesini de sağlayarak iyice ölümcül hale getirtmiştir.
1944 yılı kışına gelindiğinde batıda savaş kilitlenmiş ve müttefiklerin ilerlemeside durmuştur. doğuda ise sscb’ nin ilerlemesi aralıksız devam etmektedir. bu esnada yalta konferansı şubat 1945 de toplanmış, burada stalin, müttefiki olan roosevelt ve churchill’ e kendilerini almanlara karşı yalnız bıraktıklarını söylemiştir. bu toplantıda ayrıca siz batıda ne yapıyorsunuz, olduğunuz yerde duruyorsunuz deyince müttefikler savaşı bir an önce bitirmek adına o zamana kadar vurulmamış olan alman şehirlerininde alan bombardımanı yoluyla bombalanmasına karar vermişlerdir. toplantıda alınan karara göre almanların doğuda olan şehirlerinin bombalanmasına ağırlık verilecekti. böylece sscb’ nin işi kolaylaşacaktı. almanlar doğuda bellli şehirleri doğu cephesine sevkiyat için kullanıyordu.
bunun ışığında dresden’in bombalanmasına karar verildi. 13.02.45 lancester filosu fransa-belçika üzerinden almanya ya uçtu, almanlarda artık radar kullanmaya başlamışlardı ama ingilizler radara karşı bir hile bulmuşlardı. buna göre bombardıman uçaklarından radar dalgalarını yansıtan alimünyum folyolar yağmur gibi yağdırılıyor bu şekilde alman radarları tamamen felç oluyordu. uçak yerine görebildikleri tek şey yoğun bir buluttu.
bu sırada hedef olarak seçilen dresden kenti karnaval kutluyordu, şehrin yüzyıllar öncesine dayanan bir tarihi mevcuttu, saksonyanın başkenti olan şehire "elbenin floransası" ya da "mücevher kutusu" deniyordu, tarihi bir kültür merkeziydi. tüm bunlardan dolayı dresden halkı bombalanacaklarına hiçbir zaman inanmamış çoğu da bu bombardımanda gafil avlanmıştır.
savaş ekonomisi için ise kent büyük bir sanayi ve ulaşım merkeziydi. birçok fabrika, naziler için mühimmat, uçak parçaları ve makineli tüfek üretiyordu. birlikler, tanklar ve toplar dresden üzerinden 250 km uzaktaki doğu cephesine demiryolu ve karayollarıyla taşınıyordu. doğudan kaçan yüz binlerce alman mülteci de kentteydi. alman hava savunması genelde olduğu gibi bu bölgede de zayıftı.
müttefikler saldırı için doğrudan şehrin merkezini ana hedef olarak seçmişlerdir. saldırıya katılan ilk dalga lancester uçakları bombalarını 15 dakika gibi bir sürede hedef seçilen şehir merkezine boşalttılar. bombardıman iki aşama idi, öncelikle atılan bombalar ile evlerin çatılarının uçması sağlandı, daha sonra yangın çıkartan fosfor bombaları atıldı. amaç açılan deliklerden giren bu tip bombalar ile yangın çıkmasının sağlanmasıydı. solunumu güçleştiren fosfor gazı ayrıca insanların havasızlıktan boğulmalarınada sebep olacaktı.
dresden’ in dar sokakları ve ahşap evleri oluşacak yangını besleyecek en önemli etmendi. buna rüzgarlı havada eklenince ateş fırtınası ile yangın iyice kontrolden çıktı ve kendi kendini besler hale geldi. oluşan girdaplardan dolayı halk yanan binalara doğru çekilmiş, bombalardan kaçmak için bodrum katlarına sığınanlar sıcak havadan ve oksijensizlikten boğularak ölmüşlerdir. sıcaklık o kadar fazlaymış ki insanlar asfaltta koşarken ayakkabıların tabanları erir hale gelmiştir. çıkan yangın neticesinde sıcaklığın 900 dereceye ulaştığı söylenir. ilk dalganın sona ermesi ile saldırıya bilinçli olarak ara verilmiştir, böylece insanların ve itfaiyenin oluşan yangına müdahele etmesini yani bir araya toplanmaları istenmiştir.
ikinci dalga için bu sefer ilk dalganın iki katı kadar daha fazla lancester bombardıman uçağı dresdeni bombalamaya devam etmiştir. gece süren saldırılardan sonra gün doğarken bu sefer abd b-17 leri bombardımana başlamış, sanayi alanları ve havaalanını vurmuşlardır. saldırı o derece başarılıdıydı ki saldırıya katılan toplam 800 küsür uçaktan sadece 6 tanesi almanlar tarafından düşürülebilmiştir. dresden halkı ise kaderlerine razı olmuş, bu kadar acz içinde kalan nazi yöneticilerini hedef almaya başlayınca dresden nazi parti başkanı çareyi kaçmakta bulmuştur.
alman propaganda bakanı joseph goebbels oluşan durumu kendi lehine çevirmeye çalışmış, her zamanki çakallığı ile haberleri manipüle etmeye başlamıştır, tarafsız isveç ve isviçre gazetelerine haber sızdırılmış ve 250.000 ölü olduğunu yazdırtılmıştır.
bombardımanın abd de de etkisi ise çok sert olmuş, gazetecilerden biri “terör bombardımanı” sözünü sansürden geçirip gazetesine bastırınca abd kamuoyu ayaklanmış, ingiltere parlamentosunda churchill’ e durum hakkında sorular sorulmuştur. abd olaydan dolayı ingiltereyi suçlamıştır.
gerçek ölü sayısı ise savaştan sonra dresden kentinde kurulan bir komisyon tarafından en fazla 25.000 diye açıklanmıştır. ( bizim çakal goebbles rakamın sonuna 0 ekleyerek 250.000 demişti.)
bundan sonra alman savunması iyice çözüldüğü için bu derece büyük çaplı şehir bomabalamasına gerek kalmamış savaş sonuna kadar. almanya artık hem batıda hem de doğudan iyice sıkıştırılmaya başlanmıştır.
