normal sözlük yazarlarının karalama defteri
nev-i şahsına münhasır çünkü o. bişeylerden bahsederken yapacaklarını belli eden, herkese ve herşeye karşı zırhını bürünen. kanayan yerini dağlamayı seçen, kırılan parmağını kesen o. aslında çok sevilmiş ama kimse onu istediği gibi sevmemiş. kimse düşünce üflememiş gibi. kırılan yerlerinden tekrardan binlerce kez kırmışlar gibi. kalkmasın ayağa der gibi. herkes bir, o tek gibi.
devamını gör...
hayat bayram olsa
80 darbesinden sonra komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yasaklanan şarkıdır.
"insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa"
kaynak
"insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa"
kaynak
devamını gör...
depresyon belirtileri
enerjisizlik ,bitkinlik, yılgınlık, tahammülsüzlük,yorgunluk. ve tüm bunlara rağmen yapılacak bir dünya iş. depresif insanlara bir depresyondakilere iki kere selam olsun .
devamını gör...
adını feriha koydum
filmin adının neden adını feriha koydum olduğunu anlayana kadar göbeğimi çatlatan filmdir. hayır açıp ilk bölümüne bakmak da aklıma gelmedi. gerçi yayınlanırken de izlemezdim ama hakikaten en merak ettiğim olgusu buydu bu filmin.
filmin magazin boyutuna gelince*: çağatay ulusoy'a şafak operasyonu yapılmıştı hani, beyazdan... işte o dönem sonrası hazal kaya aşağı yukarı şöyle bir açıklama yaptı, nelerden döndüm, bir bilseniz. neler gelebilirdi başıma, hep ucuz atlattım.. tabi o dönem dizi çoktan bitmişti. ve herkes şok olmuştu. elbetteki ulusoy'dan ve keza aynı beyazdan içeri alınan ekibinden ses çıkmamıştı. herhalde hazal kaya'nın hukuk boyutu olup işleri çekip çeviren bir ailesi olması dolayısıyla spekülasyonlar duruldu. hatta haberler de kısıtlandı. bazen beni şaşırtan dizidir. harbi şaşırtan... hem içerde hem dışarda...*
filmin magazin boyutuna gelince*: çağatay ulusoy'a şafak operasyonu yapılmıştı hani, beyazdan... işte o dönem sonrası hazal kaya aşağı yukarı şöyle bir açıklama yaptı, nelerden döndüm, bir bilseniz. neler gelebilirdi başıma, hep ucuz atlattım.. tabi o dönem dizi çoktan bitmişti. ve herkes şok olmuştu. elbetteki ulusoy'dan ve keza aynı beyazdan içeri alınan ekibinden ses çıkmamıştı. herhalde hazal kaya'nın hukuk boyutu olup işleri çekip çeviren bir ailesi olması dolayısıyla spekülasyonlar duruldu. hatta haberler de kısıtlandı. bazen beni şaşırtan dizidir. harbi şaşırtan... hem içerde hem dışarda...*
devamını gör...
alışveriş merkezi arabasıyla yarış yapmak
alışverişin sonlarına doğru araba ağırlaştığı için durdurması zor olabilir ve kazalar kaçınılmazdır. özellikle sebze reyonuna girmenin tadına doyum olmaz.
devamını gör...
mersin'deki sinan şamil sam heykeli
“kum koyuyorum, su koyuyorum, b.k koyuyorum. öyle oluyo işte.”
fıkrasındaki çocuk yapıyor bu heykeli desem kimse itiraz etmez.
fıkrasındaki çocuk yapıyor bu heykeli desem kimse itiraz etmez.
devamını gör...
yazdıklarını düzenlemeden duramayanlar derneği
kırmızı kurdeleyi keserek, an itibarıyla açılışını yaptığım dernektir. eğer siz de sürekli bir iki harfi yanlış yazıp sonrasında tekrar düzenliyorsanız bu derneğe kaydınızı yaptırabilirsiniz. sadece bu manidar başlığa özgü olarak, yazımda herhangi bir yanlış yapmamak için kendimi yırtıyorum. ama yine de olur mu olur benden söylemesi.
edit: yine yaptım ya allah beni ne yapmasın...
edit: yine yaptım ya allah beni ne yapmasın...
devamını gör...
levent gültekin
bu ülkenin yetiştirdiği değil, kendi kendisini yetiştirmiş, demokrat yazar.
insanın en zorlandığı şey kendi düşüncelerinden bağımsız, objektif bakarak, karar alabilmesidir bence. levent gültekin bunu sıklıkla uygulamış bir kişi. sadece dine, siyasete ve insanlara bakış açısında değil, kendisini aynalarken de uygulamıştır.
dürüst ve iyi insandır. her insan gibi hataları, eksikleri vardır. bazılarını çok net görüyor ama bazılarını kendisi bile bilmez. insandır çünkü. fakat gördüğü her hatasını mutlaka kabul eder ve özrünü diler. özür dilemeyi bir bilgelik olarak görür. bunları onu şahsen tanıyan bir kişi olarak yazıyorum.
yaygın kanının aksine atatürk'e, türk milletine herhangi bir düşmanlığı yoktur. derdi sadece vatana, millete yapılan ihanetlerdir. atatürk'ün felsefesini çok iyi kavramış ve inandığı kavramları (bkz: laiklik) misyon olarak vatanın her köşesinde insanlara anlatmaya çalışmıştır. pandemide de halk tv'deki iki yorum programında murat sabuncu ile bu misyonu devam ettirmektedirler aslında.
mahalle değişimini bırakın kendi dönüşümünü her şeyin önüne koymuş, inandıklarını savunurken, dönüşümünü ve eskiden içinde bulunduğu ortamın sakilliğini anlatırken, kendi sağlığından olma riskini göze almış cesur bir sestir. ahmet hakan'la uzaktan yakından karakter benzerliği olmadığını da kanıtlamıştır. eski siyasal islamcı diye aynı kefeye koymak büyük hatadır.
zaten ülkenin temelindeki sorun bu. ötekileştirme. levent gültekin kimileri için eski islamcı, kimileri için yeni muhalif. ama çok az bir kesim gözlüklerini çıkarıp levent gültekin'i kimliğin veya mahallenin parçası olarak değil, özgün düşünceleriyle değerlendiriyor. bunu kendisi de biliyor ve yine de konuşmaya, anlatmaya devam ediyor. risk budur :)
gerek islamcı kesimde, gerek demokrat rolü yaparak özgürlükleri kısıtlamış eski yönetimlerdeki hataları çok iyi bilip, deneyimlediği için bugün kendisi geçtim iktidarı, muhalefete en keskin eleştirileri yapan isimlerdendir. çoğu izleyicisi kendisine kızıyor fakat onun söylediği her şey muhalefeti daha iyiye taşımak, dolayısıyla önümüzdeki 2023 seçimlerinde bu demokrasi savaşını kazanmak adınadır.
sözlerimi burada sonlandırırken sabredip okuyanlara iki önerim olacak, naçizane;
1. kendisini sevin, sevmeyin ama kitap okuma alışkanlığınız varsa lütfen onurlu çıkış'ı alın, okuyun. orada çok samimi bir özeleştiri göreceksiniz, ondan sonra sevmemeye devam edebilirsiniz ama en azından kimi sevmediğinizi bilirsiniz.
