öğrenci kimlik kartı resmi
t: beğenen öğrencinin olmadığı fotoğraftır.
bakın her şeyi anlarım, kameranın kalitesizliğini, sınav stresinden tipimizin kaymasını falan her şeyi anlarım ama gidip de bir öğrenciyi kamerayı alttan tutup çekmek nedir. angelina jolie bile alt açıdan güzel çıkamaz, hayır yani düşmanınızı mı çekiyorsunuz hocam bunu bana neden yaptınız? bir de üniversite kimlik kartına direkt ösym fotomuzu koyuyorlarmış, bilseydim hocanın tüm itirazlarına rağmen bir kez daha çektirirdim.
sizi hiç affetmeyeceğim hocam.
bakın her şeyi anlarım, kameranın kalitesizliğini, sınav stresinden tipimizin kaymasını falan her şeyi anlarım ama gidip de bir öğrenciyi kamerayı alttan tutup çekmek nedir. angelina jolie bile alt açıdan güzel çıkamaz, hayır yani düşmanınızı mı çekiyorsunuz hocam bunu bana neden yaptınız? bir de üniversite kimlik kartına direkt ösym fotomuzu koyuyorlarmış, bilseydim hocanın tüm itirazlarına rağmen bir kez daha çektirirdim.
sizi hiç affetmeyeceğim hocam.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının çektiği fotoğraflar
kadıköy
buradan
buradan
devamını gör...
hesabı erkek mi öder kadın mı öder sorunsalı
kimin parası varsa o öder..
devamını gör...
olgunluk belirtileri
az konuşmak, eskisi gibi şakalar yapmamak ve mütevazi olmak.
devamını gör...
pozitivizme ve pragmatizme karşı felsefeyi savunmak
ingiliz filozof maurice campbell cornforth'un 1946 yılında yazmış olduğu science versus idealism eserinin devamı niteliğinde sayılabilecek eseri. daha sonra bu iki eser 1955 yıllarında birleştirilmiş ve bir kaç kayda değer değişime uğrayarak yeniden basılmıştır. felsefeyi savunmak veya başka bir deyişle diyalektik materyalizmi savunmak bu eseri tanımlamayı daha kolaylaştıracak bir cümle kuşkusuz. aydın çubukçu'nun oldukça güzel bir yazısı var buna dair, kitap okunmadan önce göz atılması taraftarıyım.
maurice cornforth’un “pozitivizme ve pragmatizme karşı felsefeyi savunmak” genel başlığını taşıyan ve “evrensel basım yayın” tarafından yayına hazırlanan pozitivizm eleştirisi, işçi sınıfının teorik (ideolojik, felsefi, kültürel) mücadelesinin güncel ihtiyaçları bakımından son derece büyük bir önem taşıyor.
eser, öncelikle felsefeyi, farklı sınıf çıkarlarını temsil eden değişik akımlarıyla tanımak açısından önemli bir kaynaktır.
pozitivizm, işçi sınıfının ihtilalci hareketinin çok etkili olduğu bir dönemde, bunu “giderilmesi gereken sosyolojik bir olay” olarak gören burjuva tepkisinin ürünüdür ve bu bakımdan net bir sınıf karakteri göstermektedir. türkiye’ye ise, “ilerici burjuva hareketi”nin felsefi-ideolojik öğesi olarak girmiştir. avrupa’da gericileşen ve yıkılışını geciktirmeyi amaçlayan burjuvazinin felsefesi halinde yükselirken, türkiye’de geç burjuvalaşmanın bir sonucu olarak “ilerici” bir kisve altında kendisini göstermesi üzerinde ayrıca durulması gereken bir özelliktir. ne var ki, osmanlı imparatorluğu’nun yıkılışının ardından, cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve günümüze kadar bu görünümünü korumuştur. bugün ana çizgileriyle ve en tutucu yanlarıyla resmi egemen ideolojinin temel dayanağı olma özelliğini taşımaya devam etmektedir. yine bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de pozitivizm, akademik çevrelerde egemen felsefi görüş halindedir. üstelik yalnızca bilimsel alanda değil, üniversite yönetimi anlayışında, hiyerarşik kuruluşunda, öğretim görevlileriyle öğrenciler arasındaki ilişkilerde de kendisini göstermektedir. üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini inançlarından, düşüncelerinden, hatta kıyafetlerinden dolayı fişlemek, ama bunun karşısında öğretim üyelerine “pozitivist kilise olarak üniversite” anlayışının dolaysız yansıması olan “cüppe” giydirmek, başörtülü kızları, resmi görüş dışında görüş ve inanç sahibi olanları “sözde vatandaş” olarak görmek, hep bu görüşün sonuçları olarak karşımızdadır.