savaş sonunda dresden bombardımanı ihalesi bombacı harris’ e kaldığı için herkes ondan kaçar olmuş, tüm suç kendisine yüklenmiştir. o da verilen emirleri yerine getirdiğini söylemiştir.
ingiltere tarafından savaşın başlarında alman şehirlerinin bombalanması gündüz gözüyle yapılıyordu, böylece daha önce seçilen askeri ve stratejik hedefler görülerek bombalanıyordu, ancak gündüz yapılan bu bombardımanlar saldırıya katılan uçaklar için çok tehlikeliydi, çünkü gündüz uçaksavar bataryalarına çok kolay hedef oluyorlardı.
bombardıman filosunda bu saldırılar artık öyle bir hal almıştı ki personelin neredeyse yarısına yakını gündüz saldırılırından geri dönemez hale gelmişti. bunun üzerine gece bombardımanına geçildi ancak bu seferde seçilen hedeflerin isabetli vurulma yüzdesi epey düştü, bazen seçilen hedeflerin ıskalanması kilometreler ile ölçülmeye başlandı.
her şey adı daha sonradan “bombacı” harris’ e ("bomber" harris) çıkacak olan ingiliz hava mareşali arthur harris’ in bombardıman kuvvetleri komutanı olması ile değişmeye başladı. harris’ e ayrıca icraatleri nedeniyle "cani" harris, ve "kasap” harris’ te denir.
önceden sadece askeri ve stratejik değerleri olan fabrika, yol, köprü, demiryolu vs.. gibi yerler hedef alınırken 1942 yılı ile birlikte ingiliz hükümeti tarafından alan bombardımanlarına da gidilmeye başlandı. alan bombardımanı bir bölgede önceden seçilmiş belli hedefleri değil, bölgenin tamamının bombalanmasını gerektiren bir bombardıman türüdür. ingilizler bu strateji ile doğrudan sivilleri hedef almıştır. böylece sivil halk bombardıman sonucunda evlerinden olacak fabrikalarda çalışan halkın morali dolayısı ile fabrikaların üretim gücü düşecekti. ingiliz hava kuvvetleri alman şehirleri yok olursa savaşı kazanırız diyordu.
ingilizlerin elinde ikinci dünya savaşının en iyi ağır bombardıman uçaklarından biri kabul edilen lancester uçakları vardı. bununla birlikte abd’ ninde elinde olan b-17 flying fortress de avrupa’ ya yollayınca müttefiklerin havadaki üstünlüğü kaçınılmaz oldu.
24.07.1943 tarihinde bir hafta boyunca almanya’ nın hamburg kenti müttefiklerce vuruldu, atılan fosfor bombalarından dolayı kentte yangın çıktı, yerleşimin yüzde 60 i yandı, kesin sayı bilinmemekle birlikte tahmini 40.000 kişi öldü.
devam eden müttefik bombardımanları sırasında ruhr bölgesi bombalanırken görüntüler ingiliz başbakanı winston churchill’ e izletildiğinde churchill’ in "bu yaptığımız etik mi" diye ağladığı da rivayet edilir. hava üstünlüğünü iyice ele geçiren müttefikler karlsruhe, bremen ve stuttgart kentlerini de acımasızca vurdular.
normandiya çıkartması 06.06.1944 de yapılınca müttefikler artık batıdanda almanya’ yı sıkıştırmaya başlayıp, havada da üstünlüklerini pekiştirdiler. harris her ne kadar bombacı, katil ve kasap lakaplıda olsa teknolojinin gelişimini çok iyi takip eden bir komutandı ve zaten çok iyi olan lancester uçaklarının hedef vurma sistemlerinin o zamana göre mükemmelleştirilmesini de sağlayarak iyice ölümcül hale getirtmiştir.
1944 yılı kışına gelindiğinde batıda savaş kilitlenmiş ve müttefiklerin ilerlemeside durmuştur. doğuda ise sscb’ nin ilerlemesi aralıksız devam etmektedir. bu esnada yalta konferansı şubat 1945 de toplanmış, burada stalin, müttefiki olan roosevelt ve churchill’ e kendilerini almanlara karşı yalnız bıraktıklarını söylemiştir. bu toplantıda ayrıca siz batıda ne yapıyorsunuz, olduğunuz yerde duruyorsunuz deyince müttefikler savaşı bir an önce bitirmek adına o zamana kadar vurulmamış olan alman şehirlerininde alan bombardımanı yoluyla bombalanmasına karar vermişlerdir. toplantıda alınan karara göre almanların doğuda olan şehirlerinin bombalanmasına ağırlık verilecekti. böylece sscb’ nin işi kolaylaşacaktı. almanlar doğuda bellli şehirleri doğu cephesine sevkiyat için kullanıyordu.
bunun ışığında dresden’in bombalanmasına karar verildi. 13.02.45 lancester filosu fransa-belçika üzerinden almanya ya uçtu, almanlarda artık radar kullanmaya başlamışlardı ama ingilizler radara karşı bir hile bulmuşlardı. buna göre bombardıman uçaklarından radar dalgalarını yansıtan alimünyum folyolar yağmur gibi yağdırılıyor bu şekilde alman radarları tamamen felç oluyordu. uçak yerine görebildikleri tek şey yoğun bir buluttu.
bu sırada hedef olarak seçilen dresden kenti karnaval kutluyordu, şehrin yüzyıllar öncesine dayanan bir tarihi mevcuttu, saksonyanın başkenti olan şehire "elbenin floransası" ya da "mücevher kutusu" deniyordu, tarihi bir kültür merkeziydi. tüm bunlardan dolayı dresden halkı bombalanacaklarına hiçbir zaman inanmamış çoğu da bu bombardımanda gafil avlanmıştır.