2. yazının bir yerinde kendisine "iyi insan" dedim. iyi insan tanımı için kendisinin en sevdiğim bi kahve yayınını paylaşıyorum. ilk 10 dakikasını izlerseniz yeterli olur. (iyi insan olduğunu düşünüyorum fakat umarım bu yazımı görmez, görürse de umarım iyi insan olduğuna inanmaz ve çabası daha da mütevazi bir şekilde devam eder.)
insanın en zorlandığı şey kendi düşüncelerinden bağımsız, objektif bakarak, karar alabilmesidir bence. levent gültekin bunu sıklıkla uygulamış bir kişi. sadece dine, siyasete ve insanlara bakış açısında değil, kendisini aynalarken de uygulamıştır.
dürüst ve iyi insandır. her insan gibi hataları, eksikleri vardır. bazılarını çok net görüyor ama bazılarını kendisi bile bilmez. insandır çünkü. fakat gördüğü her hatasını mutlaka kabul eder ve özrünü diler. özür dilemeyi bir bilgelik olarak görür. bunları onu şahsen tanıyan bir kişi olarak yazıyorum.
yaygın kanının aksine atatürk'e, türk milletine herhangi bir düşmanlığı yoktur. derdi sadece vatana, millete yapılan ihanetlerdir. atatürk'ün felsefesini çok iyi kavramış ve inandığı kavramları (bkz: laiklik) misyon olarak vatanın her köşesinde insanlara anlatmaya çalışmıştır. pandemide de halk tv'deki iki yorum programında murat sabuncu ile bu misyonu devam ettirmektedirler aslında.
mahalle değişimini bırakın kendi dönüşümünü her şeyin önüne koymuş, inandıklarını savunurken, dönüşümünü ve eskiden içinde bulunduğu ortamın sakilliğini anlatırken, kendi sağlığından olma riskini göze almış cesur bir sestir. ahmet hakan'la uzaktan yakından karakter benzerliği olmadığını da kanıtlamıştır. eski siyasal islamcı diye aynı kefeye koymak büyük hatadır.
zaten ülkenin temelindeki sorun bu. ötekileştirme. levent gültekin kimileri için eski islamcı, kimileri için yeni muhalif. ama çok az bir kesim gözlüklerini çıkarıp levent gültekin'i kimliğin veya mahallenin parçası olarak değil, özgün düşünceleriyle değerlendiriyor. bunu kendisi de biliyor ve yine de konuşmaya, anlatmaya devam ediyor. risk budur :)
gerek islamcı kesimde, gerek demokrat rolü yaparak özgürlükleri kısıtlamış eski yönetimlerdeki hataları çok iyi bilip, deneyimlediği için bugün kendisi geçtim iktidarı, muhalefete en keskin eleştirileri yapan isimlerdendir. çoğu izleyicisi kendisine kızıyor fakat onun söylediği her şey muhalefeti daha iyiye taşımak, dolayısıyla önümüzdeki 2023 seçimlerinde bu demokrasi savaşını kazanmak adınadır.
sözlerimi burada sonlandırırken sabredip okuyanlara iki önerim olacak, naçizane;
1. kendisini sevin, sevmeyin ama kitap okuma alışkanlığınız varsa lütfen onurlu çıkış'ı alın, okuyun. orada çok samimi bir özeleştiri göreceksiniz, ondan sonra sevmemeye devam edebilirsiniz ama en azından kimi sevmediğinizi bilirsiniz.
2. yazının bir yerinde kendisine "iyi insan" dedim. iyi insan tanımı için kendisinin en sevdiğim bi kahve yayınını paylaşıyorum. ilk 10 dakikasını izlerseniz yeterli olur. (iyi insan olduğunu düşünüyorum fakat umarım bu yazımı görmez, görürse de umarım iyi insan olduğuna inanmaz ve çabası daha da mütevazi bir şekilde devam eder.)
devamını gör...
ondurmak
iyileştirmek, onmasını sağlamak.
devamını gör...
bilinen en şaşırtıcı tarihi bilgi
ingiltere ile danimarka donanmaları savaşırken cephanesi biten bir danimarka gemisi düşmanı olan ingiliz gemisinden ödünç top mermisi istemiştir.
devamını gör...
aksaray malaklısı
malak kelimesi aksaray yöresine ait bir sözcüktür ve anlamı da dudak demektir. aynı şekilde kangal ırkına söylenen anadolu çoban köpeği tabiri, esasında aksaray ili ve çevresi anadolu'nun tam ortası olduğu için malaklı ırkına da yakıştırılmıştır. bu ismin, sonradan duyulması ve tanınması ise üreticilerin malaklı yavrularını yıllarca kangal altında satışa çıkarmaları ve bu şekilde tanıtmalarıdır. bu sebepten dolayı bu köpeğe sahip olanlar, köpeklerinin cinsinin malaklı olduğundan bile habersizdirler.
devamını gör...
cem karaca
sırf safinaz gibi bir eseri yaptığı ve bu ülkenin sorunlarını bir nebze olsun dile getirebildiği için bile saygıyı hak eden sanatçı.
şarkı bugünden bakıldığında biraz cinsiyetçi kalıyor fakat hala o niyaziler, asiyeler, kasımlar ve safinazlar bu ülkenin biryerlerinde varken maalesef ki anlamını yitirmemiştir.
bence şarkıcılığı ülkedeki şu ana kadarki en iyilerinden birisidir. ses tonu çok güzeldir fakat şarkıları yorumlayışı daha da güzeldir.
safinaz'ın yayınlandığı edirdehan (edirne-ardahan) albümünün kapağında bulunan safinaz şarkısına atfen yazılan yazı;
bacılarım, kardeşler, halkımız. bu uzunçalara sizlerden birinin adını verdim, kızmayın. siz ve sizin gibileri hep gördüm, halâ da görmekteyim… bazen bir diskotekte yarınsız, ya da bir arka sokağında bir büyük kentin. tek ortak yanları vardı, yarınsız olmaları… şimdilik…"
şarkı bugünden bakıldığında biraz cinsiyetçi kalıyor fakat hala o niyaziler, asiyeler, kasımlar ve safinazlar bu ülkenin biryerlerinde varken maalesef ki anlamını yitirmemiştir.
bence şarkıcılığı ülkedeki şu ana kadarki en iyilerinden birisidir. ses tonu çok güzeldir fakat şarkıları yorumlayışı daha da güzeldir.
safinaz'ın yayınlandığı edirdehan (edirne-ardahan) albümünün kapağında bulunan safinaz şarkısına atfen yazılan yazı;
bacılarım, kardeşler, halkımız. bu uzunçalara sizlerden birinin adını verdim, kızmayın. siz ve sizin gibileri hep gördüm, halâ da görmekteyim… bazen bir diskotekte yarınsız, ya da bir arka sokağında bir büyük kentin. tek ortak yanları vardı, yarınsız olmaları… şimdilik…"
devamını gör...
kadın ve erkeğin eşit olmaması
kadın ve erkeğin eşit olmaması
gerek evrimsel, gerek sosyo-kültürel açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan gerçek. son zamanlarda belli başlı akımlar altında bunun genellemesinin yapılması da aslında özümüzü inkar etmekle aynı şey. geçmişini bilmeyen geleceğine de sahip olamaz, biliyorsunuz. hadi örnekler üzerinden incelemeye başlayalım.
