olasılıksız
4 yıl kadar önce okuyup bitirdiğim kitap.
hatta hızımı alamadım, iki kez daha okudum, öyle etkileyiciydi yani.
her fırsatta öneririm, gerçek bir başyapıttır.
hatta hızımı alamadım, iki kez daha okudum, öyle etkileyiciydi yani.
her fırsatta öneririm, gerçek bir başyapıttır.
devamını gör...
öyle bir geçer zaman ki
2010-2013 yıllarında yönetmenliğini zeynep günay tan'ın senaristliğini coşkun ırmak'ın
yapımcılığını cengiz deveci'nin
yaptığı 3 sezon 120 bölüm olarak çekilmiş ve yayımlanan türk dram, aile dizisi. erkin koray'ın efsane parçasından almıştır ismini bu dizi.
başrollerinde,
erkan petekkaya
ayça bingöl
wilma elles
meral çetinkaya
yıldız çağrı atiksoy
aras bulut iynemli
farah zeynep abdullah
emir berke zincidi
gün koper
mete horozoğlu
mine tugay
elçin sangu
muhammet uzuner
türkü turan
yeliz kuvancı bulunmaktadır.
dizi 1960 yıllarını yansıtıyor ekrana. bir aile o ailenin yaşadığı acı, dram, babanın sorumsuzluğu ve ailesini yaptığı işkenceler, aile bireylerinin çektiği sancılar ve yaşadıkları zorluklar. hepsi tüm gerçekliğiyle yansıyor ekranlara. açıkçası ben tüm bölümleri izlemedim çünkü dram pek bana göre değil. bu tarz dizileri bu yüzden pek izlememeyi tercih ederim. izlediğim 5, 10 bölüm diziden koşar adımla kaçmam yetti. beni diziye çeken soner ve aylin'i aşkıydı diyebilirim. çok hüzünlü ve çok masum bir aşk. çok değişik karakterler barındıran bir dizi. tek tek incelenip detaylı analizleri yapılası karakterler. hele o ali yok mu ah o ali! hah!
açıkçası ben izlediğim kadarıyla oyunculuklarını da pek beğenmiştim. kalbime sancıların girdiğini hatırlıyorum. izlediğim her şeyin beni bu kadar etkilemesi hiç normal değil evet biliyorum. sanırım doğum haritamdaki balık yoğunluğu beni bu duygusal sürüncemeye itiyor. ah banu'nun sinir bozucu duygusallığı. belgesellerde bile ağlıyor olabilmem özellikle buna bir örnek.
neyse efem iyi seyirler diliyorum.
yapımcılığını cengiz deveci'nin
yaptığı 3 sezon 120 bölüm olarak çekilmiş ve yayımlanan türk dram, aile dizisi. erkin koray'ın efsane parçasından almıştır ismini bu dizi.
başrollerinde,
erkan petekkaya
ayça bingöl
wilma elles
meral çetinkaya
yıldız çağrı atiksoy
aras bulut iynemli
farah zeynep abdullah
emir berke zincidi
gün koper
mete horozoğlu
mine tugay
elçin sangu
muhammet uzuner
türkü turan
yeliz kuvancı bulunmaktadır.
dizi 1960 yıllarını yansıtıyor ekrana. bir aile o ailenin yaşadığı acı, dram, babanın sorumsuzluğu ve ailesini yaptığı işkenceler, aile bireylerinin çektiği sancılar ve yaşadıkları zorluklar. hepsi tüm gerçekliğiyle yansıyor ekranlara. açıkçası ben tüm bölümleri izlemedim çünkü dram pek bana göre değil. bu tarz dizileri bu yüzden pek izlememeyi tercih ederim. izlediğim 5, 10 bölüm diziden koşar adımla kaçmam yetti. beni diziye çeken soner ve aylin'i aşkıydı diyebilirim. çok hüzünlü ve çok masum bir aşk. çok değişik karakterler barındıran bir dizi. tek tek incelenip detaylı analizleri yapılası karakterler. hele o ali yok mu ah o ali! hah!
