moderasyona çok yüklenilmesi
moderatörlüğü gönüllü işkenceye benzetmekteyim.
neden? şikayetmiş vs. geç, onlar neyse.
her başlığa, her tanıma bak tek tek, hepsine kategori etiketi vur, markette çalışan işçi moderasyondan az etiket vurmuştur. buna bir çözüm gerekiyor, kategoriler moderasyona ciddi bir yük.
neden? şikayetmiş vs. geç, onlar neyse.
her başlığa, her tanıma bak tek tek, hepsine kategori etiketi vur, markette çalışan işçi moderasyondan az etiket vurmuştur. buna bir çözüm gerekiyor, kategoriler moderasyona ciddi bir yük.
devamını gör...
kuğulu park
adını aslında viyana belediyesi'nin hediye ettiği kuğulardan alan park. çin'den gelenler siyah olanlar...
çok eski dönemlerde parkın bir bölümü bir elçiliğe verilmiş.
yine çok eskiden, bugün karum'un olduğu yerde kavaklıdere şarap bağları vardı. hatırlayan azdır sanırım burada. o zamanlar kuğulu park da, bolca kavak ağacı bulunduran ve içinden dere geçen bir yermiş. semtin ismi olan kavaklıdere buradan geliyor.
içerisinde 20'den fazla kuş türü görülmüş. son yıllarda tunalı hilmi bey'in bir heykeli ve bir de fıskiyeler yapıldı giriş kısmına. park kısmı da tarih içerisinde defalarca değişime uğradı.
eskiden restoran kısmına giderdik ailece. daha da küçükken parkında oyun oynardım. sonrasında ise arkadaşlarla, sevgiliyle gidilen bir yer oldu. ancak şu çiçek satan tiplerin musallat olması iyi olmadı. gitmez olduk sevgiliyle bir daha.
eskiden hemen hemen her gün görüyordum, sürekli tunalı'da takıldığım için. son yıllarda daha aralıklı olarak geçmeye başladım önünden. pandemide ise iyice azaldı maalesef.
çok eski dönemlerde parkın bir bölümü bir elçiliğe verilmiş.
yine çok eskiden, bugün karum'un olduğu yerde kavaklıdere şarap bağları vardı. hatırlayan azdır sanırım burada. o zamanlar kuğulu park da, bolca kavak ağacı bulunduran ve içinden dere geçen bir yermiş. semtin ismi olan kavaklıdere buradan geliyor.
içerisinde 20'den fazla kuş türü görülmüş. son yıllarda tunalı hilmi bey'in bir heykeli ve bir de fıskiyeler yapıldı giriş kısmına. park kısmı da tarih içerisinde defalarca değişime uğradı.
eskiden restoran kısmına giderdik ailece. daha da küçükken parkında oyun oynardım. sonrasında ise arkadaşlarla, sevgiliyle gidilen bir yer oldu. ancak şu çiçek satan tiplerin musallat olması iyi olmadı. gitmez olduk sevgiliyle bir daha.
eskiden hemen hemen her gün görüyordum, sürekli tunalı'da takıldığım için. son yıllarda daha aralıklı olarak geçmeye başladım önünden. pandemide ise iyice azaldı maalesef.
devamını gör...
de stijl
de stijl, 20. yüzyıl’ın başlarında, hollanda’da bir grup sanatçı tarafından başlatılan hareket olup adını, bir dergiden almıştır. ı. dünya savaşı sırasında farklı alanlardan gelen sanatçılar ‘neo plastisizm’ adını verdikleri anti-natüralist ve soyut sanat anlayışlarını, theo van doesburg tarafından kurulan ve ilk kez 1917’de hollanda’da yayınlanmaya başlayan ‘de stijl’ adlı güzel sanatlar dergisinde açıklamaya başlamışlardır.
de stijl, 1917-1928 tarihleri arasında örgütlü bir akım olarak kendini göstermiş; geleneksel simetrinin yerine serbest asimetrik dengeyi geçirmiş ve temel renkleri kullanma biçimini ortaya atmıştır. 1930’a kadar de stijlcilerin eserleri soyut sanat olarak nitelendirilmiş; 1930’da doesburg, ilk kez ‘somut sanat’ kavramını kullanmıştır. doesburg’a göre, soyut olan doğa biçimleridir. doğa somut olsa da resme aktarıldığında soyutlaşmaktadır. çünkü canlının resmi cansızı vermektedir. oysa soyut düşünce (sanatçının düşünme ve oluşturma gücü) resimlerde biçim alarak somutlaşmaktadır.
de stijl’in, mimari olarak diğer akımlarla karşılaştırılmasında
tarihten kopma ve yeni bir başlangıç oluşturma konusunda, art nouveau ile;
soyut gerçeğe ulaşma ve görecelik konusunda, empresyonizm ile;
zamansal hareket ve soyut gerçeği ifade etmede saf geometrileri kullanma konusunda, kübizm ile;
hız ve devinim konularında da fütürizm ile kesiştiği söylenebilir.
de stilj akımı da fonksiyonel yaklaşımı önemsemiş; fakat formun estetiğini arka plana atmamıştır. hatta fonksiyonel düzeni savunmasına karşın, bu yaklaşımla oluşturulan mimari ürünlerin sanatsal ve estetik ağırlıklı olduğu; bu nedenle teorisyenler ile uygulamacılar arasında anlaşmazlığa yol açtığı da belirtilmiştir.
de stijl'e uygun en iyi örnek olarak 'rietveld schröder house ' verilebilir.