öncelikle bu yazıda salt cinsellikten ya da ataerkil toplum gibi yapılardan dem vurmayacağız, beklentisi bu olanlar hiç zaman kaybetmesin.
darwin'in türlerin kökeni adlı kitabında incelemiş olduğu cinsel seçilim kavramına değinelim. canlılarda soy devamının sağlanması için belli başlı baskın özellikte iyi olanlar ya da yine canlı türünün gelişkinliğine göre belli özelliklerin ortalamasında iyi olanların soyu sürdürmesi olayını hepimiz biliyoruz. bu aklımızda bulunsun.
peki cinsel seçilim nasıl işliyor? yine her yerde görebileceğimiz gibi, önce aynı cins varlıklar* arasında gerçekleşiyor eleme. diğer erkeklerden üstün olan birey, hemcinslerini rekabette eliyor. devamında her şey bitmiyor ama. bu sefer de dişi bireyler kendi arasında bir öne çıkma ve üstün gelen erkekle soyunu devam ettirme çabası içine giriyor.
yani, önce erkekler arasında bir seleksiyon yaşanıyor ve galip gelen erkeğin dişisi için bir mücadele yaşanıyor. bu erkek bireylerdeki gibi birbirlerini mağlup etmeye, bastırmaya yönelik intraseksüel seçilim değil, karşı cinsin beğenisini kazanmak amacıyla gerçekleştirilen interseksüel seçilim.
burada bir diğer husus olan seksüel dimorfizme ve ikincil cinsel özellik kavramına da değinmek isterim. şimdi eş seçiminde birincil üreme organı olan cinsel organlar dışında, bir de gerek eleyiciliği artırmak, gerek ön plana çıkmak adına ortaya çıkmış diğer durumlar da var. bunlar minor ya da major farklar yaratabilmekte. yine bu farklılıklar, hemen hemen tümünde erkekler arasında gözlemlenip bir interseksüel seçilim örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. tavuskuşu erkeğinin süslü tüyleri, aslanların yelesi, erkek geyiklerin boynuzları gibi. ortada bir sorun var çünkü bu ekstralar çoğunlukla kullanışsız olup cinsel seçilim dışında hayatı zorlaştırıyor. ufak bir çağrışım yapar belki, bu konuyu detaylandırmanın lüzumu yok.
bunu neden anlattım? henüz toplumsal rollere girmemekle birlikte, günümüzde insan dediğimiz canlı için de bunun geçerli olduğunu söyleyeceğim sadece.
yani, ortada herhangi bir memeli canlıdan, genetik haritası kötü bir dişi birey olduğunu düşünelim. eğer herhangi bir sebepten bu dişi bir şekilde üstün erkekle birleşirse, seçilimde düzgün genler baskın geleceği için ortaya çıkan yavru da büyük ihtimalle bu sorunlardan arınmış olacak. peki bu ortaya çıkan yavru da dişiyse? onun da üstün erkekle eşleşmesi durumunda, daha üstün bir canlı ortaya çıkacak. böyle böyle gidiyor. temel düzeyde doğal seleksiyon işte, inciği cinciği yok.
madem öyle, gelelim modern topluma. insanlar olarak bizler doğada bulunmayan manevi şeyler yarattık. matematik örneğin. günlük hayatımızı aşırı kolaylaştıran ve zekamızın adeta somut bir örneği olan matematik, aslında somut falan değil. biz bunu, ortak bilinçle varlığını kabul edip bilgi haznemize aldık. genetiğimize kodlandı ve bilgi aktarımı ile daha kolay kavranabilen bir şey haline geldi.
çok güzel. modern insan artık avcı-toplayıcılıkla yaşamıyor ve bünyesindeki ilkel güdülerden sonra epey yol kat etti. ego, süperego, denetim, topluluklarca kabul görmüş yapay kurallar ve bunların zamanla doğallaşması durumundan söz ediyorum. haliyle cinsel seçilim de bu süreçte belli bir adaptasyona uğradı. çünkü artık güç dediğimiz faktör saf fiziksel gücün ötesinde, itibar, sosyal konum, maddi gelir gibi unsurlara evrildi.
artık eş seçiminde de bunlar dikkate alınıyor. hiyerarşik anlamda erkekler birbirinden daha üstün konumlarda oluyor. eskiden bu durum hükümdarlık, askeri rütbeler ya da bunlardan ayrı bir kulvar olarak bilimsel çalışmalarken, günümüzde böyle manevi kavramlar yerine maddi dengeler daha çok önem taşıyor.
bu olunca ne oluyor? şimdi yukarıdaki durum erkekler için geçerli, kadınlara değineceğiz. çünkü bu, doğada karşımıza çıkan intraseksüel seçilimin günümüz dünyasındaki hali. interseksüel seçilim nasıl gerçekleşiyor dersiniz? kadınlar birbiriyle maddi manevi hiyerarşik farklar gözetiyor mu? belki evet, ama erkekler kadar baskın bir şekilde değil. yani dişilerin diğer dişileri egale etme, ayağını kaydırma düşüncesinden ziyade; başarılı erkek bireyin dikkatini çekme içgüdüsü var.
bunu sağlamanın yolları da modern toplumda bir hayli fazla. bununla ilgili çok başlık var sözlüğümüzde de. fiziksel özellikler ve zihinsel özellikler üzerine. ama kimse çıkıp ayda y para biriminden x miktarda kazanmayan dişiyle olmaz gibi bir şey demiyor. diyemez çünkü. evrimsel açıdan ters.
buraya kadar olan kısım da tamam. peki bu konuda kadın erkek eşitliğini savunmak ne kadar mümkün? farkındaysanız yazı genelinde kadın ya da erkeklere laf söyleyen hiçbir yazım yok. olağan gerçekler üzerinden konuşuyorum ve elimden geldiğince objektif davranma gayesi güdüyorum. iki cinsin de birbirine olan üstünlükleri var, fakat modern toplumun en büyük sorunlarından biri bunların eşit görülmesi. eşit hak ve özgürlüklere sahip olunmasıyla hiçbir derdim yok, bundan bahsetmiyorum. elbette öyle olmalı ve yeri geldiğinde cinsiyetlere pozitif ayrımcılık sağlanmalı.