savaş ekonomisi için ise kent büyük bir sanayi ve ulaşım merkeziydi. birçok fabrika, naziler için mühimmat, uçak parçaları ve makineli tüfek üretiyordu. birlikler, tanklar ve toplar dresden üzerinden 250 km uzaktaki doğu cephesine demiryolu ve karayollarıyla taşınıyordu. doğudan kaçan yüz binlerce alman mülteci de kentteydi. alman hava savunması genelde olduğu gibi bu bölgede de zayıftı.
müttefikler saldırı için doğrudan şehrin merkezini ana hedef olarak seçmişlerdir. saldırıya katılan ilk dalga lancester uçakları bombalarını 15 dakika gibi bir sürede hedef seçilen şehir merkezine boşalttılar. bombardıman iki aşama idi, öncelikle atılan bombalar ile evlerin çatılarının uçması sağlandı, daha sonra yangın çıkartan fosfor bombaları atıldı. amaç açılan deliklerden giren bu tip bombalar ile yangın çıkmasının sağlanmasıydı. solunumu güçleştiren fosfor gazı ayrıca insanların havasızlıktan boğulmalarınada sebep olacaktı.
dresden’ in dar sokakları ve ahşap evleri oluşacak yangını besleyecek en önemli etmendi. buna rüzgarlı havada eklenince ateş fırtınası ile yangın iyice kontrolden çıktı ve kendi kendini besler hale geldi. oluşan girdaplardan dolayı halk yanan binalara doğru çekilmiş, bombalardan kaçmak için bodrum katlarına sığınanlar sıcak havadan ve oksijensizlikten boğularak ölmüşlerdir. sıcaklık o kadar fazlaymış ki insanlar asfaltta koşarken ayakkabıların tabanları erir hale gelmiştir. çıkan yangın neticesinde sıcaklığın 900 dereceye ulaştığı söylenir. ilk dalganın sona ermesi ile saldırıya bilinçli olarak ara verilmiştir, böylece insanların ve itfaiyenin oluşan yangına müdahele etmesini yani bir araya toplanmaları istenmiştir.
ikinci dalga için bu sefer ilk dalganın iki katı kadar daha fazla lancester bombardıman uçağı dresdeni bombalamaya devam etmiştir. gece süren saldırılardan sonra gün doğarken bu sefer abd b-17 leri bombardımana başlamış, sanayi alanları ve havaalanını vurmuşlardır. saldırı o derece başarılıdıydı ki saldırıya katılan toplam 800 küsür uçaktan sadece 6 tanesi almanlar tarafından düşürülebilmiştir. dresden halkı ise kaderlerine razı olmuş, bu kadar acz içinde kalan nazi yöneticilerini hedef almaya başlayınca dresden nazi parti başkanı çareyi kaçmakta bulmuştur.
alman propaganda bakanı joseph goebbels oluşan durumu kendi lehine çevirmeye çalışmış, her zamanki çakallığı ile haberleri manipüle etmeye başlamıştır, tarafsız isveç ve isviçre gazetelerine haber sızdırılmış ve 250.000 ölü olduğunu yazdırtılmıştır.
bombardımanın abd de de etkisi ise çok sert olmuş, gazetecilerden biri “terör bombardımanı” sözünü sansürden geçirip gazetesine bastırınca abd kamuoyu ayaklanmış, ingiltere parlamentosunda churchill’ e durum hakkında sorular sorulmuştur. abd olaydan dolayı ingiltereyi suçlamıştır.
gerçek ölü sayısı ise savaştan sonra dresden kentinde kurulan bir komisyon tarafından en fazla 25.000 diye açıklanmıştır. ( bizim çakal goebbles rakamın sonuna 0 ekleyerek 250.000 demişti.)
bundan sonra alman savunması iyice çözüldüğü için bu derece büyük çaplı şehir bomabalamasına gerek kalmamış savaş sonuna kadar. almanya artık hem batıda hem de doğudan iyice sıkıştırılmaya başlanmıştır.
savaş sonunda dresden bombardımanı ihalesi bombacı harris’ e kaldığı için herkes ondan kaçar olmuş, tüm suç kendisine yüklenmiştir. o da verilen emirleri yerine getirdiğini söylemiştir.
devamını gör...
kadın olmanın zorlukları
sürekli bir kategoriye konulmak ve bundan kaçınmaya çalışırken asla kendisi olamamak.
devamını gör...
22 şubat 2022 rus işgalinin başlaması
biz bunu daha önce yazdık değerli okur.
rusya ukrayna savaşı/@revolversiz ittihatçı. tevazuya lüzum yok.
lüzumsuz tevazunun ardında gizli kibir yatar *
ne demiş atalar : görünen köy uzakta değildir. *
şimdi şuraya bir link bırakalım ve dileyen putin'in ulusa sesleniş konuşmasına bir göz gezdirsin. biz de "vurucu" bir kaç cümlesinin kritiğini yapalım.
vladimir putin yoldaş, ah yoldaş mı dedim af buyurunuz, putin azılı bir rus milliyetçisidir değerli okur. uzaklara dalıp bakarken, baktığı yerde gördüğü çarlık rusya' dır. hani bizdeki neo- osmanlıcı ekip gibi. lakin putin son derece rasyonel ve zekidir. fikirlerinin alt yapısı çürük değildir. bizdekiler gibi kültürsüz, bilgisiz ve koftiden milliyetçi değildir. bakalım ne diyor :
--sosyalizm, egemen devletler ve demokrasi için bir tehdittir, diyor. burada içlerindeki irlandalılara da bir gönderme yapıyor. esasen haksız da sayılmaz. marksizm / leninizmden bahsediyor, hani şu sosyalizmin ardılı olan marksizm, kendi kendini lağvedip evrimleşen sosyalizm. ancak kendi ideolojik görüş ve beklentilerine göre değerlendirme yapıyor. yoksa elbet kendisi de bilir ki, bir de milliyetçi sosyalizm vardır ve o kendini lağvetmez.dayandığı ana esaslar, kurduğu sistemin varlığı için hayatidir. aklınıza hemen hitler gelmesin durun, o ırkçı, saldırgan ve ötekileştirici öğretileri esas alır. nasyonel sosyalizm diye geçer ama bizim dediğimizle alakası yoktur. bahsettiğimiz şeyin reel pratikte binbir fraksiyonu vardır . hatta bu sözlükte bile bir iki kripto milliyetçi sosyalist var laf aramızda *
--sizi biz besledik, bizim nahiyemizsiniz. borçlarınızı dahi biz ödedik, sizi lenin şımarttı, bu hatadan da öte bir şeydi. şimdi batıya sırt verip bana diklenemezsiniz. o füzeleri sınırıma koydurmam, benim aleyhime güçlenemezsin uluslararası hukuka göre diyor. lenin onları şımarttı ama stalin sultangaliyev' e acımadı. onların mücadelesi "sınıf" mücadelesiydi de, galiyev'in mücadelesi neden şeytanlaştırıldı? şımartma tespiti yerinde. ama esas şu ki hepiniz şımarıksınız.