hollanda’da inşa edilmiştir. evin temel şekli bir küpe benzese de yatay çıkıntılar ve dikey duvar plakaları, parapet panelleri ve destekler ile bozulmuştur. dinamik olmamakla birlikte bir küpün parçalanması üstüne kurgulanmıştır ki bu parçalanma renk, malzeme ve geometrik formların hem yatayda hem de düşeydeki kombinasyonu ile sağlanmıştır. schröder evi, de stijl’in formal uzaysal ve ikonografik fikirlerini
tüm kapsamıyla içinde barındıran ilk gerçek bina olarak kabul edilmektedir. ileriki tarihlerde de stijl’in bazı yapılarda etkisini
görebiliyoruz, örnek olarak:
1936 da şelale evi frank lloyd wright
1967 de habitat 67 moshe safdie

de stijl, 1917-1928 tarihleri arasında örgütlü bir akım olarak kendini göstermiş; geleneksel simetrinin yerine serbest asimetrik dengeyi geçirmiş ve temel renkleri kullanma biçimini ortaya atmıştır. 1930’a kadar de stijlcilerin eserleri soyut sanat olarak nitelendirilmiş; 1930’da doesburg, ilk kez ‘somut sanat’ kavramını kullanmıştır. doesburg’a göre, soyut olan doğa biçimleridir. doğa somut olsa da resme aktarıldığında soyutlaşmaktadır. çünkü canlının resmi cansızı vermektedir. oysa soyut düşünce (sanatçının düşünme ve oluşturma gücü) resimlerde biçim alarak somutlaşmaktadır.
de stijl’in, mimari olarak diğer akımlarla karşılaştırılmasında
tarihten kopma ve yeni bir başlangıç oluşturma konusunda, art nouveau ile;
soyut gerçeğe ulaşma ve görecelik konusunda, empresyonizm ile;
zamansal hareket ve soyut gerçeği ifade etmede saf geometrileri kullanma konusunda, kübizm ile;
hız ve devinim konularında da fütürizm ile kesiştiği söylenebilir.
de stilj akımı da fonksiyonel yaklaşımı önemsemiş; fakat formun estetiğini arka plana atmamıştır. hatta fonksiyonel düzeni savunmasına karşın, bu yaklaşımla oluşturulan mimari ürünlerin sanatsal ve estetik ağırlıklı olduğu; bu nedenle teorisyenler ile uygulamacılar arasında anlaşmazlığa yol açtığı da belirtilmiştir.
de stijl'e uygun en iyi örnek olarak 'rietveld schröder house ' verilebilir.
hollanda’da inşa edilmiştir. evin temel şekli bir küpe benzese de yatay çıkıntılar ve dikey duvar plakaları, parapet panelleri ve destekler ile bozulmuştur. dinamik olmamakla birlikte bir küpün parçalanması üstüne kurgulanmıştır ki bu parçalanma renk, malzeme ve geometrik formların hem yatayda hem de düşeydeki kombinasyonu ile sağlanmıştır. schröder evi, de stijl’in formal uzaysal ve ikonografik fikirlerini
tüm kapsamıyla içinde barındıran ilk gerçek bina olarak kabul edilmektedir. ileriki tarihlerde de stijl’in bazı yapılarda etkisini
görebiliyoruz, örnek olarak:
1936 da şelale evi frank lloyd wright
1967 de habitat 67 moshe safdie

devamını gör...
1 haziran 2021 volkan gazioğlu tweeti
rezaletin dik alasıdır.
https://twitter.com/volkan_gazioglu/status/1399468848651321345
volkan gazioğlu kimdir? kendisi kayyum rektör melih bulu'nun danışmanı olup, bu tweeti ile direnen eğitim görevlilerine hakaret etmiştir.
bu hızır paşalar yürüyor, ama padişahları devrilince hangi deliğe kaçacaklar, allah bilir. karikatürü kimin çizdiğini bulabilirseniz çok sevinirim.
silinirse diye:
https://twitter.com/volkan_gazioglu/status/1399468848651321345
volkan gazioğlu kimdir? kendisi kayyum rektör melih bulu'nun danışmanı olup, bu tweeti ile direnen eğitim görevlilerine hakaret etmiştir.
bu hızır paşalar yürüyor, ama padişahları devrilince hangi deliğe kaçacaklar, allah bilir. karikatürü kimin çizdiğini bulabilirseniz çok sevinirim.
silinirse diye:
devamını gör...
kafa sözlük’ün twitter'a dönmesi
aslında çözümü olan sorundur.
engelle seçeneği görmeme seçeneği gibi seçenekler mevcut.
şimdi bir kaç kişi çıkıp ben o tarz başlıklardan keyif alıyorum neden modaretörler buna bir çözüm bulacak arkadaşım derse ne diyeceğiz.
bence sözlüğü kafamıza göre veya görmek istediğimiz gibi evirip çevirmek biraz bencillik oluyor.
bize sağlanan avantajları kullanarak kişisel sözlük haline getirebiliriz.
o tarz başlık açan yazarları engelleyelim beğenmiyorsak.
neyse ben gideyim kafa sözlük' ün facebook'a dönmesi başlığı açacağım.
engelle seçeneği görmeme seçeneği gibi seçenekler mevcut.