bu bakımdan pozitivizm eleştirisi, yalnızca felsefi-teorik bir uğraş olmaktan öte, genel olarak siyasal ve kültürel bütün alanlarda rejimle hesaplaşmanın önemli bir yanını oluşturmaktadır.
pozitivizmin “bilimci” ve “radikal din karşıtı” görünümü, kimi çevrelerde onun “ilerici” bir akım olarak kabul edilmesine yol açmıştır. cornforth’un gösterdiği gibi, bu görünüş aldatıcıdır. temelleri ve toplumsal amaçları bakımından tartışmasız gerici-burjuva bir karaktere sahip olan pozitivizm içinde bunların özel bir anlamı ve işlevi vardır. pozitivizm, kendisini bir din olarak ilan etmiş, başta kurucusu auguste comte olmak üzere, önde gelen pozitivistlerin hepsi birer “baş rahip” gibi kabul edilmiş, örgütlenme modeli olarak kilise örnek alınmıştır. “bilimcilik” ise, bilimin din haline getirilmesinden ibaret metafizik ve bilimin doğasıyla uyuşmayan bir tutumdur. onun gerici özünü örten etkileri dolayısıyla bu özellikler ayrıca ve önemle ele alınmalıdır. pozitivizm, çoğu kez bu özellikleri üzerinden marksizm’le eşitlenmekte, onun ilkel ve gerici tutumu aracılığıyla marksizm’e de zarar verilmektedir. cornforth’un eseri, marksizm’i kulaktan dolma kalıplarla “öğrenen” ya da aynı kaynaklara dayanarak “eleştiren” herkes için öğretici olacaktır.
bunun simetrik bir görüntüsü de, pozitivizm ile diyalektik materyalizm arasındaki uzlaşmaz farklılıkları görmeden, her ikisi arasında “tarafsız” kalınabileceğini sanan kimi aydınlar oluşturuyor. cornforth, “pozitivizmin bilime ve açık düşünceye olan yanıltıcı ilgisi nedeniyle cazibesine kapılan” bilimcilerden ve felsefecilerden söz ediyor. bu günümüzün de önemli bir sorunudur. özellikle diyalektik materyalizm hakkında ikinci elden ve akademik yöntem kitapçıklarının şablonlarına uyarlanmış tanımlardan ötesini bilmeyen –ama buralardan onu öğrenmiş olduğunu sanan- pek çok bilimci, kendi dallarında diyalektik materyalizmin ne işe yarayacağı sorusunu ciddi ciddi sorabiliyor. cornforth’un eseri, bu soruyu içtenlikle yanıtlamak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olacaktır.
bu açıdan bilimcinin kendisine bir saf belirlemesi zorunluluğuyla karşılaşıyoruz. bu, politikada ve sınıf mücadelesinin diğer alanlarında olduğu gibi, bilimde ve felsefede de geçerlidir. toplumsal ilerleme ve bilimsel bilginin geliştirilmesi, diyalektik materyalist bakış açısının geliştirilmesini gerektirmektedir. günümüzde idealizmin en etkili biçimlerinden biri olan pozitivizme karşı bilinçli bir karşı duruşun ilk koşulu budur.
ikinci olarak, günümüzde sistematik düşüncenin bütün biçimlerini ve bu genel başlık altında toplanabilecek felsefeleri “büyük anlatılar” olarak niteleyerek dışlamaya çalışan postmodernizmin egemenliği koşullarında, kendi dayanaklarını güçlendirmek ve insanın tarihsel eyleminin yol açıcı bir gücü olarak işlevini sürdürmek zorunda olan diyalektik materyalizmi doğru ve kirlenmemiş biçimiyle yeniden öğrenmek açısından, maurice cornforth’un çalışması özenli bir incelemenin konusu olarak önümüzde duruyor. bilindiği gibi postmodernizm çerçevesinde, “modernizm” genel başlığı altında toplanan pek çok akım ve felsefe ağır saldırıların hedefi haline getirilmiştir. marksizm’i de kapsayan bu saldırıdan kuşkusuz pozitivizm de nasibini almıştır. bu eleştirilerin ülkemizdeki sözcülerinin pek çoğu, marksizm ile pozitivizmi aynı kefeye koymakta, hatta zaman zaman kasten aynılaştırmaktadırlar. bunun karşısında marksizm savunusu, pozitivist argümanlardan temizlenmiş ve kendi farklılığını tam olarak ortaya koymuş bir içerik taşımak zorundadır. cornforth’un eseri, marksizm’i diğer felsefi akımlar karşısındaki eleştirel konumuyla öğrenmek isteyenler için de doyurucu bir el kitabı özelliği taşımaktadır. kitabın hemen bütün bölümlerinde eleştirinin temel dayanağı olarak marksizm değişik yanlarıyla bir çok kez ele alınmakta, açıklanmaktadır. fakat ilk bölümler, tümüyle diyalektik ve tarihsel materyalizmin anlatılmasına ayrılmış, pozitivizmin hangi açıdan eleştirildiği ayrıntılı olarak gösterilirken, bilim ve marksizm arasındaki bağıntılar açıklanmış, tarihsel gelişme ile bilimsel gelişme arasındaki karşılıklı etkileşmeler incelenmiş ve örneklenmiştir.