açıkçası ben izlediğim kadarıyla oyunculuklarını da pek beğenmiştim. kalbime sancıların girdiğini hatırlıyorum. izlediğim her şeyin beni bu kadar etkilemesi hiç normal değil evet biliyorum. sanırım doğum haritamdaki balık yoğunluğu beni bu duygusal sürüncemeye itiyor. ah banu'nun sinir bozucu duygusallığı. belgesellerde bile ağlıyor olabilmem özellikle buna bir örnek.
neyse efem iyi seyirler diliyorum.
devamını gör...
dinime küfreden müslüman olsa
birilerini eleştirken kendisininde farkında olmadan aynı hatayı yapması durumu.
devamını gör...
güne bir erkek yalanı bırak
ben böyleyim, sana özel bişey değil ve
kimse senin gibi hissettirmedi başı çeker.
kimse senin gibi hissettirmedi başı çeker.
devamını gör...
türkiye'de çocuk olmak
akşam ezanı okunduğunda eve girmektir. gerçi o eskide kaldı. gün boyu bilgisayar oynayıp evden çıkmamaktır.
devamını gör...
sevilen şiirin en vurucu dizeleri
attila ilhan'ın "kesik birer kol gibi yalnızdık" cümlesidir.
devamını gör...
normal sözlük aile ortamı saçmalığı
burada yazacaklarımın kafa sözlük'ün kendisi ile ilgili değildir. bir görüşle ilgilidir, bazılarına göre burası aile sözlüğüymüş... aile nerede peki? ortam* dersin anlaşılır, interaktif çevre dersin anlaşılır ama aile kavramı bu kadar basit bir şey değil. burada aile değiliz, sadece birbirimizle iyi geçinen, iyi anlaşan bir ortamın içindeyiz. burası özünde onlarca farklı insanın bir araya geldiği sosyal bir ortam. bunu diyen kişi ya da kişiler kendi inandığı şeye herkesin inanmasını bekliyor. bazı düşünceler çok anlamsız ve absürt geliyor. aile kavramını bu kadar basitleştirmeyin.
edit: sevgili atamabekleyenastronot, kişi kendisi ne ise herkesi öyle bilirmiş. yani kişi kendinden bilir işi. burada bu zamana kadar hiçbir kıza sarkıntılık yapmadım, yapmam da. bana göre önemsiz ve basit şeyler bunlar. burada modlar dışında çok nadir iletişim kurduğum insanlar var, onlarla da bilgi alışverişim olmuştur. yapan varsa da kendine yapar, herkesin kendi görüşü.
edit: sevgili atamabekleyenastronot, kişi kendisi ne ise herkesi öyle bilirmiş. yani kişi kendinden bilir işi. burada bu zamana kadar hiçbir kıza sarkıntılık yapmadım, yapmam da. bana göre önemsiz ve basit şeyler bunlar. burada modlar dışında çok nadir iletişim kurduğum insanlar var, onlarla da bilgi alışverişim olmuştur. yapan varsa da kendine yapar, herkesin kendi görüşü.
devamını gör...
rüya
psikolojide “bilinçaltı yansıması” veya “tabire açık ilahi mesaj” olarak kabul edilen duyusuz algıdır.
devamını gör...
karl marx
(bkz: sirin baba)
devamını gör...
sigara ve alkolün dünya çapında tamamen yasaklanması gerekliliği
ben de insan ırkının midesi doysun diye her yıl 150 milyarın üzerinde katledilen canlıların yaşam hakkı için insanlık denen kanserin ortadan tamamen kaldırılmasını isitiyorum.
t: saçmalık.
t: saçmalık.
devamını gör...
sürekli kendisini öven insan
uzak durun ve kesinlikle hayatınıza sokmayın bu türleri.
devamını gör...