şimdi bir kaç kişi çıkıp ben o tarz başlıklardan keyif alıyorum neden modaretörler buna bir çözüm bulacak arkadaşım derse ne diyeceğiz.
bence sözlüğü kafamıza göre veya görmek istediğimiz gibi evirip çevirmek biraz bencillik oluyor.
bize sağlanan avantajları kullanarak kişisel sözlük haline getirebiliriz.
o tarz başlık açan yazarları engelleyelim beğenmiyorsak.
neyse ben gideyim kafa sözlük' ün facebook'a dönmesi başlığı açacağım.
devamını gör...
sözlük kapanırsa yazarlar ne yapacak sorunu
kendi sözlüğümü açabilirim.
o kadar müsaitim.
o kadar müsaitim.
devamını gör...
ana ahbk
(bkz: bundan bize ne olması)
devamını gör...
daily mail'e göre mükemmel kadın tabirinin karşılığı
tam (bkz: gestalt psikoloji)'ye örnek teşkil edecek durum.
yani, her güzelden bir parça al en güzeli bul yok öyle.*
güzel bulunca idare et.
gözün başka güzellerde olmasın.
yani, her güzelden bir parça al en güzeli bul yok öyle.*
güzel bulunca idare et.
gözün başka güzellerde olmasın.
devamını gör...
tanrı neden sürekli insan yaratıyor sorunsalı
"insanlar neden sürekli tanrı yaratıyor?"şeklinde sorulsaydı daha mantıklı olabilecek bir sual.
devamını gör...
çağrı merkezinde çalışmak
firmaların müşterilerinin şikayetlerini karşılamak ve ilgili çözüm merkezlerine aktarmakla görevli departmanında çalışmaktır.
çağrı merkezinde genellikle üniversite öğrencileri, üniversiteyi henüz bitirmiş yeni mezunlar ve bir baltaya sap olamamış insanlar çalışırlar. çalışan profili çoğunlukla ilk iki profilde olduğu için korkunç bir sirkülasyon vardır. birazdan aşağıda söz edeceğim zorluklarından ötürü kimse tahammül göstermez ve hemen bırakır.
çağrı merkezinin zorlukları nelerdir? saymakla bitmez. öncelikle mesai saatleri 10 saatten fazladır ve fazla mesai ücreti filan öyle bir şey söz konusu bile değil. devamında ise odağında insan olan, insan memnuniyetini gözeten hiçbir iş kolay değildir ve kimseyi aynı anda mutlu edemezsiniz. en büyük zorluk budur. burada çalışmak için çok aman aman bir niteliğe sahip olmadığın için kolay harcanabilirsin. çünkü yerine konacak kocamaaan bir işsizler ordusu surlara dayanmıştır. bu kadar korkunç bir sirkülasyonun olma sebebi de burada çalışan insanların genç üniversite mezunları olması ve burada idareten çalışmalarıdır. en ufak bir krizde bırakıp gidiyorlar. baş ağrısı, göz ağrısı, sırt ağrısı bu işin mesleki deformasyondur. o baş devamlı ağrıyacak arkadaş!
avantajları nelerdir? pek yok aslında ama zorlarsak belki çıkar. kurumsal bir şirkette çalışıldığını varsayalım. iş bulamayıp iş bulana kadar idareten çalışmak gayesiyle girip bir türlü iş bulunamazsa ve tahammül eşitin birazcık yüksekse çağrı almaktan kısa sürede çözüm merkezine, çözüm merkezinden de takım liderliğine, yöneticiliğe, operasyon müdürlüğüne kadar yolun vardır. şirketin niteliğine göre ve yöneticilerin takdirine bağlı olarak insan kaynakları, finans vb. departmanlara da geçiş yapmak mümkün. tabii gerek takım liderliği olsun gerek departman atlama olsun bunlar zorlu sınav ve mülakat süreçlerinden başarı ile geçtikten sonra ve hem kendi yöneticilerinin hem de geçmek istediğin departmandaki yöneticilerin takdiriyle mümkündür. ancak dişini sıkarsan bir buçuk iki yıl gibi kısa sürede takım liderliğine kadar yükselip minimum yirmi kişilik bir ekibin yöneticisi olmak mümkündür. takım lideri de ayrı bir zordur çünkü astlarınla üstlerin arasında bir aracı oluyorsun ve artan sorumlulukların altında ezilip iki büklüm kalırsın. onun dışında ilk zamanlarda sinir krizleri geçirip duvarlara kafa, yumruk attığın zamanlardan sol yanağına tokat yediğinde sağ yanağını uzattığın pufidik bir hale bürünürsün.
erkekler için bir güzelliği ise şudur: eğer bir erkek personel varsa on dokuz tane de kadın personel vardır. herkes çok genç olduğu için ortam üniversite gibidir. çoğu kişi kalıcı olmadığı için flört olayları çok yaygındır. erkek popülasyonu da çok az olduğu için ilgi odağı erkekler olur. aynı anda sekiz on kadının senle flört etmek istemesi ve ilk adımı atması gibi türkiye şartlarında çok yabancı olduğumuz absürt durumlarla karşı karşıya kalınılabilir. ikinci ayda bu duruma alışılır. bu da aslında tüm zorluklarını çekilir bir hale getirir*. sonra bir bakmışsın kendini çevrende hiç erkek arkadaşın kalmamış, tüm arkadaşların kadın oluvermiş bulursun. erkek arkadaşın kalmaması dezavantaj ama*...
çağrı merkezinde genellikle üniversite öğrencileri, üniversiteyi henüz bitirmiş yeni mezunlar ve bir baltaya sap olamamış insanlar çalışırlar. çalışan profili çoğunlukla ilk iki profilde olduğu için korkunç bir sirkülasyon vardır. birazdan aşağıda söz edeceğim zorluklarından ötürü kimse tahammül göstermez ve hemen bırakır.