cornforth, eserin yazıldığı dönemin kültürel ve ideolojik niteliğini tanımlarken, felsefede bir yozlaşma sürecinin yaşanmasını karakteristik bir özellik olarak gösteriyor. felsefenin toplumsal-kültürel süreçleri değerlendirmede bir ölçüt olarak kullanılması, gerek çağın özellikleri gerekse cornforth’un bakış açısı bakımından önemlidir. “felsefe alabildiğine uzmanlık gerektiren, halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti haline gelmiş; insanlığın kurtuluşunu amaçlayan değil, varolan toplumsal düzeni savunan bir güç olmuştur” diyor.
aynı zamanda felsefenin ilerlemesi, dünyanın ve insanın onun içindeki yerinin anlaşılması anlamında her zaman insanlığın maddi koşullarına dayanmış ve ona hizmet etmiştir. ancak pozitivizmin çeşitli okulları, felsefeyi düşünce ve dil hakkında uzmanlık gerektiren soyut bir incelemeye indirgemiş, nesnel dünyanın bilgisi ve bunun genelleştirilmesi biçimindeki işlevini yadsımışlardır. bu haliyle pozitivizm, kapitalizmin bunalımını yansıtır ve bütünüyle çürümüş bir toplumsal sisteme hizmet eder.
kültürel ve entelektüel düzey bakımından tarihsel pek çok sorunu olan bizim gibi ülkelerde, böyle bir saptamanın “tercümesi” oldukça güçtür. orada ve o dönemde, felsefe ve toplumsal hayat arasında dolaysız bir ilişkinin kurulabileceği bir ortam söz konusudur. kuşkusuz büyük toplumsal ve düşünsel devrimleri yaşamış, bilimde ve sanatta kurucu ilkeleri koyabilme düzeyini yakalamış toplumlarda felsefenin özel ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. böylece, felsefedeki değişimler ve eğilimler, toplumsal hareketin nitelikleri hakkında açık işaretler verebilir. bizde ise, kültürel düzeyde başka işaretler önem taşımakta, örneğin popüler kültür üzerine çok da felsefi olmayan tartışmalar öne çıkmaktadır. bununla birlikte, cornforth’un saptaması evrensel bir içerik taşımaktadır; geçerliliği dönemiyle ve avrupa ile sınırlı değildir. egemen düşüncel-kültürel eğilimler ve kurumlaşmış tutumlar, genel olarak sınıflar mücadelesinin gündelik hayat içinde çok fazla hissedilmeyen sonuçlarından birisidir. cornforth’un kendi dönemindeki felsefeyi anlatırken dikkat çektiği bazı özellikleri, bilim, sanat ve edebiyatı da kapsayacak biçimde genelleştirebiliriz. “halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil, sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti” gibi özellikleri, sözünü ettiğimiz alanlarda da görebiliyoruz. günümüz burjuva-emperyalist kültürünün yapısı ve etkisi bundan farklı değildir. buradan, cornforth’un pozitivist felsefeyi temel alarak söylediklerini, günümüz burjuva-emperyalist kültürün değerlendirilmesi ve eleştirilmesi için de bir kaynak ve dayanak olarak kullanabileceğimiz sonucunu elde ederiz.
yazarın felsefe kavramına yüklediği anlam ve işlev göz önünde tutulduğunda, eserin bütünün yalnızca pozitivizmin eleştirisiyle sınırlı kalmadığını fark etmek kolaylaşacaktır.
cornforth, felsefeyi “dünyanın niteliğini, bizim onun içindeki yerimizi ve yazgımızı anlama çabası” olarak tanımlıyor. gerçekten, ilk çağlardan başlayarak, felsefenin temel konusu ve değişmez ilgi odağı bu olmuştur. farklı ve karşıt felsefe akımları, bu temel sorulara verdikleri cevaplarla düşünce tarihindeki yerlerini belirlemişlerdir.
