mahlassızım
bu ara kime baksam kafa izninde.
nereye gidiyor bu yazarlar?
kendimi pek yalnız hissediyorum her geçen gün burada. zaten iyice içime kapandım birde böyle sevdiğim yazarların gittiğini görünce iyice içime kaçıyorum. püüff..
hadi çıkın gelin üzmeyin bizleri...
nereye gidiyor bu yazarlar?
kendimi pek yalnız hissediyorum her geçen gün burada. zaten iyice içime kapandım birde böyle sevdiğim yazarların gittiğini görünce iyice içime kaçıyorum. püüff..
hadi çıkın gelin üzmeyin bizleri...
devamını gör...
kitap okuma aşkını kazandıran kitabın ismi
jules verne-esrarlı ada
devamını gör...
sevgiliyi kısıtlamak
(bkz: şiddet)
devamını gör...
fen edebiyat bölümleri
üniversitenin ilk günü, ilk ders amfiyi yeni gelenler ve daha önceki yıllardan o dersten kalan öğrencilerle hıncahınç dolu gören hocamız, topuğu üstünde şöyle bir dönerek:
- bu kadar matematikçiye ihtiyaç var mı sanıyorsunuz, dedi.
o an çok bozulduğumuz, üzüldüğümüz kesindi; ama hocanın sözleri de doğruydu.
bunu ancak geçen yıllar içinde anlayabildik.
çıkış belgesi almaya gittiğimde memur ayakkabısının altına çivi çakıyordu,bir yandan da:
- ne güzel işte mezunsun, artık öğretmen olursun, diyordu.
mezun olmamla atanmam arasında tam on iki yıl olacağını tahmin edememişti sanırım.
not: matematikçiler, bankacılık, sigortacılık ve finans alanında bulunabilir; borsada müşavir olabilir.ya da son zamanların mesleği yazılımcılık da yapabilir.
ancak ben atanmadan önce bunlardan tümüyle farklı işlerde çalıştım.
- bu kadar matematikçiye ihtiyaç var mı sanıyorsunuz, dedi.
o an çok bozulduğumuz, üzüldüğümüz kesindi; ama hocanın sözleri de doğruydu.
bunu ancak geçen yıllar içinde anlayabildik.
çıkış belgesi almaya gittiğimde memur ayakkabısının altına çivi çakıyordu,bir yandan da:
- ne güzel işte mezunsun, artık öğretmen olursun, diyordu.
mezun olmamla atanmam arasında tam on iki yıl olacağını tahmin edememişti sanırım.
not: matematikçiler, bankacılık, sigortacılık ve finans alanında bulunabilir; borsada müşavir olabilir.ya da son zamanların mesleği yazılımcılık da yapabilir.
ancak ben atanmadan önce bunlardan tümüyle farklı işlerde çalıştım.
devamını gör...
ikili ilişkilerde sık yapılan hatalar
(bkz: fazla samimiyet tez ayrılık getirir)
ilişkinin sıfatı ne olursa olsun arada mesafeler, sınırlar olmalı.
ilişkinin sıfatı ne olursa olsun arada mesafeler, sınırlar olmalı.
devamını gör...
yazarların favori kötü karakterleri
genelde hep kötü karakterleri severim zaten ama aralarında en sevdiğim hades.
evet hala selena izliyorum.
evet hala selena izliyorum.
devamını gör...
senden nefret ediyor olabilirim
şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor, yastayım hiç kimse bilmiyor!
devamını gör...
çaya şeker atmadan içen kişi
çaya, kahveye şeker atan kişilerin, kafalarında bir takım kurgu yaparak yaftaladığı kimseler.
devamını gör...