çağrı merkezinin zorlukları nelerdir? saymakla bitmez. öncelikle mesai saatleri 10 saatten fazladır ve fazla mesai ücreti filan öyle bir şey söz konusu bile değil. devamında ise odağında insan olan, insan memnuniyetini gözeten hiçbir iş kolay değildir ve kimseyi aynı anda mutlu edemezsiniz. en büyük zorluk budur. burada çalışmak için çok aman aman bir niteliğe sahip olmadığın için kolay harcanabilirsin. çünkü yerine konacak kocamaaan bir işsizler ordusu surlara dayanmıştır. bu kadar korkunç bir sirkülasyonun olma sebebi de burada çalışan insanların genç üniversite mezunları olması ve burada idareten çalışmalarıdır. en ufak bir krizde bırakıp gidiyorlar. baş ağrısı, göz ağrısı, sırt ağrısı bu işin mesleki deformasyondur. o baş devamlı ağrıyacak arkadaş!
avantajları nelerdir? pek yok aslında ama zorlarsak belki çıkar. kurumsal bir şirkette çalışıldığını varsayalım. iş bulamayıp iş bulana kadar idareten çalışmak gayesiyle girip bir türlü iş bulunamazsa ve tahammül eşitin birazcık yüksekse çağrı almaktan kısa sürede çözüm merkezine, çözüm merkezinden de takım liderliğine, yöneticiliğe, operasyon müdürlüğüne kadar yolun vardır. şirketin niteliğine göre ve yöneticilerin takdirine bağlı olarak insan kaynakları, finans vb. departmanlara da geçiş yapmak mümkün. tabii gerek takım liderliği olsun gerek departman atlama olsun bunlar zorlu sınav ve mülakat süreçlerinden başarı ile geçtikten sonra ve hem kendi yöneticilerinin hem de geçmek istediğin departmandaki yöneticilerin takdiriyle mümkündür. ancak dişini sıkarsan bir buçuk iki yıl gibi kısa sürede takım liderliğine kadar yükselip minimum yirmi kişilik bir ekibin yöneticisi olmak mümkündür. takım lideri de ayrı bir zordur çünkü astlarınla üstlerin arasında bir aracı oluyorsun ve artan sorumlulukların altında ezilip iki büklüm kalırsın. onun dışında ilk zamanlarda sinir krizleri geçirip duvarlara kafa, yumruk attığın zamanlardan sol yanağına tokat yediğinde sağ yanağını uzattığın pufidik bir hale bürünürsün.
erkekler için bir güzelliği ise şudur: eğer bir erkek personel varsa on dokuz tane de kadın personel vardır. herkes çok genç olduğu için ortam üniversite gibidir. çoğu kişi kalıcı olmadığı için flört olayları çok yaygındır. erkek popülasyonu da çok az olduğu için ilgi odağı erkekler olur. aynı anda sekiz on kadının senle flört etmek istemesi ve ilk adımı atması gibi türkiye şartlarında çok yabancı olduğumuz absürt durumlarla karşı karşıya kalınılabilir. ikinci ayda bu duruma alışılır. bu da aslında tüm zorluklarını çekilir bir hale getirir*. sonra bir bakmışsın kendini çevrende hiç erkek arkadaşın kalmamış, tüm arkadaşların kadın oluvermiş bulursun. erkek arkadaşın kalmaması dezavantaj ama*...
devamını gör...
homofobik olmak
biraz da "homofobik" kelimesini nasıl tanımladığınıza bağlı. eşcinsellerin kendi yönelimlerine saygı duymakla beraber, ben ne yazık ki çok da sevmiyorum bu eşcinsellik olayını. n'apayım, hoşuma gitmiyor yani zorla mı sevdireceksiniz? illa gay çift gören straight kızlar gibi "ayy çok tatlı" diye çığlık mı atayım. siz ne tür bir faşistsiniz lan. her homofobik de eşcinselleri katledelim ya da dövelim gibi şeyler demiyor ve düşünmüyor da, şunu anlayın artık.
devamını gör...
ahkam kesmek
ahkâm: “bana hükümler verme” desek güzel olmaz ama “bana ahkâm kesme” demek çok güzel. işte bu ahkâm kelimesi hüküm kelimesinin çoğulu oluyor.
devamını gör...
yorulmak
fiziksel ve zihinsel olarak kategorize edebiliriz. örnekler çoğaltılabilinir elbette.
fiziksel olan geçer de, diğeri biraz zor. zaten başlığı açan arkadaş çok güzel özetlemiş.
fiziksel olan geçer de, diğeri biraz zor. zaten başlığı açan arkadaş çok güzel özetlemiş.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şiirleri
kimseler içinde
kendim bile değilim
kendimin içinde ben yok sanki
bir delirsem düzeleceğim
/mavi gökyüzü olmazsa güzel marmara/
bana bir mavilik verin adı her ne ise
size söz, o an çekip gideceğim.
kendim bile değilim
kendimin içinde ben yok sanki
bir delirsem düzeleceğim
/mavi gökyüzü olmazsa güzel marmara/
bana bir mavilik verin adı her ne ise
size söz, o an çekip gideceğim.
devamını gör...
herkesin sevdiği sizin sevmediğiniz şey
popüler kültüre ait her şey *
devamını gör...
günün sözü
devamını gör...
martı
çok sesli bayağı da yaramaz bir kuş türü.
yan komşu bu eve taşınırken uyardı. 'pek rahatsız ediyorlar. seslerinden uyunmuyor. bağırmaları bir yana çatıda sürekli sanki çocuklar koşturuyor gibi oluyor. korkma sakın ha' diye.
açıkçası kuşları pek severim. bu zamanlar da hoşuma gidiyor. ilk defa bu kadar içli dışlı oldum. vapurda simit atmam ve evde kalan ekmekleri sahile taşıyıp etrafımı sarmaları dışında. şuan bir sıkıntım yok kendileriyle.
bazen deli gibi odamın balkonuna üşüşüyorlar hatta bir kere korkmama neden oldular. minik çocuğu kaptılar sandım. işte biri bu eve taşınırken kulağıma 'aman dikkat kedileri teraslardan martılar kapıyormuş' dedi diyeli biraz ürküyorum. onun dışında kanka bile oluruz bakarsınız.