maurice cornforth’un türkçe’de ilk yayımlanan eseri, “ilkçağ materyalistleri” adını taşımaktadır. (sol yayınları, 1963) bu hacimce küçük kitapta cornforth, anaxagoras, aneximandros, thales gibi “doğa filozofları”nı, “ilk materyalstler” olarak tanımlayarak felsefe tarihine yeni gözle bakmıştır. söz konusu filozoflar, geleneksel felsefe tarihlerinde “materyalistler” olarak değil, “doğa filozofları” ya da “doğacı filozoflar” olarak adlandırılırlar. engels’in “felsefenin temel sorunu” olarak gördüğü “bilinç ve madde” ilişkisini, felsefi akımları sınıflandırmak için bir dayanak olarak kullandığını biliyoruz. ona göre, bütün felsefe tarihinde iki ana akım vardır; idealizm ve materyalizm. ancak bu kıstas, bir sınıf bakış açısını gösterir ve genel kabul görmez. cornforth da, felsefenin içeriğini tanımlarken ve akımları sınıflandırırken aynı sınıf bakış açısına uyar. “dünyanın niteliği”, varlığın temelinin madde mi, yoksa düşünce (bilinç) mi olduğu hakkında bir yargının konusudur. “bizim onun içindeki yerimiz” ise, insanın tarihsel bir varlık mı, yoksa ona öncel bir iradenin ürünü mü olduğu tartışmasında belirleyici bir önem taşımaktadır. “yazgı” kavramı, bir yandan dinsel-inançsal değerler alanına, diğer yandan insanın tarihsel eyleminin sonuçlarına ilişkin iki karşıt anlam taşır ve yine idealizmle materyalizm arasındaki temel tartışma içinde bir yeri vardır. cornforth, bu tanımıyla iki temel akımın ortak konularını birleştirmiştir. ona göre, “felsefecilerin görevi daima bu anlayışı zenginleştirmek ve sonuçlarını genelleştirmek olmuştur.” bu, kuşkusuz insanın düşünsel birikiminin bir zenginliğidir. ne var ki, dünyada sosyalizm ve kapitalizmin karşıt iki sistem olarak var olduğu, proletarya ve burjuvazi arasındaki mücadelenin toplumsal hayatın bütün ilişkilerini belirlediği, emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişmenin yeni bir dinamik olarak boy gösterdiği koşullarda, üstelik “soğuk savaş” gibi olağanüstü bir sınıf mücadelesi alanı açılmışken, felsefenin bunlardan bağımsız, her şey karşısında tarafsız bir “düşünen düşünce” alanı halinde kalması da olanaksızdı. o çok eski bölünme, şimdi sınıflar çatışmasının kaçınılmaz etkisiyle yeniden biçimlenmekte, felsefi akımların özellikleri de buna göre belirlenmektedir. özellikle burjuva felsefe akımları, felsefeyi ulaşılamaz, halk hayatından ve kültüründen çok yüksekte, seçkin bir alan olarak sınırlayıp işlevsiz hale getirmektedir. bu, felsefenin sınıf mücadelesinden de dışlanmaya çalışılması anlamına gelmektedir. egemen düşüncenin bu çabasına karşılık, işçi ve emekçi halk katında da, felsefeyi aynı tarzda algılama, gereksiz ve “burjuvaziye özgü” bir etkinlik olarak görme eğilimi gelişmektedir. fakat bu, burjuva felsefesinin zararlarından kaçmak, onun etkisinin dışında kalmak sonucunu vermiyor. aksine, niteliğini bilmediği düşüncelere teslimiyet, kendi hayatına düşman düşünceleri içselleştirmek gibi denetlenemez sonuçlar doğuruyor. cornforth, şöyle özetliyor: “felsefenin içinde bulunduğu durum nedeniyle birçok insan felsefenin ne işe yaradığını sormakta ve ona gereksinmeleri olmadığı sonucuna varmaktadır. ne var ki bunun tek bir anlamı vardır; o da, felsefi öğretileri en ufak kırıntılarına varıncaya kadar hiç sorgulamadan kabul etmektir. buna değer vermediklerini sandıkları felsefecilerin öğretileri de dahildir. bu felsefeciler, onlar bunu fark etmeden, kafalarının içine girerler. çünkü felsefeyle hiç ilgilenmeseler de herkes ondan; onun okulda, basında, kilisede, radyoda veya sinemada karşılarına çıkan elden düşme türevlerinden etkilenir. felsefeyi hor görmek, ona gereksinim olmadığını düşünmek, kapitalist felsefeyi eleştirmeden kabul etmek ve kullanmak demektir.”