---hukuka uygun kurulmuş bir devlet değilsiniz. işte burası karışık. devlet kurmak günümüzde epeyce zordur değerli okur. self determination diye bir şey duymuşsunuzdur. ulusların kendi kaderini tayin hakkı da derler. bunun şartları çok sıkıdır, başka bir tanımda değiniriz. bir devlet böyle kurulabilir yahut egemen devletin "izniyle" ondan ayrılarak kurulabilir. ilhak ( bağlanma) yolu ile kurulabilir. bir de imparatorluklar parçalanır, mirasçı devlet (türkiye- osmanlı, / sscb - çarlık rusya gibi) imparatorluğun devamı sayılır. bunlar hukuka uygun devletleşmelerdir ; bunun dışında ayak oyunlarıyla ilhak'tı, ayrılmaydı bunlar olmaz. de facto devlet olur, u. a hukuk tanımaz.
1. dünya savaşı sonunda parçalanan imparatorlukların içinden çıkan ülkelerden biri olan ukrayna, diğer sscb cumhuriyetleri gibi hukuka uygun kuruldu.
ancak putin'in son sözü şu oldu:
__donetsk ve lugansk cumhuriyetlerini tanıyorum.
savaş çok yakın demiştik ya hani, yukarıdaki cümleyle harp başlamıştır. ukrayna' nın toprak bütünlüğüne ikinci kez el atılmış, onu gazlayan nato ve ab avel avel bakmıştır. o ikiyüzbine yakın asker boşuna mobilize olmadı demiştik.
ikinci soğuk savaş döneminin ikinci perdesi açılmıştır.
rusya ukrayna savaşı/@revolversiz ittihatçı. tevazuya lüzum yok.
lüzumsuz tevazunun ardında gizli kibir yatar *
ne demiş atalar : görünen köy uzakta değildir. *
şimdi şuraya bir link bırakalım ve dileyen putin'in ulusa sesleniş konuşmasına bir göz gezdirsin. biz de "vurucu" bir kaç cümlesinin kritiğini yapalım.
vladimir putin yoldaş, ah yoldaş mı dedim af buyurunuz, putin azılı bir rus milliyetçisidir değerli okur. uzaklara dalıp bakarken, baktığı yerde gördüğü çarlık rusya' dır. hani bizdeki neo- osmanlıcı ekip gibi. lakin putin son derece rasyonel ve zekidir. fikirlerinin alt yapısı çürük değildir. bizdekiler gibi kültürsüz, bilgisiz ve koftiden milliyetçi değildir. bakalım ne diyor :
--sosyalizm, egemen devletler ve demokrasi için bir tehdittir, diyor. burada içlerindeki irlandalılara da bir gönderme yapıyor. esasen haksız da sayılmaz. marksizm / leninizmden bahsediyor, hani şu sosyalizmin ardılı olan marksizm, kendi kendini lağvedip evrimleşen sosyalizm. ancak kendi ideolojik görüş ve beklentilerine göre değerlendirme yapıyor. yoksa elbet kendisi de bilir ki, bir de milliyetçi sosyalizm vardır ve o kendini lağvetmez.dayandığı ana esaslar, kurduğu sistemin varlığı için hayatidir. aklınıza hemen hitler gelmesin durun, o ırkçı, saldırgan ve ötekileştirici öğretileri esas alır. nasyonel sosyalizm diye geçer ama bizim dediğimizle alakası yoktur. bahsettiğimiz şeyin reel pratikte binbir fraksiyonu vardır . hatta bu sözlükte bile bir iki kripto milliyetçi sosyalist var laf aramızda *
--sizi biz besledik, bizim nahiyemizsiniz. borçlarınızı dahi biz ödedik, sizi lenin şımarttı, bu hatadan da öte bir şeydi. şimdi batıya sırt verip bana diklenemezsiniz. o füzeleri sınırıma koydurmam, benim aleyhime güçlenemezsin uluslararası hukuka göre diyor. lenin onları şımarttı ama stalin sultangaliyev' e acımadı. onların mücadelesi "sınıf" mücadelesiydi de, galiyev'in mücadelesi neden şeytanlaştırıldı? şımartma tespiti yerinde. ama esas şu ki hepiniz şımarıksınız.
---hukuka uygun kurulmuş bir devlet değilsiniz. işte burası karışık. devlet kurmak günümüzde epeyce zordur değerli okur. self determination diye bir şey duymuşsunuzdur. ulusların kendi kaderini tayin hakkı da derler. bunun şartları çok sıkıdır, başka bir tanımda değiniriz. bir devlet böyle kurulabilir yahut egemen devletin "izniyle" ondan ayrılarak kurulabilir. ilhak ( bağlanma) yolu ile kurulabilir. bir de imparatorluklar parçalanır, mirasçı devlet (türkiye- osmanlı, / sscb - çarlık rusya gibi) imparatorluğun devamı sayılır. bunlar hukuka uygun devletleşmelerdir ; bunun dışında ayak oyunlarıyla ilhak'tı, ayrılmaydı bunlar olmaz. de facto devlet olur, u. a hukuk tanımaz.