kuş yahu işte sevin, öpün, koklayın dikkat edin ağzınızı burnunuzu yemesin. benim mıncırasım var onlar beni mıncırır diye ürküyorum.
yan komşu bu eve taşınırken uyardı. 'pek rahatsız ediyorlar. seslerinden uyunmuyor. bağırmaları bir yana çatıda sürekli sanki çocuklar koşturuyor gibi oluyor. korkma sakın ha' diye.
açıkçası kuşları pek severim. bu zamanlar da hoşuma gidiyor. ilk defa bu kadar içli dışlı oldum. vapurda simit atmam ve evde kalan ekmekleri sahile taşıyıp etrafımı sarmaları dışında. şuan bir sıkıntım yok kendileriyle.
bazen deli gibi odamın balkonuna üşüşüyorlar hatta bir kere korkmama neden oldular. minik çocuğu kaptılar sandım. işte biri bu eve taşınırken kulağıma 'aman dikkat kedileri teraslardan martılar kapıyormuş' dedi diyeli biraz ürküyorum. onun dışında kanka bile oluruz bakarsınız.
kuş yahu işte sevin, öpün, koklayın dikkat edin ağzınızı burnunuzu yemesin. benim mıncırasım var onlar beni mıncırır diye ürküyorum.
devamını gör...
melniboneli elric
elric, fantastik kurgu dünyasındaki karakterler arasında kanımca en tepe noktaya kurulmuş olanıdır. gerek karakterin barındırdığı özellikler gerekse kendisinden sonra gelen ardıllarını etkileme şekli, tabiri caizse albinoyu eşsiz bir noktaya koymamıza sebep olur. lakin ben gerek elric'in gerekse drizzt d'ourden'in anti kahraman olduklarını düşünmüyorum. elbette pek çok yazar ve okur onların anti kahraman olduğu noktasında hem fikir. fakat benim indimde durum farklı. özellikle elric'in ve drizzt'in içinde yaşadıkları toplumların durumu özeldir. gerek melnibone halkı gerekse karanlık altı efradı kendine has ahlak kuralları ile yaşar ve bu kurallar ortalama insanın ''kötü'' ''kötülük'' ''ahlaksızlık' gibi tabirleri rahatça kullanabileceği şekilde inşa edilmiştir. ve her iki karakterde mevcut durumdan hoşnutsuzdur. sorgulamaları ve mevcut kurallara karşı çıkmaları ile birlikte toplumlarının karakteristik yapısından ayrılırlar, devrimci ve asi karakterler olarak ortaya çıkarlar. her iki karakter de kendi içerisinde aklı selimi, vicdanı, dürüstlüğü ve benzeri özellikleri barındırır.
evet onlar salt iyi karakterler değillerdir ama bu onların içinde yer aldıkları toplumlarla direkt olarak ilintilidir. ve söz konusu toplumsal zincirlerden kurtulmaya başladıkça tabiri caizse üzerlerindeki ağırlıklardan bir bir kurtulurlar. aslında her iki karakter de bana göre etkin geçiş karakterleridir. * bu yönleriyle de tipik anti kahraman kavramından ayrılırlar. her yeni olay ve kararla birlikte her ikisinin de geliştiğini görürüz. raistlin majere'in durumu ise biraz farklı ona burada girmek istemiyorum.*
melnibone'lu elric karakteri ilk tanımda da yazıldığı gibi gerek drizzt d'ourden karakterini gerekse raistlin majere karakterini ciddi anlamda etkilemiştir. büyücü ve hasta yanı ile raistlin'e vücut vermiş. silahşör ve kendi halkına sırtını dönen yanı ile de drizzt'e ilham olmuştur. elbette bu söylediklerimiz her iki karakterin de aşırma olduğu anlamını taşımaz zira her iki karakter de nevi şahsına münhasır karakterler. sadece çıkış noktalarında elric var. tabi biraz konu dağılacak ama drizzt'in palaları parıltı ve buz ölüm'ün elric'in simsiyah ve rünlerle bezeli kılıcı fırtına yaratan'la yarışması zor. * ikisini toplasak bir ''fırtına yaratan'' etmezler kanımca. hah işte oradan şuraya atlayayım raist'i ve drizzt'i toplarsak bir elric eder artı kendilerine has özellikleri ile bambaşka karakterler olduklarını görürüz.