bunun karşısında, işçi sınıfının burjuva felsefesine ve onun dolaylı-dolaysız yansımalarına karşı donanımlı olması, sınıf mücadelesinin bir gereği olarak görünmektedir. bunun biricik olanağı ise, marksizm’de bulunmaktadır. “marksizm’de felsefe, insanların dünyanın niteliğini ve kendilerinin onun içindeki yerlerini anlamaları ve böylece dünyayı değiştirip insan toplumunu dönüştürebilecek ...bir konuma gelmeleri için onlara yardımcı olarak halkın ihtiyaçlarını karşılar”.
bu yüzden cornforth, kitabına “felsefeyi savunmak” adını vermiştir. ona göre, felsefeyi savunmak, artık diyalektik materyalizmi savunmaktır. gerekçe olarak, kapitalizmin yol açtığı sonuçları ve genel hedeflerini, insan hayatı ve kültürü karşısındaki yıkıcı etkilerini göstermektedir: “...kapitalizm hayatta kalmak için çırpınırken bütün insani değerlere saldırıyor ve biz onları savunmak durumundayız. felsefeyi savunmak ve ilerletmek artık sosyalist felsefeyi, diğer bir deyişle diyalektik materyalizmi savunmaktır; tıpkı, gerçekten de genelde insanlık kültürünün savunulmasının artık sosyalist kültürün savunulması olması gibi.”
cornforth’un saptamaları, günümüzden yaklaşık elli yıl öncesine aittir. fakat genel tablo bugün de değişmemiş, daha da vahim bir hal almıştır.
tıpkı varlığın temeli ve niteliği konusunda olduğu gibi, onun bilinebilmesinin olanakları ve sınırları sorunu da felsefenin ana konularından biridir. bilgimizin kaynağı nedir, varlık hakkındaki bilgimiz nasıl ilerler ve toplumsal hareket ve değişim bakımından bu sorunun önemi nedir? çok eski dinsel geleneklerle bağıntılı olan hıristiyan felsefesinde, bu sorunun cevabı basit ve tekti: varlığın kaynağı gibi onun bilgisinin kaynağı da maddeden ve insandan bağımsızdır. bu kaynak, farklı idealist felsefe akımlarında, “idea”, “evrensel ruh”, “mutlak tin” gibi kavramlarla dile getirilir. dindeki karşılıkları, “tanrı”dır. ne var ki, burjuvazinin devrimci çağında, aristokrasiye karşı mücadelenin bir parçası olarak materyalist felsefe akımları geliştikçe, kilise okullarının felsefi düşünceleri de şiddetle eleştirilmiş, diğer toplumsal, bilimsel gelişmelere de bağlı olarak bu kavramlar önemli ölçüde etkisini kaybetmiştir. felsefede, sanatta, edebiyatta ve bilimde, insan aklına değer veren, deney ve gözleme dayalı düşünce akımları güç kazanmıştır. ne var ki, idealizm, salt dinsel karakterini örten başka biçimler altında yeniden inşa edilmiştir.
cornforth’un saptamasına göre, pozitivizm, bu niteliğini gözlerden saklamayı önemli ölçüde başarmış bir felsefedir. pozitivistlerin kendi iddialarına göre bu felsefe, bilginin deneyimden geldiğini ve saf aklın ya da sezinin ışığında hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan bir felsefedir. ne var ki, pozitivizmin temel ilkeleri, dünya hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimiz sonucuna yol açmaktadır. dolayısıyla, pozitivizmin klasik materyalist akımlarla kurmaya çalıştığı köken bağı, yalnızca bir yanıltmacadır.
cornforth, bu iddiayı deşifre etmek için, gözlem ve duyusal-veri kavramlarına yüklenen anlamları inceler. bu kanaldan, amerikan olguculuğu olarak da yorumlayabileceğimiz pragmatizmin çözümlemesine geçer.
cornforth’a göre, pozitivist felsefe –mantıksal çözümleme, mantıksal görgücülük ve pragmatizm–, yüzlerce yıllık idealist felsefe geleneğinin tüm özelliklerini sürdürür.
“idealizmin bütün türlerinin bir araya getirilmesi ve birleşik devletler’deki kozmopolit filozoflar tarafından durmadan geliştirilmesi onun en son aşamasını karakterize eder.” pozitivist okulların karakteristik özelliği materyalizme karşı köklü düşmanlıklarıdır. nesnel dünyanın varlığı ve bilinebilir oluşu materyalist diyalektik anlayışın temel dayanağıdır. bu temel, doğal ve toplumsal gelişim sürecinin başlıca niteliklerinin genelleştirilmesini ifade eder. böylece, doğanın ve toplumun hareket yasalarını anlamaya dönük bilimsel incelemelerin de temel dayanağıdır. pozitivizm ise, ancak diyalektik olarak kavranabilecek hareket halindeki evrenin karşısına, mekanik, metafizik düşüncelerle çıkar. cornforth, eski idealist okulların özellikleriyle, ilkel materyalist görüşlerin bu karmaşasının bilimsel bir felsefe olarak ilan edilmesinin tümüyle geçirsiz bir iddia olduğunu gösterir.