toplumun kabul ettiği normlara gelelim. günümüzde olaylara taraflı yaklaşan bir kadın rahatlıkla "ama toplum içerisinde kadın şöyle, kadın böyle, hakir görülüyor" diyebilmekte. evet, bunu der çünkü öyle. ama olayın karşı tarafını hiç değerlendiriyorlar mı? mesela toplum içerisinde geçmişten günümüze süregelmiş ve erkeğin üzerine vazife ilan edilmiş görevler de var. "erkek adam ağlamaz, eşini çalıştıramaz, ailesine bakmak zorundadır." gibi. erkeklerin kendi arasında "kız gibi" olarak nitelendirdiği davranışlar kadını ezdikleri için değil, aslında yine eleyici mekanizmada kadına özgü davranışlar olduğu için sergileniyor.
hazır bunlardan bahsetmişken, ataerkil-anaerkil kavramına da biraz değinelim. hakimiyet kavramını bir kenara bırakırsak, yetişme biçimi üzerinden konuşacak olursak... günümüzdeki erkeklerin %90 gibi çok büyük bir oranda kadınlar tarafından yetiştirildiğini söyleyeceğim.
şöyle ki, eski toplumlarda; yani kadın-erkeğin mutlak eşit olduğu toplumları değerlendirdiğimizde, örneğin bunu orta asya türk toplumları ile somutlaştırdığımızda karşımıza kadınların da savaşa gittiği, erkeklerle cephede omuz omuza çarpıştığı, yönetimde söz sahibi oldukları ve yer yer erkeklerden daha üst mercilerde yer aldıklarını görüyoruz.
geride kalan çocukların idamesi ve yetiştirilmesi ise, artık savaşamayacak durumda olan, toplum, doğa ve tarihsel alanlarda dönem şartlarına göre epey bilgi sahibi "bilge ihtiyar" tarafından gerçekleşiyor.
bugün yaşadığımız coğrafyada gerek dinlerin, gerek sosyal psikolojinin etkisiyle kadın geri plana atılmakta ve çalışmak yerine evde çocuklarla ilgilenmekte. haliyle baba figüründen ziyade anne figürüyle içli dışlı yetişen, hayatı ondan öğrenen bireyler ortaya çıkıyor. sizce bu doğru mu? kendimce yanıtlayayım. kesinlikle yanlış! çünkü toplumdaki rolü geri plana atılan kadın, gerek belli başlı entelektüel bilgiye erişimi kısıtlandığı ve toplum yaşamını doyasıya tadamadığı; gerek kendisine reva görülen arka plan rolü sebebiyle çocuğuna da net bir aktarım yapamıyor. haliyle görüp geçirmiş ve teorik bilgi/tecrübeyle donanmış bir insana nazaran daha başarısız çocuklar yetiştiriyor diyebiliriz. aktarım kısıtlı çünkü.
bu konuda ilkel yaklaşamayız evet, kadının tek görevi çocuk yapmak ve yetiştirmek olarak görülemez. ama onun yetiştirdiği çocuk da yalnızca bunu gözlemlediği için, bunun doğru olduğunu düşünerek hayatına devam ediyor. ileride ailesini büyük oranda yine bu temeller üzerinden kuruyor. temel yanlışımız da bu. üzerinde durulması gereken kısım bu.
karşıt görüş olarak ne belirtiliyor? yine toplum tarafından kabul görmüş belli başlı fiziksel unsurlar üzerinden tepkisini dile getirmeye çalışan bir çoğunluk. neyden bahsettiğimi biliyorsunuz. iyi de, toplumun bu şekilde olması herkesin zararına zaten. ama uzun süre boyunca bunu kabul etmiş insanların kapısını biraz daha pozitif çalmak gerekiyor ki, onlar da gerçeği ellerinin tersiyle reddetmesin.
selektif anlamda yeterli başarı sağlanamıyor, sosyal ya da maddi açıdan daha iyi konumda olan fiziksel bakımdan zayıf bireyler soy devamı sağladığından mütevellit zaten genetik hastalıklar ve zayıflıklarla anatomisi sekteye uğramış insanların soyu; toplumsal uyuşmazlıklar sebebiyle de ilerlemekten aciz oluyor. sonra savunma olarak da transhümanizm çıktı zaten ortaya. o konuda objektif davranamayacağımdan ve işin içine çok fazla fikir katacağımdan yorum yapmayacağım. dileyen araştırabilir.
bir diğer konumuzsa erkek işi-kadın işi kavramı. arkadaşlar üzülerek belirtiyorum ki böyle bir şey söz konusu ve bunu değiştirmek de yine özümüze ihanet. biliyorum, genetik anlamda belli yeterlilikleri sağlayamadığımızdan dolayı bu rollerde de sekmeler söz konusu. ama fiziksel güç ağırlıklı yoğun işler aslında erkeklerin, sosyalliğin ve toplum ilişkilerinin ön planda olduğu işler ise kadınlarındır diyebiliriz. toplumsal denetim, katı kurallar gerektirmedikçe kadınlar tarafından devam ettirilmeli çünkü.
şimdi ben burada bir kadın ağır iş yapamaz, bir erkek sosyal anlamda vasat altıdır demiyorum. yatkınlıklarımızın bu yönde olduğunu söylüyorum. gerek hormonal denge, gerek toplum rolü nedeniyle bu bu şekilde. aksi mümkün değil mi ya da aksi durumlar yok mu? örneğin bir erkeğin fiziksel anlamda zayıf, kadının fiziksel anlamda üstün olması mümkün değil mi? elbette mümkün. aynı şekilde kadın birey sosyal anlamda zayıf, erkek birey daha güçlü de olabilir. işte bunun ortaya çıkmasının sebebi de selektif başarısızlık bana göre, ama dediğim gibi olabildiğince kendi fikirlerimden uzak tutmak istiyorum yazıyı.
sağduyumuza güvenirsek, kadının ve erkeğin toplum içerisinde yerine getirmesi gereken roller üç aşağı beş yukarı bellidir. normları kabul etmeyebilir, bu çerçevede hareketlerle kendimizi kısıtlamayabiliriz. ama toplum üzerinde eğer büyük çoğunluk bu şekilde davranmaya başlamazsa bu yalnızca bizim farklılığımız olarak kalır. bugün profesyonel anlamda karşı cinsin işini yapan kimselerin hormonlarıyla dışarıdan müdahaleler ile oynadığını söylemem gerekiyor mesela. kadın vücut geliştirme sporcularının dışarıdan testosteron takviyesi alması ya da erkeklerin çeşitli sakinleştiricilerle güdülerini bastırması gibi.
peki ne yapmalıyız? öncelikle kendimizle barışmalıyız. özümüzü reddetmenin ve bunu değiştirmeye yönelik davranmanın çok da bir vasfı yok.