1. dünya savaşı sonunda parçalanan imparatorlukların içinden çıkan ülkelerden biri olan ukrayna, diğer sscb cumhuriyetleri gibi hukuka uygun kuruldu.
ancak putin'in son sözü şu oldu:
__donetsk ve lugansk cumhuriyetlerini tanıyorum.
savaş çok yakın demiştik ya hani, yukarıdaki cümleyle harp başlamıştır. ukrayna' nın toprak bütünlüğüne ikinci kez el atılmış, onu gazlayan nato ve ab avel avel bakmıştır. o ikiyüzbine yakın asker boşuna mobilize olmadı demiştik.
ikinci soğuk savaş döneminin ikinci perdesi açılmıştır.
devamını gör...
deneme
elden düşme, iki cümleyi bir araya getirebilenin deneme yazdığını iddia etmesiyle şekli şemali iyiden iyiye bozulan tür.
deneme yazmak, makale yazmak kadar ciddi bir iş. yine de iki farklı deneme türü var günümüzde. birini elinde kalem olan herkes yazabiliyor, diğeri ise hala "40 yaşından önce yazılmayacak" kadar üzerine titrenen, çekinilen bir zeminde duruyor.
deneme yazmak, makale yazmak kadar ciddi bir iş. yine de iki farklı deneme türü var günümüzde. birini elinde kalem olan herkes yazabiliyor, diğeri ise hala "40 yaşından önce yazılmayacak" kadar üzerine titrenen, çekinilen bir zeminde duruyor.
devamını gör...
normal sözlük aşık atışması
önüne et attım, dönüp bakmadı
n'eyleyim dostlar ben böyle pisiyi?
format atam dedim, lakin olmadı
kahretsin allah'ım böyle pc'yi!
n'eyleyim dostlar ben böyle pisiyi?
format atam dedim, lakin olmadı
kahretsin allah'ım böyle pc'yi!
devamını gör...
salzburg
avusturya'nın 155.000 nüfuslu bir eyaleti.
ismini bölgedeki tuz madenlerinden almıştır.
ayrıca naziler, 2.dünya savaşında sovyetler birliğinden gelen esirler için bu bölgede esir kampları da kurup, bu esirleri köle iş gücü olarak kullanmıştır.
ikinci dünya savaşının bitmesine 3 ay kala, mayıs 1945'de amerikan askerleri salzburg'a girip, bu şehri almanlardan tamamen temizlemiştir.
ismini bölgedeki tuz madenlerinden almıştır.
ayrıca naziler, 2.dünya savaşında sovyetler birliğinden gelen esirler için bu bölgede esir kampları da kurup, bu esirleri köle iş gücü olarak kullanmıştır.
ikinci dünya savaşının bitmesine 3 ay kala, mayıs 1945'de amerikan askerleri salzburg'a girip, bu şehri almanlardan tamamen temizlemiştir.
devamını gör...
kaçak gelinler
2014 yılında star tv ekranlarında yayınlanan başrollerinde selin şekerci, açelya topaloğlu ve deniz baysal'ın rol aldığı dizidir. kıymeti bitince bilinen dizilerden.

fotoğrafa 10 saniye bakınca arka fonda
koş koş koş koş olana kadar
koş koş koş onu bulana kadar
koş koş koş yakalayana kadar
koş peşinde aşkın ölene kadar
şarkısı çalıyor.
dizinin konusu ise zorla evlendirilen, intikam için sevgilisini düğün günü terketen ve son anda evlenmekten cayan 3 kızın aynı gün düğünden kaçıp aynı havaalanında birbiriyle tanışmasıdır.
dizinin en dikkat çeken karakteri selin şekerci'nin canlandırdığı şebnem gürsoy karakteriydi. karakter adeta bir marka haline geldi. dilbaz ve kendinden emin tavırları ile oyunculuğunu konuşturan şebnem gürsoy türk dizi karakterleri arasında "en orijinal" tipleme olabilir. düğünden sırf onu terk eden sonra evlilik aşamasına gelen sevgilisinden intikam için ayrılmıştır. eee bu düğün ona pahalıya patlar çünkü zengin şebnem gürsoy artık beş parasızdır. teyzoşu seniha sultan ona yardımcı olur.

istemediği adamla evlenmektense hayali plan oyunculuğu ve mankenliği bırakmak istemeyen kainat rolünü de deniz baysal canlandırmakta. silik bir karakter demek istemiyorum ama biraz toksik bir karakter. mıy mıy böyle. fakat allah var güzel kadın. noluya ya'nın son bölümüne konuk olan deniz baysal'ın güzelliğinde fırat albayram bile etkilenmiş* ailesi de toksikti bu kızın. babası ayrı bir dünya kız kardeşi ayrı problemliydi. fakat gelgelelim peşinden hiç erkek eksik olmazdı. can ile olan ilişkisini de ne çok kıskanırdım* ama biz ölene dek şebnem ve selim çiftini savunacağız*

son olarak astroloji dünyasının ülkemize evrilmesini sağlayan, meditasyona giriş serüvenimiz açelya topaloğlu'nun canlandırdığı almila rolü var. o da sırf doğum haritasında akif tatlıcı adında birini gösterdiği için akif tatlıcı adında hayatinin aşkını arıyordur. saf salaklardan. fırat albayram'ın rol arkadaşıdır kendisi.

erkek karakterler ise fırat albayram -özgür'ü, furkan andıç ise selim'i, fırat altunmeşe- can'ı canlandırmıştır.
esas oğlanlar bunlar. diğerlerini yazmıyorum. çünkü nerden baksan kız başına 2 erkek düşüyor. belamı bunları çekiyor, bunlar mı belayı belli değil.
tv ekranlarında reyting kurbanı olan dizi ilk 14 bölüm star tv'de yayınlanmış daha sonra tv8'de 15 bölüm çekilse de yine reyting kurbanı olup çiftler kavak yelleri sezon finali gibi uçurumdan düşüp kaza yaparak final yapmıştır.