29 kasım 2021 istanbul’da çıkan fırtına
bakkala kadar gitmiştim dönene kadar kafama kozalak çarptı, gözüme girmeyen şey kalmadı. dışarı çıkmayın.
devamını gör...
bibliyomani
aşırı kitap düşkünlüğü olarak tanımlayabileceğimiz bibliyomani, kitap toplama ve biriktirmenin çok ciddi bir seviyeye ulaştığı obsesif kompülsif bir hastalıktır.
bu terimi ilk kullanan kişi dr. john ferriar'dır. ferriar bu sözcüğü, 150 binden fazla kitapla dolu sekiz evi ve yaklaşık 100 bin sterline mal olmuş bir kitap koleksiyonu bulunan richard heber için kullanmıştır.
bibliyomanlar, kitapları okumak için satın almazlar. onlar için kitap satın almak bir arzudur. ve bunun için her şeyi yapabilirler. cinayet işleyen bibliyoman hastaları bile kayıtlara geçmiştir.
bibliyomanlar, kitaplar konusunda çeşitli amaç ve isteklere sahip olabilirler. kimi bibliyomanlar kitapları kokusu için toplar, kimileri kapaklarına hayrandır, kimileri yazınsal mirası korumak için toplar, kimileri mal varlığının ve gücünün sembolü olarak toplar, kimileri özel olarak ilgilendikleri alanla ilgili yazılmış kitapları toplar. sonuç olarak istek farklı olsa da amaç aynıdır: kitap toplamak.
tarihin en ünlü kitap hırsızı, bir bibliyoman olan stephen blumberg’tir. akıl hastası da olan stephen blumberg yirmi yılda 20 bin kitap, 11 bin de tarihi yazı çalmıştır. aslında para kazanmak amacıyla sık sık antika eşyalar çalan stephen çaldığı kitapları hiç satmamıştır.
yine ünlü bir bibliyoman da thomas phillipps (1792-1872). ölümünde 160.000 kitap ve el yazması içeren koleksiyonu vardır.
bu terimi ilk kullanan kişi dr. john ferriar'dır. ferriar bu sözcüğü, 150 binden fazla kitapla dolu sekiz evi ve yaklaşık 100 bin sterline mal olmuş bir kitap koleksiyonu bulunan richard heber için kullanmıştır.
bibliyomanlar, kitapları okumak için satın almazlar. onlar için kitap satın almak bir arzudur. ve bunun için her şeyi yapabilirler. cinayet işleyen bibliyoman hastaları bile kayıtlara geçmiştir.
bibliyomanlar, kitaplar konusunda çeşitli amaç ve isteklere sahip olabilirler. kimi bibliyomanlar kitapları kokusu için toplar, kimileri kapaklarına hayrandır, kimileri yazınsal mirası korumak için toplar, kimileri mal varlığının ve gücünün sembolü olarak toplar, kimileri özel olarak ilgilendikleri alanla ilgili yazılmış kitapları toplar. sonuç olarak istek farklı olsa da amaç aynıdır: kitap toplamak.
tarihin en ünlü kitap hırsızı, bir bibliyoman olan stephen blumberg’tir. akıl hastası da olan stephen blumberg yirmi yılda 20 bin kitap, 11 bin de tarihi yazı çalmıştır. aslında para kazanmak amacıyla sık sık antika eşyalar çalan stephen çaldığı kitapları hiç satmamıştır.
yine ünlü bir bibliyoman da thomas phillipps (1792-1872). ölümünde 160.000 kitap ve el yazması içeren koleksiyonu vardır.
devamını gör...
kan vermek
üç ayda bir veriyorum yıllardır.pazartesi mobil araçlarında hallettim.ilk seferinde kusacak gibi hissetsem de sonrakiler çok rahattı.kanınız ihtiyaç sahiplerine ulaşınca gelen mesaj huzur veriyor.
devamını gör...
eyvallah
teşekkür ederim demenin bir diğer yolu.
(bkz: bana eyvallah)
(bkz: eyvallah başkan)
(bkz: yok eyvallah daha alamam)
(bkz: hadi eyvallah)
(bkz: bana eyvallah)
(bkz: eyvallah başkan)
(bkz: yok eyvallah daha alamam)
(bkz: hadi eyvallah)
devamını gör...
meja (yazar)
kraliyet armasında farkı açık ara açmış olan.
haftanın birincisi gibi duruyor, bakalım.
haftanın birincisi gibi duruyor, bakalım.
devamını gör...