bana kalırsa, olması gereken şey kadın erkek eşitliğini savunmaktan ziyade, iki tarafın da üstün ve zayıf yönlerini objektif olarak kabul etmesi, zayıf yönlerini kapatmak adına üstün olduğu yanlarını törpüleyip eksiltmek değil; zayıflıklarını da kendilerinin bir parçası olarak görüp üstün özelliklerini parlatmalarıdır. tek tek örneklendirirsem, yine objektiflikten uzaklaşırım.
sözlük yazarlarının konuyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. hakaretin lüzumu yok, bilimsel ve toplumsal gerçeklik üzerinden gitmeye çalıştım elimden geldikçe. sizlerden de aynı duyarlılığı bekliyorum.
not: eğer başlık başıboşlara taşınacak olursa diye belirtmek istedim. bunun yerine silinmesini yeğlerim. kadınlar konusunda da, erkekler konusunda da hakaret olarak geçebilecek ifade kullanmadım, ayrıştırıcı unsurları belli temellere dayandırarak dile getirmeye çalıştım. saygılarımla, teşekkürler.
not 2: başlığa yakın başka başlıklar da var, ama burada farklı bir noktaya değinmek istedim. yine uygun görülürse taşınabilir.
gerek evrimsel, gerek sosyo-kültürel açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan gerçek. son zamanlarda belli başlı akımlar altında bunun genellemesinin yapılması da aslında özümüzü inkar etmekle aynı şey. geçmişini bilmeyen geleceğine de sahip olamaz, biliyorsunuz. hadi örnekler üzerinden incelemeye başlayalım.
öncelikle bu yazıda salt cinsellikten ya da ataerkil toplum gibi yapılardan dem vurmayacağız, beklentisi bu olanlar hiç zaman kaybetmesin.
darwin'in türlerin kökeni adlı kitabında incelemiş olduğu cinsel seçilim kavramına değinelim. canlılarda soy devamının sağlanması için belli başlı baskın özellikte iyi olanlar ya da yine canlı türünün gelişkinliğine göre belli özelliklerin ortalamasında iyi olanların soyu sürdürmesi olayını hepimiz biliyoruz. bu aklımızda bulunsun.
peki cinsel seçilim nasıl işliyor? yine her yerde görebileceğimiz gibi, önce aynı cins varlıklar* arasında gerçekleşiyor eleme. diğer erkeklerden üstün olan birey, hemcinslerini rekabette eliyor. devamında her şey bitmiyor ama. bu sefer de dişi bireyler kendi arasında bir öne çıkma ve üstün gelen erkekle soyunu devam ettirme çabası içine giriyor.
yani, önce erkekler arasında bir seleksiyon yaşanıyor ve galip gelen erkeğin dişisi için bir mücadele yaşanıyor. bu erkek bireylerdeki gibi birbirlerini mağlup etmeye, bastırmaya yönelik intraseksüel seçilim değil, karşı cinsin beğenisini kazanmak amacıyla gerçekleştirilen interseksüel seçilim.
burada bir diğer husus olan seksüel dimorfizme ve ikincil cinsel özellik kavramına da değinmek isterim. şimdi eş seçiminde birincil üreme organı olan cinsel organlar dışında, bir de gerek eleyiciliği artırmak, gerek ön plana çıkmak adına ortaya çıkmış diğer durumlar da var. bunlar minor ya da major farklar yaratabilmekte. yine bu farklılıklar, hemen hemen tümünde erkekler arasında gözlemlenip bir interseksüel seçilim örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. tavuskuşu erkeğinin süslü tüyleri, aslanların yelesi, erkek geyiklerin boynuzları gibi. ortada bir sorun var çünkü bu ekstralar çoğunlukla kullanışsız olup cinsel seçilim dışında hayatı zorlaştırıyor. ufak bir çağrışım yapar belki, bu konuyu detaylandırmanın lüzumu yok.
bunu neden anlattım? henüz toplumsal rollere girmemekle birlikte, günümüzde insan dediğimiz canlı için de bunun geçerli olduğunu söyleyeceğim sadece.
yani, ortada herhangi bir memeli canlıdan, genetik haritası kötü bir dişi birey olduğunu düşünelim. eğer herhangi bir sebepten bu dişi bir şekilde üstün erkekle birleşirse, seçilimde düzgün genler baskın geleceği için ortaya çıkan yavru da büyük ihtimalle bu sorunlardan arınmış olacak. peki bu ortaya çıkan yavru da dişiyse? onun da üstün erkekle eşleşmesi durumunda, daha üstün bir canlı ortaya çıkacak. böyle böyle gidiyor. temel düzeyde doğal seleksiyon işte, inciği cinciği yok.
madem öyle, gelelim modern topluma. insanlar olarak bizler doğada bulunmayan manevi şeyler yarattık. matematik örneğin. günlük hayatımızı aşırı kolaylaştıran ve zekamızın adeta somut bir örneği olan matematik, aslında somut falan değil. biz bunu, ortak bilinçle varlığını kabul edip bilgi haznemize aldık. genetiğimize kodlandı ve bilgi aktarımı ile daha kolay kavranabilen bir şey haline geldi.
çok güzel. modern insan artık avcı-toplayıcılıkla yaşamıyor ve bünyesindeki ilkel güdülerden sonra epey yol kat etti. ego, süperego, denetim, topluluklarca kabul görmüş yapay kurallar ve bunların zamanla doğallaşması durumundan söz ediyorum. haliyle cinsel seçilim de bu süreçte belli bir adaptasyona uğradı. çünkü artık güç dediğimiz faktör saf fiziksel gücün ötesinde, itibar, sosyal konum, maddi gelir gibi unsurlara evrildi.
artık eş seçiminde de bunlar dikkate alınıyor. hiyerarşik anlamda erkekler birbirinden daha üstün konumlarda oluyor. eskiden bu durum hükümdarlık, askeri rütbeler ya da bunlardan ayrı bir kulvar olarak bilimsel çalışmalarken, günümüzde böyle manevi kavramlar yerine maddi dengeler daha çok önem taşıyor.
bu olunca ne oluyor? şimdi yukarıdaki durum erkekler için geçerli, kadınlara değineceğiz. çünkü bu, doğada karşımıza çıkan intraseksüel seçilimin günümüz dünyasındaki hali. interseksüel seçilim nasıl gerçekleşiyor dersiniz? kadınlar birbiriyle maddi manevi hiyerarşik farklar gözetiyor mu? belki evet, ama erkekler kadar baskın bir şekilde değil. yani dişilerin diğer dişileri egale etme, ayağını kaydırma düşüncesinden ziyade; başarılı erkek bireyin dikkatini çekme içgüdüsü var.
bunu sağlamanın yolları da modern toplumda bir hayli fazla. bununla ilgili çok başlık var sözlüğümüzde de. fiziksel özellikler ve zihinsel özellikler üzerine. ama kimse çıkıp ayda y para biriminden x miktarda kazanmayan dişiyle olmaz gibi bir şey demiyor. diyemez çünkü. evrimsel açıdan ters.