şahsım hakkında düşündükleriniz
başlık ve tanım arasında bağlantı kurmaya çalışırken beynim yandı, o yüzden cevap veremiyorum.
siz beni bırakın, devam edin.
siz beni bırakın, devam edin.
devamını gör...
silahtar
osmanlı devleti’nde padişah, vezir gibi devlet büyüklerinin silâhlarının bakımıyla görevli kimse.
bu makam, ilk olarak yıldırım bayezit. zamanında oluşturuldu. silâhtarlar, enderun’a alınan gençler arasında zamanla yetişerek bu mevkiye yükselirlerdi. görevlerinin başında padişahın silâhını taşımak, öteki silâhlarıyla birlikte diğer kıymetli mücevher ve eşyalarını korumak; padişahın gezintilerine katılmak gelirdi. aralarından vezir-i azamlık makamına yükselenler olmuştur. en büyük örneği 4.murad han zamanında ki "silahtar mustafa paşa"'dır.
bu makam, ilk olarak yıldırım bayezit. zamanında oluşturuldu. silâhtarlar, enderun’a alınan gençler arasında zamanla yetişerek bu mevkiye yükselirlerdi. görevlerinin başında padişahın silâhını taşımak, öteki silâhlarıyla birlikte diğer kıymetli mücevher ve eşyalarını korumak; padişahın gezintilerine katılmak gelirdi. aralarından vezir-i azamlık makamına yükselenler olmuştur. en büyük örneği 4.murad han zamanında ki "silahtar mustafa paşa"'dır.
devamını gör...
johannes brahms
dünyanın bilinen en eski lanetine, karşılıksız aşka kapılmış ve ömrü boyunca bir bıçak izi gibi bunu taşımış olan besteci. 20'li yaşlarında robert schumann ile tanışıyor brahms ve schumann brahms'ın yeteneği karşısında neredeyse büyüleniyor böylece aralarında bir dostluk başlıyor -ki schumann'ın yeni yollar makalesinde brahms'ı övmesi, brahms için tanınmanın kapılarını aralıyor- ve bu dostluk schumann akıl hastanesine yatana kadar ve sonrasında da devam ediyor fakat bu süreç brahms için büyük bir felaketin de başlangıcı oluyor. bu büyük felaket; robert schumann'ın eşi, piyano virtüözü clara josephine wieck veya bilinen ismiyle clara schumann. robert hastanedeyken ikilinin mesafeli dostluğu başlıyor ve brahms clara'ya robert'ın durumu hakkında bilgi vermek için aracı görevini üstleniyor. bu mektuplaşmalar sürerken brahms gittikçe clara'ya karşı bir hayranlık duymaya başlıyor ve bu hayranlık yavaş yavaş yerini filizlenmek üzere olan bir aşka bırakıyor fakat brahms bu durumu asla yansıtmadan aracı görevini robert schumann 1856 yılında ölene kadar devam ettiriyor.
daha sonrasında ikilinin dostluğu devam etse bile brahms hislerini söylemiyor ve kendisini eşinin eserlerini tanıtmaya adamış olan clara'ya ve clara'nın çocuklarına adıyor. hislerini belli etmeden uzun süre boyunca yalnızca dostluğu ile clara'ya eşlik etmeye devam ediyor. ikilinin arasına sık sık mesafeler girse bile mektuplaşmalar kesilmiyor hatta git gide samimi bir duruma geliyor konuşmaları fakat ne çare, clara yalnızca yakın bir dost olarak görüyor brahms'ı. son dönemlerinde yazılan mektuplar bir noktada kafa karıştırıcı olsa da ikilinin arasındaki ilişki hiçbir zaman karşılıklı bir aşka dönüşmüyor ve gençliğinin en güzel zamanlarından ölene kadar sevdiği ve asla bir karşılık bulamadığı -hatta belki de beklemediği- kadını 1896 yılında tamamen kaybediyor. zaten clara'nın ölümünden kısa süre sonra kendisi de ölümü eski bir dost gibi selamlıyor.