11 ocak 2021 ümitcan uygun’un tutuklanması
itiraf ettiği cinayetten ceza yememesi ayrı bir ironi. dün kendisini öldürmeye çalışan kocasını öldürdü diye hapse atıldı biri. gerçekten yazık. bu kadar kötü olmamalı adalet sistemimiz, bu kadar insaniyetimizi kaybetmiş olamayız.
devamını gör...
renklerin yazarlar için anlamı
grinin benim için hayata denk düşen fazlaca uzun biraz gereksiz anlamı:
soluk bir kartpostalın arkasına heyecanla yazılmış birkaç cümleyi düşünmekten kendimi bir türlü kurtaramıyorum. nasıl oluyor da elimizin altında ağır bir tahakkümle hükmettiğimiz onca şey birden grileşerek uzaklaşan bir hatıraya dönüşüveriyor. fotoğraflara, mevsimlere ve ihtiyar yüzlere baktıkça bu hayatın asıl rengi griymiş gibi geliyor bana. insan nerde, nasıl ve kiminle olursa olsun bir yanı her zaman mat ve gri. bana kalırsa hatıra dediğimiz; o bazen naif bazen unutulası, bazen garip ve ince bir tılsıma dönüşen geçmiş zaman vakalarının bir rengi varsa gri olmalı. çünkü ben gri renge ihtiyatla baktığım zaman, çocukluğumun geçtiği sokak gözlerimin önünden uzun uzun ilerleyerek toprak bir top sahasına dönüşüyor. ben yalnız kendim dönüp herhangi bir şeye baktığım zaman neyi geçiriyorsam aklımdan, hayatı ve hatıraları onunla tanımlıyorum. bir renge böyle bir yükü yüklemenin haksızlığı beni ürkütmüyor. çünkü beyaz, yalnız ve sadece beyaz olması ile tüm kirlerin günahını üzerine almışken, griye elbette ne hissettiğini sormayacaklar. fakat bir soruyu yine de tereddütsüz cevaplayamıyorum: kapıdan adımını atar atmaz sokağın pisliğini üstüne yüklenmek mi, artık temiz kalmışlığı hafızalarda dahi hatrı sayılacak kadar tartışılır bir sokağın bizatihi kendisini sırtlamak mı? hangisi, çocukluk arkadaşımızın yere düşmesine artık üzülmeyecek kadar içindekini yitirmek kadar ağır? tam burda; bir gece yarısı aslında modern insanlığın hiç de derdi olmayan bir renk üzerine kafa patlatmanın cevabını buluyorum. bu cevap diğer tüm cevaplarımdan farklı hiçbir yola açılmıyor. insan; bir renk, bir başka insan, bir ağaç, gökyüzü, küfürlü bir duvar, hatta kırık bir şemsiye gördüğünde aynı cevabı bulduğu için duraksıyor: ömrümüz çok çabuk grileşiyor. hıçkırmaktan boğazının yırtılması da sevinç naralarından sesinin kısılması da bir süre sonra gözlerinin önünde aynı eksik, aynı soğuk, aynı soluk renge dönüşüyor. o zaman, yalnızca bir renge değil aslında bir ömre kafa patlattığını nihai netice olarak anlıyor insan. fakat griden ve ömrümden bağımsız olarak ısrarla soruyorum: yalnızca bir rengi yahut yalnızca bir kartpostalı gecelerce düşünüp kafa patlatsaydım ve bu; ne bir ömür yahut daha mühim veya gereksiz herhangi bir şey anlamına gelmeseydi, yani ben sırf modern dünya gündemini hiç meşgul etmeyen çok küçük ve zavallı bir şey için beynimin çeperlerini acımasızca kazımış olsaydım, bundan utanacak mıydım? yani ben kendimi paraladığım her neyse; insanlar nazarında kıymetli olduğunda mı vaktimi ve beynimi boşa harcamamış olacaktım? ben, yalnızca bir rengi bu kadar düşünmüş olmanın, insanlar tarafından hoyratça kınanacağı düşüncesinin verdiği eziklikle mi "aslında bu kendimi paraladığım yalnızca bir renk değildir" diye izaha ihtiyaç duyuyor ve yazıyor ve yazıyorum?
gri, kartpostal veya her neyse. insan düşündükçe çıldıran, çıldırdıkça insana düşman olan bir varlıktan başka şey değil. dönüp dolaşıp insana gelen bu kaçıncı lakırdı. üstelik ömür acımasızca grileşirken.