buraya kadar olan kısım da tamam. peki bu konuda kadın erkek eşitliğini savunmak ne kadar mümkün? farkındaysanız yazı genelinde kadın ya da erkeklere laf söyleyen hiçbir yazım yok. olağan gerçekler üzerinden konuşuyorum ve elimden geldiğince objektif davranma gayesi güdüyorum. iki cinsin de birbirine olan üstünlükleri var, fakat modern toplumun en büyük sorunlarından biri bunların eşit görülmesi. eşit hak ve özgürlüklere sahip olunmasıyla hiçbir derdim yok, bundan bahsetmiyorum. elbette öyle olmalı ve yeri geldiğinde cinsiyetlere pozitif ayrımcılık sağlanmalı.
toplumun kabul ettiği normlara gelelim. günümüzde olaylara taraflı yaklaşan bir kadın rahatlıkla "ama toplum içerisinde kadın şöyle, kadın böyle, hakir görülüyor" diyebilmekte. evet, bunu der çünkü öyle. ama olayın karşı tarafını hiç değerlendiriyorlar mı? mesela toplum içerisinde geçmişten günümüze süregelmiş ve erkeğin üzerine vazife ilan edilmiş görevler de var. "erkek adam ağlamaz, eşini çalıştıramaz, ailesine bakmak zorundadır." gibi. erkeklerin kendi arasında "kız gibi" olarak nitelendirdiği davranışlar kadını ezdikleri için değil, aslında yine eleyici mekanizmada kadına özgü davranışlar olduğu için sergileniyor.
hazır bunlardan bahsetmişken, ataerkil-anaerkil kavramına da biraz değinelim. hakimiyet kavramını bir kenara bırakırsak, yetişme biçimi üzerinden konuşacak olursak... günümüzdeki erkeklerin %90 gibi çok büyük bir oranda kadınlar tarafından yetiştirildiğini söyleyeceğim.
şöyle ki, eski toplumlarda; yani kadın-erkeğin mutlak eşit olduğu toplumları değerlendirdiğimizde, örneğin bunu orta asya türk toplumları ile somutlaştırdığımızda karşımıza kadınların da savaşa gittiği, erkeklerle cephede omuz omuza çarpıştığı, yönetimde söz sahibi oldukları ve yer yer erkeklerden daha üst mercilerde yer aldıklarını görüyoruz.
geride kalan çocukların idamesi ve yetiştirilmesi ise, artık savaşamayacak durumda olan, toplum, doğa ve tarihsel alanlarda dönem şartlarına göre epey bilgi sahibi "bilge ihtiyar" tarafından gerçekleşiyor.
bugün yaşadığımız coğrafyada gerek dinlerin, gerek sosyal psikolojinin etkisiyle kadın geri plana atılmakta ve çalışmak yerine evde çocuklarla ilgilenmekte. haliyle baba figüründen ziyade anne figürüyle içli dışlı yetişen, hayatı ondan öğrenen bireyler ortaya çıkıyor. sizce bu doğru mu? kendimce yanıtlayayım. kesinlikle yanlış! çünkü toplumdaki rolü geri plana atılan kadın, gerek belli başlı entelektüel bilgiye erişimi kısıtlandığı ve toplum yaşamını doyasıya tadamadığı; gerek kendisine reva görülen arka plan rolü sebebiyle çocuğuna da net bir aktarım yapamıyor. haliyle görüp geçirmiş ve teorik bilgi/tecrübeyle donanmış bir insana nazaran daha başarısız çocuklar yetiştiriyor diyebiliriz. aktarım kısıtlı çünkü.
bu konuda ilkel yaklaşamayız evet, kadının tek görevi çocuk yapmak ve yetiştirmek olarak görülemez. ama onun yetiştirdiği çocuk da yalnızca bunu gözlemlediği için, bunun doğru olduğunu düşünerek hayatına devam ediyor. ileride ailesini büyük oranda yine bu temeller üzerinden kuruyor. temel yanlışımız da bu. üzerinde durulması gereken kısım bu.
karşıt görüş olarak ne belirtiliyor? yine toplum tarafından kabul görmüş belli başlı fiziksel unsurlar üzerinden tepkisini dile getirmeye çalışan bir çoğunluk. neyden bahsettiğimi biliyorsunuz. iyi de, toplumun bu şekilde olması herkesin zararına zaten. ama uzun süre boyunca bunu kabul etmiş insanların kapısını biraz daha pozitif çalmak gerekiyor ki, onlar da gerçeği ellerinin tersiyle reddetmesin.
selektif anlamda yeterli başarı sağlanamıyor, sosyal ya da maddi açıdan daha iyi konumda olan fiziksel bakımdan zayıf bireyler soy devamı sağladığından mütevellit zaten genetik hastalıklar ve zayıflıklarla anatomisi sekteye uğramış insanların soyu; toplumsal uyuşmazlıklar sebebiyle de ilerlemekten aciz oluyor. sonra savunma olarak da transhümanizm çıktı zaten ortaya. o konuda objektif davranamayacağımdan ve işin içine çok fazla fikir katacağımdan yorum yapmayacağım. dileyen araştırabilir.
bir diğer konumuzsa erkek işi-kadın işi kavramı. arkadaşlar üzülerek belirtiyorum ki böyle bir şey söz konusu ve bunu değiştirmek de yine özümüze ihanet. biliyorum, genetik anlamda belli yeterlilikleri sağlayamadığımızdan dolayı bu rollerde de sekmeler söz konusu. ama fiziksel güç ağırlıklı yoğun işler aslında erkeklerin, sosyalliğin ve toplum ilişkilerinin ön planda olduğu işler ise kadınlarındır diyebiliriz. toplumsal denetim, katı kurallar gerektirmedikçe kadınlar tarafından devam ettirilmeli çünkü.
şimdi ben burada bir kadın ağır iş yapamaz, bir erkek sosyal anlamda vasat altıdır demiyorum. yatkınlıklarımızın bu yönde olduğunu söylüyorum. gerek hormonal denge, gerek toplum rolü nedeniyle bu bu şekilde. aksi mümkün değil mi ya da aksi durumlar yok mu? örneğin bir erkeğin fiziksel anlamda zayıf, kadının fiziksel anlamda üstün olması mümkün değil mi? elbette mümkün. aynı şekilde kadın birey sosyal anlamda zayıf, erkek birey daha güçlü de olabilir. işte bunun ortaya çıkmasının sebebi de selektif başarısızlık bana göre, ama dediğim gibi olabildiğince kendi fikirlerimden uzak tutmak istiyorum yazıyı.