tchaikovsky ne kadar kendisini yeteneksiz olarak tanımlasada bence brahms'ın keman-piyano sonatlarında insanın ruhuna dokunan bir şeyler var. bütün bu yaşanmışlığın, haykırılamayan sevginin söylenmemiş sözleri ve gönderilmeden yakılmış mektupların çaresizliği insanın içine hiç gitmeyecek bir ağırlık gibi yerleşir, bu yüzden brahms'ın mektupları müziğidir, söylenmemiş cümleleri, katlandığı bu çaresizlik ve sevgisini içine gömüp her an o sevginin kaynağını izlemek zorunda olma laneti onun eserlerindeki çığlık gibidir. zaten bütün bu hikayenin altında yatanları bilmek bana yemişim tchaikovsky'i ben zaten antonín dvořák seviyorum dedirtmiştir.*
benim için brahms ve eserleri platonik aşkın tanımı gibidir çünkü bana kalırsa böyle bir sevmek çok nadir görülür. ne zaman herhangi bir şeyin imkansızlığı -benim durumumda sanıyorum bu imkansızlık birini sevmek olurdu- altında ezilsem ve bir cam gibi dağılıp gideceğimi hissetsem sığındığım ilk kapı brahms'ın sanatıdır bu yüzden. hiç tatmadan da brahms'dan öğrendiğim bir şey var ise; asla sizin olmayacak bir şeyi sevmek, hayatın; " her istediğine sahip olamazsın" deme şeklidir. dünyanın artık yalnızca kendi etrafında dönmediğini fark eder ve bir gülümsemenin önünde tüm varlığın ile diz çökersin ama uzanıp ona dokunamayacağını bilirsin, işte bu insanın parmaklarının ucunu yakan bir şeydir. hangimizde brahms'da bulunan bu bağlılık var bilinmez, hangimiz sevmenin ve sevilmenin böylesine denk geliriz o da muamma ama şu var ki ölmeyecek tüm tutkular sanat ile varlığını sürdürmeye ve içimizde bir şeyleri taze tutmaya devam eder. bundan dolayı nasırlaşmış her yanımızı törpüler sanat, giden yine bizdendir, bizim etimizdir ama en azından içimizdeki bir şeyleri korumaya belki yeter.
şair lisel mueller'in kaleminden brahms ve clara:
johannes brahms and
clara schumann
the modern biographers worry
“how far it went,” their tender friendship.
they wonder just what it means
when he writes he thinks of her constantly,
his guardian angel, beloved friend.
the modern biographers ask
the rude, irrelevant question
of our age, as if the event
of two bodies meshing together
establishes the degree of love,
forgetting how softly eros walked
in the nineteenth-century, how a hand
held overlong or a gaze anchored
in someone’s eyes could unseat a heart,
and nuances of address not known
in our egalitarian language
could make the redolent air
tremble and shimmer with the heat
of possibility. each time ı hear
the ıntermezzi, sad
and lavish in their tenderness,
ı imagine the two of them
sitting in a garden
among late-blooming roses
and dark cascades of leaves,
letting the landscape speak for them,
leaving us nothing to overhear.
ek olarak türkçe bir kaynak bulamadım ama mektuplaşmalar ve hikayenin atladığım detayları ile ilgilenen olursa diye buraya detaylı bir yazı bırakıyorum: www.brainpickings.org/2017/...
bunu da eklemezsem içimde kalırdı:
daha sonrasında ikilinin dostluğu devam etse bile brahms hislerini söylemiyor ve kendisini eşinin eserlerini tanıtmaya adamış olan clara'ya ve clara'nın çocuklarına adıyor. hislerini belli etmeden uzun süre boyunca yalnızca dostluğu ile clara'ya eşlik etmeye devam ediyor. ikilinin arasına sık sık mesafeler girse bile mektuplaşmalar kesilmiyor hatta git gide samimi bir duruma geliyor konuşmaları fakat ne çare, clara yalnızca yakın bir dost olarak görüyor brahms'ı. son dönemlerinde yazılan mektuplar bir noktada kafa karıştırıcı olsa da ikilinin arasındaki ilişki hiçbir zaman karşılıklı bir aşka dönüşmüyor ve gençliğinin en güzel zamanlarından ölene kadar sevdiği ve asla bir karşılık bulamadığı -hatta belki de beklemediği- kadını 1896 yılında tamamen kaybediyor. zaten clara'nın ölümünden kısa süre sonra kendisi de ölümü eski bir dost gibi selamlıyor.