neyse konu konuyu açacak mevzu uzayacak gibi duruyor. acilen önlem alıp, mevzuyu sonlandırmam lazım. * michael moorcock esasen fantastik kurgu dünyasının nikola tesla'sıdır. tolkien'in açtığı yolu takip eden diğerleri gibi davranmamıştır. alternatif akımı bulmuştur. iyi/kötü çatışmasına odaklanmamış, bunun yerine içe içe geçmişlik üzerinden bir kurgu yaratmıştır ki, bu sayede fantastik kurgu dünyasında efsanevi ardıl karakterler ortaya çıkmıştır. moorcock'un çoklu evrenleri, elric ve hawkmoon gibi kahramanları, ne yazık ki genel anlamda hak ettikleri değeri görmüyorlar. başlığı açan arkadaşımızın da söylediği gibi muhakkak okunması gereken bir seridir. ancak burada şöyle bir sıkıntı var; moorcock aslında elric'in öyküsünü başladığı gibi bitirmiştir. ancak okur talepleri doğrultusunda hikayeleri devam ettirmek durumunda kalmıştır.bu yüzden de zaman atlamaları ve farklı zamanlarda geçen bir külliyatla karşı karşıya kalacaksınız. ben elric'le 6.45 yayıncılığın 1999 yılında basımını yaptığı elric destanı 1. kitap (melnibone'lu elric) ile tanışmıştım. arkası da çorap söküğü gibi geldi. bildiğim kadarı ile bu serinin artık basımı yok. sonrasında basımı başladı ise takip etmediğim içim o konuda herhangi bir bilgim yok. ama okumak isteyen arkadaşlarımın türkçe çevirileri bulamadığını ve yabancı yayınlara yönelmek durumunda kaldıklarını söyleyebilirim. sonrasında ithaki'nin bastığı bir seri var ancak halen çevrilmemiş iki cilt kalmış diye biliyorum. * tabi orjinalinden elric'in hikayelerini okumak büyük bir keyif lakin 6.45 çevirisi fena değildir. onun haricindekilerde orjinallere meyledebilirsiniz. kurgu eserleri seviyorsanız ve henüz elric ile tanışmamışsanız muhakkak okumalısınız derim. aksi durum yatırım tavsiyesi değildir yanına bile yaklaşmayın *
son olarak naçizane başlığın ''melnibone'lu elric'' olarak değişmesi sanki daha şık olur gibi geldi bana ama böyle de fena durmuyor *
evet onlar salt iyi karakterler değillerdir ama bu onların içinde yer aldıkları toplumlarla direkt olarak ilintilidir. ve söz konusu toplumsal zincirlerden kurtulmaya başladıkça tabiri caizse üzerlerindeki ağırlıklardan bir bir kurtulurlar. aslında her iki karakter de bana göre etkin geçiş karakterleridir. * bu yönleriyle de tipik anti kahraman kavramından ayrılırlar. her yeni olay ve kararla birlikte her ikisinin de geliştiğini görürüz. raistlin majere'in durumu ise biraz farklı ona burada girmek istemiyorum.*
melnibone'lu elric karakteri ilk tanımda da yazıldığı gibi gerek drizzt d'ourden karakterini gerekse raistlin majere karakterini ciddi anlamda etkilemiştir. büyücü ve hasta yanı ile raistlin'e vücut vermiş. silahşör ve kendi halkına sırtını dönen yanı ile de drizzt'e ilham olmuştur. elbette bu söylediklerimiz her iki karakterin de aşırma olduğu anlamını taşımaz zira her iki karakter de nevi şahsına münhasır karakterler. sadece çıkış noktalarında elric var. tabi biraz konu dağılacak ama drizzt'in palaları parıltı ve buz ölüm'ün elric'in simsiyah ve rünlerle bezeli kılıcı fırtına yaratan'la yarışması zor. * ikisini toplasak bir ''fırtına yaratan'' etmezler kanımca. hah işte oradan şuraya atlayayım raist'i ve drizzt'i toplarsak bir elric eder artı kendilerine has özellikleri ile bambaşka karakterler olduklarını görürüz.
neyse konu konuyu açacak mevzu uzayacak gibi duruyor. acilen önlem alıp, mevzuyu sonlandırmam lazım. * michael moorcock esasen fantastik kurgu dünyasının nikola tesla'sıdır. tolkien'in açtığı yolu takip eden diğerleri gibi davranmamıştır. alternatif akımı bulmuştur. iyi/kötü çatışmasına odaklanmamış, bunun yerine içe içe geçmişlik üzerinden bir kurgu yaratmıştır ki, bu sayede fantastik kurgu dünyasında efsanevi ardıl karakterler ortaya çıkmıştır. moorcock'un çoklu evrenleri, elric ve hawkmoon gibi kahramanları, ne yazık ki genel anlamda hak ettikleri değeri görmüyorlar. başlığı açan arkadaşımızın da söylediği gibi muhakkak okunması gereken bir seridir. ancak burada şöyle bir sıkıntı var; moorcock aslında elric'in öyküsünü başladığı gibi bitirmiştir. ancak okur talepleri doğrultusunda hikayeleri devam ettirmek durumunda kalmıştır.bu yüzden de zaman atlamaları ve farklı zamanlarda geçen bir külliyatla karşı karşıya kalacaksınız. ben elric'le 6.45 yayıncılığın 1999 yılında basımını yaptığı elric destanı 1. kitap (melnibone'lu elric) ile tanışmıştım. arkası da çorap söküğü gibi geldi. bildiğim kadarı ile bu serinin artık basımı yok. sonrasında basımı başladı ise takip etmediğim içim o konuda herhangi bir bilgim yok. ama okumak isteyen arkadaşlarımın türkçe çevirileri bulamadığını ve yabancı yayınlara yönelmek durumunda kaldıklarını söyleyebilirim. sonrasında ithaki'nin bastığı bir seri var ancak halen çevrilmemiş iki cilt kalmış diye biliyorum. * tabi orjinalinden elric'in hikayelerini okumak büyük bir keyif lakin 6.45 çevirisi fena değildir. onun haricindekilerde orjinallere meyledebilirsiniz. kurgu eserleri seviyorsanız ve henüz elric ile tanışmamışsanız muhakkak okumalısınız derim. aksi durum yatırım tavsiyesi değildir yanına bile yaklaşmayın *
son olarak naçizane başlığın ''melnibone'lu elric'' olarak değişmesi sanki daha şık olur gibi geldi bana ama böyle de fena durmuyor *
devamını gör...
nev’i şahsına münhasır roman kahramanları
hayatta kalmak için bir işe ihtiyaç duyar çoğu insan. bir meslek sahibi olmak ve oradan kazandığı para ile hayatını idame ettirmek zorundadır. bütün mesleklerin zorlukları vardır ve her meslek erbabı kendi mesleğinin en zoru olduğunu iddia etmekten geri durmaz.