sağduyumuza güvenirsek, kadının ve erkeğin toplum içerisinde yerine getirmesi gereken roller üç aşağı beş yukarı bellidir. normları kabul etmeyebilir, bu çerçevede hareketlerle kendimizi kısıtlamayabiliriz. ama toplum üzerinde eğer büyük çoğunluk bu şekilde davranmaya başlamazsa bu yalnızca bizim farklılığımız olarak kalır. bugün profesyonel anlamda karşı cinsin işini yapan kimselerin hormonlarıyla dışarıdan müdahaleler ile oynadığını söylemem gerekiyor mesela. kadın vücut geliştirme sporcularının dışarıdan testosteron takviyesi alması ya da erkeklerin çeşitli sakinleştiricilerle güdülerini bastırması gibi.
peki ne yapmalıyız? öncelikle kendimizle barışmalıyız. özümüzü reddetmenin ve bunu değiştirmeye yönelik davranmanın çok da bir vasfı yok.
bana kalırsa, olması gereken şey kadın erkek eşitliğini savunmaktan ziyade, iki tarafın da üstün ve zayıf yönlerini objektif olarak kabul etmesi, zayıf yönlerini kapatmak adına üstün olduğu yanlarını törpüleyip eksiltmek değil; zayıflıklarını da kendilerinin bir parçası olarak görüp üstün özelliklerini parlatmalarıdır. tek tek örneklendirirsem, yine objektiflikten uzaklaşırım.
sözlük yazarlarının konuyla ilgili görüşlerini merak ediyorum. hakaretin lüzumu yok, bilimsel ve toplumsal gerçeklik üzerinden gitmeye çalıştım elimden geldikçe. sizlerden de aynı duyarlılığı bekliyorum.
not: eğer başlık başıboşlara taşınacak olursa diye belirtmek istedim. bunun yerine silinmesini yeğlerim. kadınlar konusunda da, erkekler konusunda da hakaret olarak geçebilecek ifade kullanmadım, ayrıştırıcı unsurları belli temellere dayandırarak dile getirmeye çalıştım. saygılarımla, teşekkürler.
not 2: başlığa yakın başka başlıklar da var, ama burada farklı bir noktaya değinmek istedim. yine uygun görülürse taşınabilir.
devamını gör...
30 bin takipçili instagram hesabı olan kadınla sevgili olmak
ünlü biriyle sevgili olan kişinin durumu.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
itiraf niteliğinde bir şey anlatabilirim bence.
çalıştığım yerde şirketin iki ofisi var. birinde başka arkadaşlar duruyordu o gün, diğerinde de ben.
benim ofise biri geldi ve adımı söyleyerek merhaba dedi. ben de 3 iq'mla şaşırıp beni nereden tanıyorsunuz diye sordum.
"söylemem" dedi. "siz bilin".
aklıma hemen burası geldi çünkü buradan benim nerede çalıştığımı bilen insanlar var. başka da takıldığım bir yer yok yani.
bu arada gelen kişi, işle ilgili de bir ihtiyaca gerçekten sahip bunu ekleyeyim. hani sırf bana gelmiş değil.
bir süre sonra gitti.
sonra yeniden geldi. meğer o arada diğer ofise gitmiş bizim.
neyse geldi yine bu. sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışıyor işte "nereden tanıyorsunuz siz söyleyin ben onaylayacağım diyor. "
benim de iq'mun 10'a çıkacağı tutmuş, asla ser verip sır vermiyorum.
nerelerde takılıyorsunuz bir düşünün bakalım diyor? yani diyorum ev iş öyle. normal yerlerde. hani buradan biriyse anladım seni bak yeter bıktım geçireceğim şimdi kafana bir şey. ama öyle demedim tabi. içimden dedim.
çalıştığım yeri kapatma şansım olmadığı için diğer ofisteki arkadaşlarımdan birini çağırdım.
kız geldi. ben de sigara içmek için dışarı çıkarken gelin siz de içiyorsunuz sigara dedim, elin manyağıyla bir de sigara içtim.
efendim itiraf ve rezil kısmı şu.
bu küfürleri sıralamaya doyamayacağım angut kuşu meğer diğer ofiste bir şekilde adımı öğrenmiş ben safı kandırmaya gelmiş.
şakaymış. beni tanımıyormuş. şaka.
şaka he şaka. kendisi dışarıda itiraf ederken arkadaşım da bana mesaj atıyor manyak o dikkat et diye. *çıkmadan uyarsana manyak kız.
geri döndük ofise benim surat mosmor.
sonra kibarca kovdum işte.
bitti.
korkmayın hiçbirinizin adını vermedim.
*
çalıştığım yerde şirketin iki ofisi var. birinde başka arkadaşlar duruyordu o gün, diğerinde de ben.
benim ofise biri geldi ve adımı söyleyerek merhaba dedi. ben de 3 iq'mla şaşırıp beni nereden tanıyorsunuz diye sordum.
"söylemem" dedi. "siz bilin".
aklıma hemen burası geldi çünkü buradan benim nerede çalıştığımı bilen insanlar var. başka da takıldığım bir yer yok yani.
bu arada gelen kişi, işle ilgili de bir ihtiyaca gerçekten sahip bunu ekleyeyim. hani sırf bana gelmiş değil.
bir süre sonra gitti.
sonra yeniden geldi. meğer o arada diğer ofise gitmiş bizim.
neyse geldi yine bu. sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışıyor işte "nereden tanıyorsunuz siz söyleyin ben onaylayacağım diyor. "
benim de iq'mun 10'a çıkacağı tutmuş, asla ser verip sır vermiyorum.
nerelerde takılıyorsunuz bir düşünün bakalım diyor? yani diyorum ev iş öyle. normal yerlerde. hani buradan biriyse anladım seni bak yeter bıktım geçireceğim şimdi kafana bir şey. ama öyle demedim tabi. içimden dedim.
çalıştığım yeri kapatma şansım olmadığı için diğer ofisteki arkadaşlarımdan birini çağırdım.
kız geldi. ben de sigara içmek için dışarı çıkarken gelin siz de içiyorsunuz sigara dedim, elin manyağıyla bir de sigara içtim.
efendim itiraf ve rezil kısmı şu.
bu küfürleri sıralamaya doyamayacağım angut kuşu meğer diğer ofiste bir şekilde adımı öğrenmiş ben safı kandırmaya gelmiş.
şakaymış. beni tanımıyormuş. şaka.
şaka he şaka. kendisi dışarıda itiraf ederken arkadaşım da bana mesaj atıyor manyak o dikkat et diye. *çıkmadan uyarsana manyak kız.
geri döndük ofise benim surat mosmor.
sonra kibarca kovdum işte.
bitti.
korkmayın hiçbirinizin adını vermedim.