böylece, pozitivizmin “bir tür materyalizm” olarak algılanması karşısında sağlam bir eleştirel temel kurar.
pozitivizmle bilim arasındaki ilişkinin gösterildiği ya da göründüğü kadar olumlanacak bir ilişki olmadığını da kanıtlar. “ ‘bilimsel’ bir felsefe olma iddiasında bulunan pozitivist okullar, bilimsel yöntemleri ve bilimsel sonuçları bilimin bir aydınlanma ve ilerleme silahı olduğunu yadsıyacak şekilde yorumlarlar ve bilimi, bugünkü bilim karşıtı mitlere ve dogmalara karşı çıkamayacak şekilde güçsüz bırakırlar. bilimleri çözümlediklerini ve yorumladıklarını iddia eden olgucular, yalnızca kısır skolastiğin yeni türlerini üretirler ve bilimi cehalet yanlısı bir vaaz haline getirirler.”
bilindiği gibi, burjuvazinin “bilimci” görünüşü, tümüyle sınai üretimin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenmiş, doğrudan doğruya çıkara dayanan bir yöneliş niteliği göstermektedir. ama bilim, aynı zamanda toplumsal değişmenin ve dönüşümün güçlerinden biri haline geldiğinde, burjuvazi bütün üretici güçler karşısındaki gerici tutumunu bilim karşısında da takınır. kapitalizmin bir mülkiyet ilişkisi olarak kazandığı tutucu karakter, üretici güçlerin sürekli gelişen doğasıyla çelişir. marx’a göre devrimin temel çelişmesini ifade eden bu uzlaşmaz durum, burjuva kanatta siyasal ve kültürel gericiliğe yol açar. cornforth, bu çelişmenin pozitivist felsefeye yansıması üzerinde durur: “(pozitivistler), modern kapitalist toplumda bilimin bozulmasını ve çarpıtılmasını yansıtan bir bilim anlatısı üretirler... (pozitivistler), bilimi, nesnel dünyanın bilgisini sağlamayan, yalnızca formüllerden ve gözlemlerle bağlantılı kurallardan oluşan bir şey olarak yorumladılar.”
felsefe gibi, bilimin de toplumsal hayatın dışında özel ve seçkin bir ilgi alanı haline getiren, işlevsizleştiren bu tutum, günümüz kültür-bilim politikalarının burjuva karakterine uygundur. neredeyse, dört yüz yıldır deney ve gözlem kavramları bilimin ayrılmaz parçası haline gelmişken, günümüz koşullarında bu kavramlara doğrudan karşı çıkan herhangi bir felsefenin ciddiye alınma olanağı yoktur. bu yüzden, şimdi önemli olan kavramlara yüklenen pozitivist anlamlar aracılığıyla, bilimsel çalışmanın sonuçlarının felsefi olarak genelleştirilmesi yönündeki çabaları çarpık ve geri bir düzeyde tutmaktır. pozitivizm, bu çabasında yalnız değildir. bilimsel araştırmaların, deney ve gözlemlerin sonuçları üzerinden bilim dışı felsefi sonuçlara ulaşmanın örneklerine bugün, belki dünden de çok rastlanmaktadır. bilimsel bilgi alanı, bu bakımdan yalnızca temel felsefi dayanaklar bakımından gericiliğin saldırısı altında olmakla kalmamakta, çarpıtılmış sonuçların yaygın propaganda malzemesi olarak kullanılmasıyla da yeniden katledilmektedir.
böylece cornforth’un eseri, yalnızca pozitivizmin eleştirisiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda benzer ve bağıntılı diğer burjuva-gerici felsefelerin ve popüler hale gelmiş bayağı propaganda sloganlarının da tanınması ve eleştirisi için de işlev yüklenir.
cornforth, eserini eleştiri sürecinde elde ettiği genel sonuçları özetleyerek bitiriyor.
bunları yine günümüzün ihtiyaçları bakımından değerlendirmek ve işlevli kılmak gerekmektedir.
cornforth’a göre, “pozitivizm, kapitalist toplumun entelektüel ve ahlaki çözülmesini yansıtır. insan aklının nesnel gerçekliği anlama gücünü yadsır ve dolayısıyla, gerçekte aklı ve bilimi terk eder. insan eyleminin ussal ve bilimsel bir temeli olabileceğini yadsır.”