sahip olduğum mesleğin çok zor olduğunu, büyük bir sorumluluk gerektirdiğini düşünsem de benimkinden daha zor meslekler olduğu konusunda kimseye haksızlık edemem. hem de zorluğu tartışılmaz meslekler. ancak bir tanesi var ki hiçbir meslek meşakkati konusunda yanına bile yaklaşamaz. büyük uğraşlar sonucu yazdığım bu girizgahla bu mesleği merak etmenizi sağladığımı umuyorum. aksi bir durum söz konusuysa nezaket kurallarına uyma gerekliliğini hatırlatırım. önceden tahmin edenlere ise söyleyecek lafım yok.
efendim tarihteki en zor meslek “roman kahramanlığı”dır çünkü zordur. bir roman kahramanı okuyucuyla arasında bir bağ kurmak zorundadır. başında ilginç olaylar geçmesi gerekir. özel hayatı, en ince ayrıntısına kadar gözler önüne serilir. banyoda, tuvalette bile yalnız kalamaz. okuyucu, kahramanın hayatını kahramandan daha iyi bilir hatta. roman kahramanlığı en zor meslektir ve ben de bu mesleğin en önemli icracılarını buldum ve onlarla iligili bu yazıyı sözlükle paylaşmaya karar verdim.
ilk meslek erbabımız anayurt otelinde resepsiyonda bizi karşılayan zebercet. zebercet roman kahramanlığı konusunda en ağır işçilerden biridir. zira onunla ilgili bildiğimiz bazı konular gerçekten onu mahremine yapılan bir saldırı sayılabilir kolaylıkla. “gecikmeli ankara treni ile gelen kadın”ı bekleyişi aslında bizim bilmememiz gereken bir olaydır, hele ki o kadınla ilgili düşündükleri. bir resepsiyonda geçen hayatı ve yaiadığı aşk onda saklı kalmalıdır ama biz meraklı gözlerle onu izler ve mesleğini bir kat daha zorlaştırırız. zaten çok da dayanamaz zavallıcık bu duruma. sahi zebercet’in bıyığı var mıydı?

her işe burnunu soktuğu için, hayatına burnumuzu sokmaktan çekinmeyeceğimiz bir meslek sahibi var: ignatius. bir dahi olduğu için çevresinde oluşan “alıklar birliği”ni bir türlü uzaklaştıramayan kahramanımızın annesi ile olan ilişkisine ona görünmeden göz atmak bize yanlış gelmez. çünkü ignatius becerememiş de olsa işçilerin işlerine el atmış, çalıştığı şirket adına yaptığı ve yapmaması gereken yazışmalarla işleri çığrından çıkarmıştır. sosisli satma işinde ondan aldığımız ticari tüyoları günlük yaşamımıozda oldukça fazla işe yaramıştır. tembelliği ile bize oblomov’u hatırlatan ignatius’un oblomov’dan daha eğlenceli bir karakter olduğu konusunda -emin olmasam da- görüş beyan etmek isterim.

en ağır işçilerden biri ise josef k. ‘dır. josef k. hakkında açılan “dava” konusunda elinden geleni yapar görünen ancak aslında hiçbir şey yapmayan bir kahramandır ki onun hayatını gözlemekten duyacağımız sıkıntı, onun hayat karşısındak pes etmişliği sayesinde azalır. infazına kadar geçen zaman zarfında, sanki suçunu peşinen kabul etmiş olan josef k. sizi sinir buhranlarına sevk edebilecek bir kahraman olsa da onu sevmekten ve ona üzülmekten kendinizi alıkoyamazsınız. bazen onu bu kadar açgözlü bir şekilde izlediğim için kendini savunma gereği duymadığı fikrine kapılmıyor değilim.

“tutunamayanlar”dan biri olan ve entellektüelliği su götürür olan turgut özben ise bir başka nev-i şahsına münhasır kahramadır. onun işe diğerlerine göre daha hafiftir, zira o sağdan soldan topladığı bilgi parçalarını yerli yerinde kullanarak kendini bir aydın olarak göstermeyi başarabilmiştir. ayrıca onu izlemekten çekinmemiz için bir neden yoktur zira kendisi arkadaşı hakkında yaptığı araştırma ile zaten gün yüzüne çıkmayı amaçlamıştır diye düşünebiliriz. yine de selim ışık gibi bir arkadaşı kaybetmiş olması, onun da zor bir iş altında olduğunun şaşmaz bir kanıtıdır.
“atlas silkindi”ğinde orada bulunan ve bu işi organize eden adam olan john galt ise diğerlerinden oldukça şanslı zira john galt göz alacak kadar yakışıklı, hayranlık duyulacak kadar zeki ve önünde eğilinecek kadar başarılı bir adam. onu izleyip izlemememiz onu sorunu değil. zira o bizden hep daha yukarılarda ve biz ona ne kadar bakarsak bakalım, o bizi görmeyecek. dagny taggart ile bir tünelde yaşadığı cinsel deneyime tanıklık etmiş olamamız bile onun umrunda olmayacak. o elinde üzerinde dolar işareti taşıyan sigarası ile bize üstten bakar bir tavırla gülümsüyor olacak. john galt kim ki?