*
devamını gör...
kağıt helva
boş bile yiyebileceğim helva.
devamını gör...
muse
t: iki kez en iyi rock albümü grammy'si ve bunların dışında birçok ödül almış ingiliz grup. şahsım devletinin en sevdiği gruptur.
ilk olarak fifa 2007'deki supermassive black hole parçalarıyla tanımıştım. kendileri showbiz albümlerini pek beğenmeseler de, benim en sevdiğim albümleri odur, yeri ayrıdır. albüm adını taşıyan parça dinlediğim en muazzam şarkılardan biridir. kusursuz bir rock grubu örneğidir. hiç yaşlanmayıp sürekli üretseler keşke* ayrıca, "popüler olan kötüdür" önyargısını yıkan gruplardandır.
ilk olarak fifa 2007'deki supermassive black hole parçalarıyla tanımıştım. kendileri showbiz albümlerini pek beğenmeseler de, benim en sevdiğim albümleri odur, yeri ayrıdır. albüm adını taşıyan parça dinlediğim en muazzam şarkılardan biridir. kusursuz bir rock grubu örneğidir. hiç yaşlanmayıp sürekli üretseler keşke* ayrıca, "popüler olan kötüdür" önyargısını yıkan gruplardandır.
devamını gör...
zaman darlığında her şeye yetişebilen insan olmak
zamanı ne kadar kısıtlı olursa olsun, o zaman aralığında her şeyi ama her şeyi yapabilen insan olmaktır.
çalıştığı halde arta kalan zamanlarında insani ilişkilerini ihmal etmeyen, ailesi ve arkadaşlarıyla vakit geçiren, gezip tozan, netfilix gibi dijital platformlarda bütün içerikleri hatmeden, izlemediği ve okumadığı hemen hemen hiçbir şey kalmayan, üstüne üstük sözlüklerde orada burada yazarlık yapan, senede en az 100 kitap okuyan, 50 şehir gezen ve aklımıza gelmeyen pek çok şeyi bir arada yapabilen bu insanların insan olup olmadıklarını sorguluyorum bazen...
çoğu zaman koca gün bana kalır ve ben 24 saatte hiçbir şey yapamam. sallanan koltuğuma oturur mal gibi duvara bakarım. kulağımda kulaklık klasik batı müziği veya hafif bir müzik eşliğinde düşüncesizce kendimi bilmediğim bir yerlere bırakırım...
en son kıçımı koltuğumdan kaldırır, yanımdaki saate bakarım.. zaman su gibi geçip gitmiştir..
peki o geçip giden zamanda kimler neler yapmıştır? ve yapmayı nasıl başarabilmişlerdir...
bu sürate nasıl erişiyor bu insanlar? normal olan hangisi?
işte bu ve benzeri düşünceler kafamı kurcalarken kendimi kayıplarda ve her şeyin dışında hissederim.
herkes bir şekilde her şeyden haberdar ve her şeye yetişiyorken ben neden olduğum yerdeyim diye üzülürüm.
sorun bende mi?
herkes birer tazıyken ben neden bir kaplumbağayım?
ya da bunların hepsi üzülmemiz adına birer yalan mı?
çalıştığı halde arta kalan zamanlarında insani ilişkilerini ihmal etmeyen, ailesi ve arkadaşlarıyla vakit geçiren, gezip tozan, netfilix gibi dijital platformlarda bütün içerikleri hatmeden, izlemediği ve okumadığı hemen hemen hiçbir şey kalmayan, üstüne üstük sözlüklerde orada burada yazarlık yapan, senede en az 100 kitap okuyan, 50 şehir gezen ve aklımıza gelmeyen pek çok şeyi bir arada yapabilen bu insanların insan olup olmadıklarını sorguluyorum bazen...
çoğu zaman koca gün bana kalır ve ben 24 saatte hiçbir şey yapamam. sallanan koltuğuma oturur mal gibi duvara bakarım. kulağımda kulaklık klasik batı müziği veya hafif bir müzik eşliğinde düşüncesizce kendimi bilmediğim bir yerlere bırakırım...
en son kıçımı koltuğumdan kaldırır, yanımdaki saate bakarım.. zaman su gibi geçip gitmiştir..
peki o geçip giden zamanda kimler neler yapmıştır? ve yapmayı nasıl başarabilmişlerdir...
bu sürate nasıl erişiyor bu insanlar? normal olan hangisi?
işte bu ve benzeri düşünceler kafamı kurcalarken kendimi kayıplarda ve her şeyin dışında hissederim.
herkes bir şekilde her şeyden haberdar ve her şeye yetişiyorken ben neden olduğum yerdeyim diye üzülürüm.
sorun bende mi?
herkes birer tazıyken ben neden bir kaplumbağayım?
ya da bunların hepsi üzülmemiz adına birer yalan mı?
devamını gör...
fiske vurmadan çocuk büyütmek
fiske vurmadan çocuk büyüttüm. ne psikopat oldu ne de saygısız. toplu taşımada boş yer varsa da oturmayan bir çocuk "nasılsa iki durak sonra yer vereceğim" diye düşünüp. (kimilerine göre psikopatça gelebilir). kitap okumayı seven bir çocuk yetiştirdim, kitap fuarına gittiğimizde bir aylık mutfak masrafını orada bırakmak pahasına. hem de fiske vurmadan yetişti. enteresandır, hayvanları seven bir çocuk oldu. fiske yemeden kapıya harçlığından aldığı mamayı bırakan. empatisi gelişkin bir çocuk yetiştirdim fiske vurmadan. ders çalışması için emir vermeden, çalışması gerekliliğini anlatarak. odasını toplaması için bağırmadan, neden toplaması gerektiğini anlatarak. dişlerini fırçalaması için dürtüp durmadım, fırçalamaması halinde olacakları anlattım, kendisi geliştirdi o alışkanlığını hem de fiskesiz.
anne baba umursamazsa, fiskesiz de psikopat olur, fiskeli de. anne babanın elinde herşey. çocuk yapmak kadar kolay değil yetiştirmek. zevkli de değil. pek çok şeyinden ödün vermeyi gerektiriyor. veremiyorsan, topluma faydalı bir birey yetiştirmeye çabalamıyorsan, 10 çocuk yapıp sokağa salanlardan çok bir farkın yok. ha sokağa salmışsın ha eline tableti tutuşturup büyümesini seyretmişsin. aynı şey.
ne fiske vurdum, ne odasına kilitledim, ne de buna benzer at eğitir türde ceza verdim. doğru yapıp yapmadığımı zaman gösterecek. yaşlandığımda* huzurevine mi paket eder ne yapar bilemem.
anne baba umursamazsa, fiskesiz de psikopat olur, fiskeli de. anne babanın elinde herşey. çocuk yapmak kadar kolay değil yetiştirmek. zevkli de değil. pek çok şeyinden ödün vermeyi gerektiriyor. veremiyorsan, topluma faydalı bir birey yetiştirmeye çabalamıyorsan, 10 çocuk yapıp sokağa salanlardan çok bir farkın yok. ha sokağa salmışsın ha eline tableti tutuşturup büyümesini seyretmişsin. aynı şey.
ne fiske vurdum, ne odasına kilitledim, ne de buna benzer at eğitir türde ceza verdim. doğru yapıp yapmadığımı zaman gösterecek. yaşlandığımda* huzurevine mi paket eder ne yapar bilemem.
devamını gör...