“insan aklının nesnel gerçekliği anlama gücü”, yalnızca felsefi ve bilimsel bakımdan önemli bir kavram değildir. sınıf mücadelesinin bütün biçimlerinde burjuva politik propaganda ve ajitasyonun ana hedeflerinden biri budur. yaşadığımız dünyayı, gündelik ilişkileri, uluslararası olayları, devleti, kültür ve sanatı, geniş halk yığınlarının anlama gücünün dışında kalan “derin” olgular gibi göstermek, bütün bu ve benzeri alanlardaki halk müdahalesini engellemeye yöneliktir. “bilme” yetisinin, yalnızca yüksek bilimsel eğitimle elde edilebilir olduğunu söylemek, eğitimsiz milyonlarca insanı sırf “cehaletlerinden” dolayı etkisiz ve güdülen bir konumda kalmaya mahkum etmek anlamına gelmektedir. aklın ve bilimin tekel altında tutulmasının en dolaysız toplumsal sonucu, halk yığınlarının politik süreçlerden yalıtılması, güdülen ve yönetilen yığınlar olarak kalmasının güvence altına alınmasıdır.
pozitivist felsefenin etkisi altında biçimlenen burjuva yönetim anlayışına göre “eğitimsizlik”, yönetilen ve sömürülen yığınların varlığının tek nedenidir. bu propagandada, işçilerin sömürülmesinin nedeni onların eğitimsizliğidir; yoksulluk, hastalık, suça eğilim vs. cehaletten doğar! kapitalist toplumsal ilişkilerin sonuçlarını, eğitimsiz insanların suçu gibi göstermekle, insan aklının ve bilimsel eyleminin “dünyayı bilmeye” yetmeyeceği iddiası arasında dolaysız bir ilişki vardır.
cornforth, bu gerçekten hareketle şu sonuca da ulaşıyor: “... günümüz pozitivist öğretilerinin özü ve sonuçları bakımından bilime ve ilerlemeye bütünüyle düşman oldukları yargısına varmamız kaçınılmazdır. bugün olgucu okullar, en çok birleşik devletler topraklarında büyüyüp serpiliyorlar; orada özellikle pragmatizm biçimi altında amerikan emperyalizminin ideolojisinin bir parçası olarak etkili bir rol oynuyorlar.”
maurice cornforth’un “pozitivizme ve pragmatizme karşı felsefeyi savunmak” genel başlığını taşıyan ve “evrensel basım yayın” tarafından yayına hazırlanan pozitivizm eleştirisi, işçi sınıfının teorik (ideolojik, felsefi, kültürel) mücadelesinin güncel ihtiyaçları bakımından son derece büyük bir önem taşıyor.
eser, öncelikle felsefeyi, farklı sınıf çıkarlarını temsil eden değişik akımlarıyla tanımak açısından önemli bir kaynaktır.
pozitivizm, işçi sınıfının ihtilalci hareketinin çok etkili olduğu bir dönemde, bunu “giderilmesi gereken sosyolojik bir olay” olarak gören burjuva tepkisinin ürünüdür ve bu bakımdan net bir sınıf karakteri göstermektedir. türkiye’ye ise, “ilerici burjuva hareketi”nin felsefi-ideolojik öğesi olarak girmiştir. avrupa’da gericileşen ve yıkılışını geciktirmeyi amaçlayan burjuvazinin felsefesi halinde yükselirken, türkiye’de geç burjuvalaşmanın bir sonucu olarak “ilerici” bir kisve altında kendisini göstermesi üzerinde ayrıca durulması gereken bir özelliktir. ne var ki, osmanlı imparatorluğu’nun yıkılışının ardından, cumhuriyetin kuruluş yıllarında ve günümüze kadar bu görünümünü korumuştur. bugün ana çizgileriyle ve en tutucu yanlarıyla resmi egemen ideolojinin temel dayanağı olma özelliğini taşımaya devam etmektedir. yine bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de pozitivizm, akademik çevrelerde egemen felsefi görüş halindedir. üstelik yalnızca bilimsel alanda değil, üniversite yönetimi anlayışında, hiyerarşik kuruluşunda, öğretim görevlileriyle öğrenciler arasındaki ilişkilerde de kendisini göstermektedir. üniversitede öğrencileri ve öğretim üyelerini inançlarından, düşüncelerinden, hatta kıyafetlerinden dolayı fişlemek, ama bunun karşısında öğretim üyelerine “pozitivist kilise olarak üniversite” anlayışının dolaysız yansıması olan “cüppe” giydirmek, başörtülü kızları, resmi görüş dışında görüş ve inanç sahibi olanları “sözde vatandaş” olarak görmek, hep bu görüşün sonuçları olarak karşımızdadır.
bu bakımdan pozitivizm eleştirisi, yalnızca felsefi-teorik bir uğraş olmaktan öte, genel olarak siyasal ve kültürel bütün alanlarda rejimle hesaplaşmanın önemli bir yanını oluşturmaktadır.