ve daha birçok meslek erbabı daha… bu ağır işçiler hakkında yapacağım araştırmalar devam edecektir. kendileriyle yakından ilgilendiğimi bilmeleri ve hayatlarını ve işlerini ona göre sürdürmeleri herhalde hepimizi mutlu edecektir.
sahip olduğum mesleğin çok zor olduğunu, büyük bir sorumluluk gerektirdiğini düşünsem de benimkinden daha zor meslekler olduğu konusunda kimseye haksızlık edemem. hem de zorluğu tartışılmaz meslekler. ancak bir tanesi var ki hiçbir meslek meşakkati konusunda yanına bile yaklaşamaz. büyük uğraşlar sonucu yazdığım bu girizgahla bu mesleği merak etmenizi sağladığımı umuyorum. aksi bir durum söz konusuysa nezaket kurallarına uyma gerekliliğini hatırlatırım. önceden tahmin edenlere ise söyleyecek lafım yok.
efendim tarihteki en zor meslek “roman kahramanlığı”dır çünkü zordur. bir roman kahramanı okuyucuyla arasında bir bağ kurmak zorundadır. başında ilginç olaylar geçmesi gerekir. özel hayatı, en ince ayrıntısına kadar gözler önüne serilir. banyoda, tuvalette bile yalnız kalamaz. okuyucu, kahramanın hayatını kahramandan daha iyi bilir hatta. roman kahramanlığı en zor meslektir ve ben de bu mesleğin en önemli icracılarını buldum ve onlarla iligili bu yazıyı sözlükle paylaşmaya karar verdim.
ilk meslek erbabımız anayurt otelinde resepsiyonda bizi karşılayan zebercet. zebercet roman kahramanlığı konusunda en ağır işçilerden biridir. zira onunla ilgili bildiğimiz bazı konular gerçekten onu mahremine yapılan bir saldırı sayılabilir kolaylıkla. “gecikmeli ankara treni ile gelen kadın”ı bekleyişi aslında bizim bilmememiz gereken bir olaydır, hele ki o kadınla ilgili düşündükleri. bir resepsiyonda geçen hayatı ve yaiadığı aşk onda saklı kalmalıdır ama biz meraklı gözlerle onu izler ve mesleğini bir kat daha zorlaştırırız. zaten çok da dayanamaz zavallıcık bu duruma. sahi zebercet’in bıyığı var mıydı?

her işe burnunu soktuğu için, hayatına burnumuzu sokmaktan çekinmeyeceğimiz bir meslek sahibi var: ignatius. bir dahi olduğu için çevresinde oluşan “alıklar birliği”ni bir türlü uzaklaştıramayan kahramanımızın annesi ile olan ilişkisine ona görünmeden göz atmak bize yanlış gelmez. çünkü ignatius becerememiş de olsa işçilerin işlerine el atmış, çalıştığı şirket adına yaptığı ve yapmaması gereken yazışmalarla işleri çığrından çıkarmıştır. sosisli satma işinde ondan aldığımız ticari tüyoları günlük yaşamımıozda oldukça fazla işe yaramıştır. tembelliği ile bize oblomov’u hatırlatan ignatius’un oblomov’dan daha eğlenceli bir karakter olduğu konusunda -emin olmasam da- görüş beyan etmek isterim.

en ağır işçilerden biri ise josef k. ‘dır. josef k. hakkında açılan “dava” konusunda elinden geleni yapar görünen ancak aslında hiçbir şey yapmayan bir kahramandır ki onun hayatını gözlemekten duyacağımız sıkıntı, onun hayat karşısındak pes etmişliği sayesinde azalır. infazına kadar geçen zaman zarfında, sanki suçunu peşinen kabul etmiş olan josef k. sizi sinir buhranlarına sevk edebilecek bir kahraman olsa da onu sevmekten ve ona üzülmekten kendinizi alıkoyamazsınız. bazen onu bu kadar açgözlü bir şekilde izlediğim için kendini savunma gereği duymadığı fikrine kapılmıyor değilim.

“tutunamayanlar”dan biri olan ve entellektüelliği su götürür olan turgut özben ise bir başka nev-i şahsına münhasır kahramadır. onun işe diğerlerine göre daha hafiftir, zira o sağdan soldan topladığı bilgi parçalarını yerli yerinde kullanarak kendini bir aydın olarak göstermeyi başarabilmiştir. ayrıca onu izlemekten çekinmemiz için bir neden yoktur zira kendisi arkadaşı hakkında yaptığı araştırma ile zaten gün yüzüne çıkmayı amaçlamıştır diye düşünebiliriz. yine de selim ışık gibi bir arkadaşı kaybetmiş olması, onun da zor bir iş altında olduğunun şaşmaz bir kanıtıdır.
“atlas silkindi”ğinde orada bulunan ve bu işi organize eden adam olan john galt ise diğerlerinden oldukça şanslı zira john galt göz alacak kadar yakışıklı, hayranlık duyulacak kadar zeki ve önünde eğilinecek kadar başarılı bir adam. onu izleyip izlemememiz onu sorunu değil. zira o bizden hep daha yukarılarda ve biz ona ne kadar bakarsak bakalım, o bizi görmeyecek. dagny taggart ile bir tünelde yaşadığı cinsel deneyime tanıklık etmiş olamamız bile onun umrunda olmayacak. o elinde üzerinde dolar işareti taşıyan sigarası ile bize üstten bakar bir tavırla gülümsüyor olacak. john galt kim ki?

ve daha birçok meslek erbabı daha… bu ağır işçiler hakkında yapacağım araştırmalar devam edecektir. kendileriyle yakından ilgilendiğimi bilmeleri ve hayatlarını ve işlerini ona göre sürdürmeleri herhalde hepimizi mutlu edecektir.
devamını gör...
halkların demokratik partisi
açık ve net bir şekilde pkk'nın siyasi uzantısıdır. bunun tartışılabilecek hiçbir yanı yoktur.
6 milyon oy alması da hiçbir şeyi değiştirmez. akp de 26 milyon oy aldı ona bakarsanız.
6 milyon oy alması da hiçbir şeyi değiştirmez. akp de 26 milyon oy aldı ona bakarsanız.
devamını gör...