fotoğrafa 10 saniye bakınca arka fonda
koş koş koş koş olana kadar
koş koş koş onu bulana kadar
koş koş koş yakalayana kadar
koş peşinde aşkın ölene kadar
şarkısı çalıyor.
dizinin konusu ise zorla evlendirilen, intikam için sevgilisini düğün günü terketen ve son anda evlenmekten cayan 3 kızın aynı gün düğünden kaçıp aynı havaalanında birbiriyle tanışmasıdır.
dizinin en dikkat çeken karakteri selin şekerci'nin canlandırdığı şebnem gürsoy karakteriydi. karakter adeta bir marka haline geldi. dilbaz ve kendinden emin tavırları ile oyunculuğunu konuşturan şebnem gürsoy türk dizi karakterleri arasında "en orijinal" tipleme olabilir. düğünden sırf onu terk eden sonra evlilik aşamasına gelen sevgilisinden intikam için ayrılmıştır. eee bu düğün ona pahalıya patlar çünkü zengin şebnem gürsoy artık beş parasızdır. teyzoşu seniha sultan ona yardımcı olur.

istemediği adamla evlenmektense hayali plan oyunculuğu ve mankenliği bırakmak istemeyen kainat rolünü de deniz baysal canlandırmakta. silik bir karakter demek istemiyorum ama biraz toksik bir karakter. mıy mıy böyle. fakat allah var güzel kadın. noluya ya'nın son bölümüne konuk olan deniz baysal'ın güzelliğinde fırat albayram bile etkilenmiş* ailesi de toksikti bu kızın. babası ayrı bir dünya kız kardeşi ayrı problemliydi. fakat gelgelelim peşinden hiç erkek eksik olmazdı. can ile olan ilişkisini de ne çok kıskanırdım* ama biz ölene dek şebnem ve selim çiftini savunacağız*

son olarak astroloji dünyasının ülkemize evrilmesini sağlayan, meditasyona giriş serüvenimiz açelya topaloğlu'nun canlandırdığı almila rolü var. o da sırf doğum haritasında akif tatlıcı adında birini gösterdiği için akif tatlıcı adında hayatinin aşkını arıyordur. saf salaklardan. fırat albayram'ın rol arkadaşıdır kendisi.

erkek karakterler ise fırat albayram -özgür'ü, furkan andıç ise selim'i, fırat altunmeşe- can'ı canlandırmıştır.
esas oğlanlar bunlar. diğerlerini yazmıyorum. çünkü nerden baksan kız başına 2 erkek düşüyor. belamı bunları çekiyor, bunlar mı belayı belli değil.
tv ekranlarında reyting kurbanı olan dizi ilk 14 bölüm star tv'de yayınlanmış daha sonra tv8'de 15 bölüm çekilse de yine reyting kurbanı olup çiftler kavak yelleri sezon finali gibi uçurumdan düşüp kaza yaparak final yapmıştır.
devamını gör...
savunma saldırıyor
şeytanın avukatı lakaplı jacques verges’in metis yayınlarından basılan harika kitabı. kitap; “uyum davaları”, “kopuş davaları” ve “siyasi dava tekniği” başlıklı üç bölüm ve “tarihin ahlakı” isimli sonuç bölümünden oluşuyor. her bir bölümde, tarihte ses getirmiş ünlü davalara ve savunmalara yer verilmiş. yıllar geçse de tekrardan açıp bir bölümünü okumak isteyeceğiniz bir eser.
yazarından biraz bahsetmek istiyorum; suçlu olduğunu bile bile bir tecavüzcüyü, bir katili nasıl savunursun? sözlük bünyesinde de fazlasıyla nefret edilen avukatların en çok karşılaştığı eleştirilerden biridir bu. her bir avukatın bu soruya vereceği cevap farklıdır. kimisi para için, kimisi şöhret için yapar bunu. şüphesiz ki jacques verges, çoğunluğa karşı tek başına kalmaktan büyük zevk duyuyordu. çakal carlos, sırp kasabı slobodan miloseviç, saddam’ın yardımcısı tarık aziz, alaaddin çakıcı, cemile bouhired (daha sonrasında bu kadınla evlenmiş) gibi isimlerin avukatlığını üstlenen jacques verges, ikinci dünya savaşı sırasında fransızlara adeta kök söktüren ve binlerce fransız’ı öldüren lyon kasabı klaus barbie’nin avukatlığını üstlenince, büyük eleştirilere maruz kaldı. eleştirilere şöyle cevap verecekti;
‘barbie’yi iki şey üzerinden savundum. birincisi, barbie, general osares’in cezayir’de öldürdüğünden daha az kişiyi öldürmüştü. osares terfi etti; barbie ise suçlanarak cezaevine girdi. ayrıca harekâtın üç veya dördüncü adamıydı; bir numara değildi. bolivya hükümeti barbie’yi ülke dışına atabilirdi. ama onu bir uçağa koyup fransız guyana’sına getirttiler, onu satın aldılar. insanı bir ülkeden kovduğunuzda, ona başka bir ülkeyi seçme özgürlüğü verirsiniz. siz onun bu özgürlüğünü elinden aldınız. barbie’yi savunmam, fln militanlarını savunmamdan çok farklıydı. bence düşmanını savunabilmek, bir avukat için inanılmaz bir onurdur. ‘bir nazi’nin savunulacak ne gibi bir yanı olabilir’ diye düşünebilirsiniz. ancak benim tutkum savunmak... suçu değil, suçu işleyeni savunuyorum.’
verges, katalan asıllı fransız bir baba ile vietnamlı bir annenin oğlu olarak fransa’nın sömürge topraklarında dünyaya geldi. barbie davası üzerinden savcılık makamını dolayısıyla fransa tarihini rezil etmek istiyordu. nitekim etti de. istanbul’da verdiği bir röportajında saddam’ı savunmak istediğini ve bunu yapsaydı muhtemelen idamdan kurtaracağını belirtmiş. verges, müvekkilinin cenazesine katıldığı için avukat hakkında dava açılan bizim ülkemizde avukatlık yapsaydı, örgüt üyesi olmaktan ceza alırdı muhtemelen.