tchaikovsky ne kadar kendisini yeteneksiz olarak tanımlasada bence brahms'ın keman-piyano sonatlarında insanın ruhuna dokunan bir şeyler var. bütün bu yaşanmışlığın, haykırılamayan sevginin söylenmemiş sözleri ve gönderilmeden yakılmış mektupların çaresizliği insanın içine hiç gitmeyecek bir ağırlık gibi yerleşir, bu yüzden brahms'ın mektupları müziğidir, söylenmemiş cümleleri, katlandığı bu çaresizlik ve sevgisini içine gömüp her an o sevginin kaynağını izlemek zorunda olma laneti onun eserlerindeki çığlık gibidir. zaten bütün bu hikayenin altında yatanları bilmek bana yemişim tchaikovsky'i ben zaten antonín dvořák seviyorum dedirtmiştir.*
benim için brahms ve eserleri platonik aşkın tanımı gibidir çünkü bana kalırsa böyle bir sevmek çok nadir görülür. ne zaman herhangi bir şeyin imkansızlığı -benim durumumda sanıyorum bu imkansızlık birini sevmek olurdu- altında ezilsem ve bir cam gibi dağılıp gideceğimi hissetsem sığındığım ilk kapı brahms'ın sanatıdır bu yüzden. hiç tatmadan da brahms'dan öğrendiğim bir şey var ise; asla sizin olmayacak bir şeyi sevmek, hayatın; " her istediğine sahip olamazsın" deme şeklidir. dünyanın artık yalnızca kendi etrafında dönmediğini fark eder ve bir gülümsemenin önünde tüm varlığın ile diz çökersin ama uzanıp ona dokunamayacağını bilirsin, işte bu insanın parmaklarının ucunu yakan bir şeydir. hangimizde brahms'da bulunan bu bağlılık var bilinmez, hangimiz sevmenin ve sevilmenin böylesine denk geliriz o da muamma ama şu var ki ölmeyecek tüm tutkular sanat ile varlığını sürdürmeye ve içimizde bir şeyleri taze tutmaya devam eder. bundan dolayı nasırlaşmış her yanımızı törpüler sanat, giden yine bizdendir, bizim etimizdir ama en azından içimizdeki bir şeyleri korumaya belki yeter.
şair lisel mueller'in kaleminden brahms ve clara:
johannes brahms and
clara schumann
the modern biographers worry
“how far it went,” their tender friendship.
they wonder just what it means
when he writes he thinks of her constantly,
his guardian angel, beloved friend.
the modern biographers ask
the rude, irrelevant question
of our age, as if the event
of two bodies meshing together
establishes the degree of love,
forgetting how softly eros walked
in the nineteenth-century, how a hand
held overlong or a gaze anchored
in someone’s eyes could unseat a heart,
and nuances of address not known
in our egalitarian language
could make the redolent air
tremble and shimmer with the heat
of possibility. each time ı hear
the ıntermezzi, sad
and lavish in their tenderness,
ı imagine the two of them
sitting in a garden
among late-blooming roses
and dark cascades of leaves,
letting the landscape speak for them,
leaving us nothing to overhear.
ek olarak türkçe bir kaynak bulamadım ama mektuplaşmalar ve hikayenin atladığım detayları ile ilgilenen olursa diye buraya detaylı bir yazı bırakıyorum: www.brainpickings.org/2017/...
bunu da eklemezsem içimde kalırdı:
devamını gör...
belki ben
bir nâzım hikmet ran şiiridir.
belki ben
o günden
çok daha evvel,
köprü başında sallanarak
bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.
belki ben
o günden
çok daha sonra ,
matruş çenemde ak bir sakalın izi
sağ kalacağım...
ve ben
o günden
çok daha sonra:
sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp
duvarlara
son kavgadan benim gibi sağ kalan
ihtiyarlara,
bayram akşamlarında keman
çalacağım...
etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları
ve yeni şarkılar söyleyen
yeni insanların
adımları...
belki ben
o günden
çok daha evvel,
köprü başında sallanarak
bir sabah vakti gölgemi asfalta salacağım.
belki ben
o günden
çok daha sonra ,
matruş çenemde ak bir sakalın izi
sağ kalacağım...
ve ben
o günden
çok daha sonra:
sağ kalırsam eğer,
şehrin meydan kenarlarında yaslanıp
duvarlara
son kavgadan benim gibi sağ kalan
ihtiyarlara,
bayram akşamlarında keman
çalacağım...
etrafta mükemmel bir gecenin
ışıklı kaldırımları
ve yeni şarkılar söyleyen
yeni insanların
adımları...
devamını gör...
evrim teorisinin çürümüş olması
tüh bilsek dolapta saklardık
devamını gör...
ateş ölçer
pazara, bankaya, avm'ye girildiği zaman girişe diktikleri nöbetçinin elindeki minyatür saç kurutma makinesi görünümlü cihazın ismi. dayıyorlar kafaya dııttt diye ses çıkıyor.
vücut ısısı ölçen bir aletmiş. insanın vücut sıcaklığı ortalama 36,5 olduğu için ve bunun iki derece yukarısı görüldü mü "beri gel, sen potansiyel koronavirüs taşıyıcısın " deyip, hastaneye yolluyorlar.
vücut ısısı ölçen bir aletmiş. insanın vücut sıcaklığı ortalama 36,5 olduğu için ve bunun iki derece yukarısı görüldü mü "beri gel, sen potansiyel koronavirüs taşıyıcısın " deyip, hastaneye yolluyorlar.
devamını gör...
hotaru no haka
savaşın insan üzerinde bıraktığı kötü ve kalıcı etkileri gözler önüne seren duygusal bir film.
devamını gör...
hobaaa3434
daha önce kendisine girdiğim nick altı yazısını, ‘yazını beğenmedim kaldır’ gibisinden özel mesaj yoluyla ilettiği için kaldırmıştım.
bugün abdul hocamın nick altında yazdığını da ben beğenmedim. demek ki bir iki yüzlülük var. başkasına kafamıza göre nick altı girebiliyoruz anlaşılan.
madem öyle başlayalım ufak ufak.
tanımları rezalet. sırf roman alıntısı.oğuz atay hocamın da şöylee buyurduğu gibi başlayan her yazıdan tiksiniyorum açıkçası.
“x yazarından alıntı” yapmayı yasaklasalar, kendisi gibi nick altından gülücük “artı oya boğuyoom”culuk oynadığı diğer tırt yazarlarla kreş ortamına çevirir sözlüğü.
bu kadar ‘başıboşluk’ fazla. iki yüzlülükten tiksiniyorum. bilmem anlatabildim mi.
not: geri dön bir zahmet, azıcık rahat ol yahu. hemen bozulmalar falan. gerek yok böyle şeylere.
bugün abdul hocamın nick altında yazdığını da ben beğenmedim. demek ki bir iki yüzlülük var. başkasına kafamıza göre nick altı girebiliyoruz anlaşılan.
madem öyle başlayalım ufak ufak.
tanımları rezalet. sırf roman alıntısı.oğuz atay hocamın da şöylee buyurduğu gibi başlayan her yazıdan tiksiniyorum açıkçası.
“x yazarından alıntı” yapmayı yasaklasalar, kendisi gibi nick altından gülücük “artı oya boğuyoom”culuk oynadığı diğer tırt yazarlarla kreş ortamına çevirir sözlüğü.
bu kadar ‘başıboşluk’ fazla. iki yüzlülükten tiksiniyorum. bilmem anlatabildim mi.
not: geri dön bir zahmet, azıcık rahat ol yahu. hemen bozulmalar falan. gerek yok böyle şeylere.
devamını gör...
kendimizi hafiflemiş hissetmemizi sağlayan şeyler
banyo yapmak.
devamını gör...