gri, ömrümüzü fütursuzca tüketirken anılarımızı emanet ettiğimiz güzide renk.
soluk bir kartpostalın arkasına heyecanla yazılmış birkaç cümleyi düşünmekten kendimi bir türlü kurtaramıyorum. nasıl oluyor da elimizin altında ağır bir tahakkümle hükmettiğimiz onca şey birden grileşerek uzaklaşan bir hatıraya dönüşüveriyor. fotoğraflara, mevsimlere ve ihtiyar yüzlere baktıkça bu hayatın asıl rengi griymiş gibi geliyor bana. insan nerde, nasıl ve kiminle olursa olsun bir yanı her zaman mat ve gri. bana kalırsa hatıra dediğimiz; o bazen naif bazen unutulası, bazen garip ve ince bir tılsıma dönüşen geçmiş zaman vakalarının bir rengi varsa gri olmalı. çünkü ben gri renge ihtiyatla baktığım zaman, çocukluğumun geçtiği sokak gözlerimin önünden uzun uzun ilerleyerek toprak bir top sahasına dönüşüyor. ben yalnız kendim dönüp herhangi bir şeye baktığım zaman neyi geçiriyorsam aklımdan, hayatı ve hatıraları onunla tanımlıyorum. bir renge böyle bir yükü yüklemenin haksızlığı beni ürkütmüyor. çünkü beyaz, yalnız ve sadece beyaz olması ile tüm kirlerin günahını üzerine almışken, griye elbette ne hissettiğini sormayacaklar. fakat bir soruyu yine de tereddütsüz cevaplayamıyorum: kapıdan adımını atar atmaz sokağın pisliğini üstüne yüklenmek mi, artık temiz kalmışlığı hafızalarda dahi hatrı sayılacak kadar tartışılır bir sokağın bizatihi kendisini sırtlamak mı? hangisi, çocukluk arkadaşımızın yere düşmesine artık üzülmeyecek kadar içindekini yitirmek kadar ağır? tam burda; bir gece yarısı aslında modern insanlığın hiç de derdi olmayan bir renk üzerine kafa patlatmanın cevabını buluyorum. bu cevap diğer tüm cevaplarımdan farklı hiçbir yola açılmıyor. insan; bir renk, bir başka insan, bir ağaç, gökyüzü, küfürlü bir duvar, hatta kırık bir şemsiye gördüğünde aynı cevabı bulduğu için duraksıyor: ömrümüz çok çabuk grileşiyor. hıçkırmaktan boğazının yırtılması da sevinç naralarından sesinin kısılması da bir süre sonra gözlerinin önünde aynı eksik, aynı soğuk, aynı soluk renge dönüşüyor. o zaman, yalnızca bir renge değil aslında bir ömre kafa patlattığını nihai netice olarak anlıyor insan. fakat griden ve ömrümden bağımsız olarak ısrarla soruyorum: yalnızca bir rengi yahut yalnızca bir kartpostalı gecelerce düşünüp kafa patlatsaydım ve bu; ne bir ömür yahut daha mühim veya gereksiz herhangi bir şey anlamına gelmeseydi, yani ben sırf modern dünya gündemini hiç meşgul etmeyen çok küçük ve zavallı bir şey için beynimin çeperlerini acımasızca kazımış olsaydım, bundan utanacak mıydım? yani ben kendimi paraladığım her neyse; insanlar nazarında kıymetli olduğunda mı vaktimi ve beynimi boşa harcamamış olacaktım? ben, yalnızca bir rengi bu kadar düşünmüş olmanın, insanlar tarafından hoyratça kınanacağı düşüncesinin verdiği eziklikle mi "aslında bu kendimi paraladığım yalnızca bir renk değildir" diye izaha ihtiyaç duyuyor ve yazıyor ve yazıyorum?
gri, kartpostal veya her neyse. insan düşündükçe çıldıran, çıldırdıkça insana düşman olan bir varlıktan başka şey değil. dönüp dolaşıp insana gelen bu kaçıncı lakırdı. üstelik ömür acımasızca grileşirken.
gri, ömrümüzü fütursuzca tüketirken anılarımızı emanet ettiğimiz güzide renk.
devamını gör...