“adalet ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıflar emrindeki işlevi hiç değişmez; yasanın çiğnenmesiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri, o sınıfın lehine çözmek." sayfa 14
yazarından biraz bahsetmek istiyorum; suçlu olduğunu bile bile bir tecavüzcüyü, bir katili nasıl savunursun? sözlük bünyesinde de fazlasıyla nefret edilen avukatların en çok karşılaştığı eleştirilerden biridir bu. her bir avukatın bu soruya vereceği cevap farklıdır. kimisi para için, kimisi şöhret için yapar bunu. şüphesiz ki jacques verges, çoğunluğa karşı tek başına kalmaktan büyük zevk duyuyordu. çakal carlos, sırp kasabı slobodan miloseviç, saddam’ın yardımcısı tarık aziz, alaaddin çakıcı, cemile bouhired (daha sonrasında bu kadınla evlenmiş) gibi isimlerin avukatlığını üstlenen jacques verges, ikinci dünya savaşı sırasında fransızlara adeta kök söktüren ve binlerce fransız’ı öldüren lyon kasabı klaus barbie’nin avukatlığını üstlenince, büyük eleştirilere maruz kaldı. eleştirilere şöyle cevap verecekti;
‘barbie’yi iki şey üzerinden savundum. birincisi, barbie, general osares’in cezayir’de öldürdüğünden daha az kişiyi öldürmüştü. osares terfi etti; barbie ise suçlanarak cezaevine girdi. ayrıca harekâtın üç veya dördüncü adamıydı; bir numara değildi. bolivya hükümeti barbie’yi ülke dışına atabilirdi. ama onu bir uçağa koyup fransız guyana’sına getirttiler, onu satın aldılar. insanı bir ülkeden kovduğunuzda, ona başka bir ülkeyi seçme özgürlüğü verirsiniz. siz onun bu özgürlüğünü elinden aldınız. barbie’yi savunmam, fln militanlarını savunmamdan çok farklıydı. bence düşmanını savunabilmek, bir avukat için inanılmaz bir onurdur. ‘bir nazi’nin savunulacak ne gibi bir yanı olabilir’ diye düşünebilirsiniz. ancak benim tutkum savunmak... suçu değil, suçu işleyeni savunuyorum.’
verges, katalan asıllı fransız bir baba ile vietnamlı bir annenin oğlu olarak fransa’nın sömürge topraklarında dünyaya geldi. barbie davası üzerinden savcılık makamını dolayısıyla fransa tarihini rezil etmek istiyordu. nitekim etti de. istanbul’da verdiği bir röportajında saddam’ı savunmak istediğini ve bunu yapsaydı muhtemelen idamdan kurtaracağını belirtmiş. verges, müvekkilinin cenazesine katıldığı için avukat hakkında dava açılan bizim ülkemizde avukatlık yapsaydı, örgüt üyesi olmaktan ceza alırdı muhtemelen.
“adalet ister ilah gibi süslensin, ister paçavralara bürünsün, yönetici sınıflar emrindeki işlevi hiç değişmez; yasanın çiğnenmesiyle ortaya çıkan toplumsal çelişkileri, o sınıfın lehine çözmek." sayfa 14
devamını gör...
en sevilen böcek
uğur böceği.
*
*
devamını gör...
çağımızın hastalığı
kibir, bencillik, belirsizlik, işsizlik ve covid-19.
devamını gör...
sen aşırı derecede sevimli bir şeysin
kedi canını senin … diye devam eder.
devamını gör...
terk edildikten sonra ilk yaptığınız şey
duyguların bulaşıcı olduğuna inandığımdan acıyı çok temiz diğer hiçbir şeye bulaştırmadan sessizce çekerim ben. kendi içimde mırıldanır dururum tabii. suçu üstlenir karşı tarafın geri dönüşünü engellerim. hikayeyi böylece benim kontrolümde sonlandırırım. maruz kalmamış başlatmış ve bitirmişimdir. ben açmayacağım için tekrar o konunun açılması ve gidenin tarafımca çağrılmayacağı için dönmesi mümkün değildir. ama genel olarak acıyı ertelemem bastırmam saptırmam vs. neyse odur. kendi kökü üzerinde canlansın büyüsün ve ölsün isterim. zehirli bi ilişkide terk etmeyi de terk edilmeyi de yaşadım. aşıktım o yüzden geri dönüşlere ve geri dönmeye müsaade ettim. hem kendimde hem onda vardı bu izin. gittik geldik ve son.
ama bikaç defa tekrar ettiği için çok acıtıcı olmadı. hatta rahatlamıştım. beynim netliğe aşık. belirsizlik ortadan kalkınca inanılmaz rahatlıyorum. beni sevmiyor? sevmiyor. müthişim. onu sevmiyorum? sevmiyorum. müthişim. kırıntısı bile varsa sevginin beni rahatsız eder. yok etmek isterim. hep böyle yaptım. bütün köprüleri yaktım. tanrım iyi ki yapmışım. iyi ki. giden iyi ki gitmiş. ben iyi ki gitmişim. allah herkesin yolunu açık etsin. benim ediyor zira.
ama bikaç defa tekrar ettiği için çok acıtıcı olmadı. hatta rahatlamıştım. beynim netliğe aşık. belirsizlik ortadan kalkınca inanılmaz rahatlıyorum. beni sevmiyor? sevmiyor. müthişim. onu sevmiyorum? sevmiyorum. müthişim. kırıntısı bile varsa sevginin beni rahatsız eder. yok etmek isterim. hep böyle yaptım. bütün köprüleri yaktım. tanrım iyi ki yapmışım. iyi ki. giden iyi ki gitmiş. ben iyi ki gitmişim. allah herkesin yolunu açık etsin. benim ediyor zira.
devamını gör...
hesap silme seçeneği
ohh her yer tertemiz olur mis mis...
yalnız ben ucuzcuyum bim'in aks markalı (hani pembiş olanı var ya hah işte o.) yüzey temizleyicisini de boca edersek içine, az biraz güzel koksun ortalık.
nasıl ya bu değil miydi?
haa pardon bro ben yanlış şey etmişim.
tamam tamam siz devam edin madem hahah.
yalnız ben ucuzcuyum bim'in aks markalı (hani pembiş olanı var ya hah işte o.) yüzey temizleyicisini de boca edersek içine, az biraz güzel koksun ortalık.
nasıl ya bu değil miydi?
haa pardon bro ben yanlış şey etmişim.
tamam tamam siz devam edin madem hahah.
devamını gör...
türklerin en başarılı olduğu konu
oğuz atay'ın dediği gibi..
"bir tek trafik kazalarında birinciyiz. buyrun bakalım. binde dört onda iki. gururumuza dokunuyor. selim kadar olamıyoruz. ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. milli gelirin dağılımı gibi."
"bir tek trafik kazalarında birinciyiz. buyrun bakalım. binde dört onda iki. gururumuza dokunuyor. selim kadar olamıyoruz. ayrıca, büyük şehirlerde bir bakıma yüksek görünen bu oran, köylere doğru gittikçe azalıyor. milli gelirin dağılımı gibi."
devamını gör...
anıtkabir
anıtkabir'e mabed diyen, kemalizm'e din diyenler bir insanı sevip saymanın sadece metafizik ve ruhani olduğunu sanarlar. sanki türbelerden, şeyhlerden ev,iş,eş,para isteyen başkaları. rabıta ve şefaatçilik kula kulluk değil midir? önce bunun hesabını veriniz. biz atatürk'ten cennette şaraplar, nuriler istemiyoruz biz atatürk'ün mezarına da anıtkabir'e de sizin zihniyetinize çomak sokmak, hala medeni bir türk ülkesinde yaşadığımızı hatırlamak ve hatırlatmak için gidiyoruz. al sana komünist ateistlerin lenin ve mao için yaptıkları. lenin'in mumyası için yılda 500 bin dolar harcanıyor. ve hala mumyası açıkta sergileniyor. bazı insanlar özeldir ve hayatını bir ideal uğruna harcarlar o idealin sevenleri o insanların mezarına da gider mumyasını da yaptırır. çünkü anılar güzeldir. bazı şeyler güzel hissettirir
images.app.goo.gl/wYj44cfQy...
images.app.goo.gl/D33jaoMMc...
images.app.goo.gl/WYETP6VL2...
edit: #549625 bu da burada dursun bakalım din miymiş değil miymiş?
images.app.goo.gl/wYj44cfQy...
images.app.goo.gl/D33jaoMMc...
images.app.goo.gl/WYETP6VL2...
edit: #549625 bu da burada dursun bakalım din miymiş değil miymiş?
devamını gör...
in the army now
a vacation in a foreign land
uncle sam does the best he can
you're in the army now
esasında hollandalı bolland&bolland kardeşlerin şarkısı olduğu halde ingiliz (ya da british de olabilir) grup status quo ile anılan 80lerin ikinci yarısının en ses getiren, en akılda kalan şarkılarından biridir. yukarıda yazdığım iki satırı ezberden yazdım. o derece akılda kalıcı.
genel anlamda şarkı askerliğe eleştiri hatta antimilitarist olarak değerlendirilir. sam amca* gençleri yabancı bir ülkede tatil yapmaları için askere çağırıp sonrasında onları birer 'survivor'a çevirir mivnalinde ilerler.
80lerin sonu 90ların tamamının müziği benim için yaşım gereği başka anlamlar yüklü ancak objektif bir bakışla bakıldığında da gerçekten şahane eserlerin ortaya konduğu yıllar olarak kabul edilebilir.
madonna, michael jackson gibi inanılmaz iki star çıkmış ve tüm dünyaca kabul görmüş. öte yandan dönemine göre daha az bilindik şarkıcı ve grupların söylediği pek çok şarkı dillere pelesenk olmuştur. aradan geçen 30 yıla rağmen unutulmamıştır.
top gun filminin meşhur şarkısı, take my breath away mesela o yılları yaşamış herkes hatırlar muhakkak.
keza alphaville şarkısı big in japan, duyar duymaz akla 80leri getirir.
you're in the army now da o şarkılardan biridir.
status quo nasıl bir gruptur, başka hangi şarkıları var hiç bilmiyorum ama bu şarkıyı ölsem unutmam.
uncle sam does the best he can
you're in the army now
esasında hollandalı bolland&bolland kardeşlerin şarkısı olduğu halde ingiliz (ya da british de olabilir) grup status quo ile anılan 80lerin ikinci yarısının en ses getiren, en akılda kalan şarkılarından biridir. yukarıda yazdığım iki satırı ezberden yazdım. o derece akılda kalıcı.
genel anlamda şarkı askerliğe eleştiri hatta antimilitarist olarak değerlendirilir. sam amca* gençleri yabancı bir ülkede tatil yapmaları için askere çağırıp sonrasında onları birer 'survivor'a çevirir mivnalinde ilerler.
80lerin sonu 90ların tamamının müziği benim için yaşım gereği başka anlamlar yüklü ancak objektif bir bakışla bakıldığında da gerçekten şahane eserlerin ortaya konduğu yıllar olarak kabul edilebilir.
madonna, michael jackson gibi inanılmaz iki star çıkmış ve tüm dünyaca kabul görmüş. öte yandan dönemine göre daha az bilindik şarkıcı ve grupların söylediği pek çok şarkı dillere pelesenk olmuştur. aradan geçen 30 yıla rağmen unutulmamıştır.
top gun filminin meşhur şarkısı, take my breath away mesela o yılları yaşamış herkes hatırlar muhakkak.
keza alphaville şarkısı big in japan, duyar duymaz akla 80leri getirir.
you're in the army now da o şarkılardan biridir.
status quo nasıl bir gruptur, başka hangi şarkıları var hiç bilmiyorum ama bu şarkıyı ölsem unutmam.
devamını gör...