pozitivizmin “bilimci” ve “radikal din karşıtı” görünümü, kimi çevrelerde onun “ilerici” bir akım olarak kabul edilmesine yol açmıştır. cornforth’un gösterdiği gibi, bu görünüş aldatıcıdır. temelleri ve toplumsal amaçları bakımından tartışmasız gerici-burjuva bir karaktere sahip olan pozitivizm içinde bunların özel bir anlamı ve işlevi vardır. pozitivizm, kendisini bir din olarak ilan etmiş, başta kurucusu auguste comte olmak üzere, önde gelen pozitivistlerin hepsi birer “baş rahip” gibi kabul edilmiş, örgütlenme modeli olarak kilise örnek alınmıştır. “bilimcilik” ise, bilimin din haline getirilmesinden ibaret metafizik ve bilimin doğasıyla uyuşmayan bir tutumdur. onun gerici özünü örten etkileri dolayısıyla bu özellikler ayrıca ve önemle ele alınmalıdır. pozitivizm, çoğu kez bu özellikleri üzerinden marksizm’le eşitlenmekte, onun ilkel ve gerici tutumu aracılığıyla marksizm’e de zarar verilmektedir. cornforth’un eseri, marksizm’i kulaktan dolma kalıplarla “öğrenen” ya da aynı kaynaklara dayanarak “eleştiren” herkes için öğretici olacaktır.
bunun simetrik bir görüntüsü de, pozitivizm ile diyalektik materyalizm arasındaki uzlaşmaz farklılıkları görmeden, her ikisi arasında “tarafsız” kalınabileceğini sanan kimi aydınlar oluşturuyor. cornforth, “pozitivizmin bilime ve açık düşünceye olan yanıltıcı ilgisi nedeniyle cazibesine kapılan” bilimcilerden ve felsefecilerden söz ediyor. bu günümüzün de önemli bir sorunudur. özellikle diyalektik materyalizm hakkında ikinci elden ve akademik yöntem kitapçıklarının şablonlarına uyarlanmış tanımlardan ötesini bilmeyen –ama buralardan onu öğrenmiş olduğunu sanan- pek çok bilimci, kendi dallarında diyalektik materyalizmin ne işe yarayacağı sorusunu ciddi ciddi sorabiliyor. cornforth’un eseri, bu soruyu içtenlikle yanıtlamak isteyenler için vazgeçilmez bir kaynak olacaktır.
bu açıdan bilimcinin kendisine bir saf belirlemesi zorunluluğuyla karşılaşıyoruz. bu, politikada ve sınıf mücadelesinin diğer alanlarında olduğu gibi, bilimde ve felsefede de geçerlidir. toplumsal ilerleme ve bilimsel bilginin geliştirilmesi, diyalektik materyalist bakış açısının geliştirilmesini gerektirmektedir. günümüzde idealizmin en etkili biçimlerinden biri olan pozitivizme karşı bilinçli bir karşı duruşun ilk koşulu budur.
ikinci olarak, günümüzde sistematik düşüncenin bütün biçimlerini ve bu genel başlık altında toplanabilecek felsefeleri “büyük anlatılar” olarak niteleyerek dışlamaya çalışan postmodernizmin egemenliği koşullarında, kendi dayanaklarını güçlendirmek ve insanın tarihsel eyleminin yol açıcı bir gücü olarak işlevini sürdürmek zorunda olan diyalektik materyalizmi doğru ve kirlenmemiş biçimiyle yeniden öğrenmek açısından, maurice cornforth’un çalışması özenli bir incelemenin konusu olarak önümüzde duruyor. bilindiği gibi postmodernizm çerçevesinde, “modernizm” genel başlığı altında toplanan pek çok akım ve felsefe ağır saldırıların hedefi haline getirilmiştir. marksizm’i de kapsayan bu saldırıdan kuşkusuz pozitivizm de nasibini almıştır. bu eleştirilerin ülkemizdeki sözcülerinin pek çoğu, marksizm ile pozitivizmi aynı kefeye koymakta, hatta zaman zaman kasten aynılaştırmaktadırlar. bunun karşısında marksizm savunusu, pozitivist argümanlardan temizlenmiş ve kendi farklılığını tam olarak ortaya koymuş bir içerik taşımak zorundadır. cornforth’un eseri, marksizm’i diğer felsefi akımlar karşısındaki eleştirel konumuyla öğrenmek isteyenler için de doyurucu bir el kitabı özelliği taşımaktadır. kitabın hemen bütün bölümlerinde eleştirinin temel dayanağı olarak marksizm değişik yanlarıyla bir çok kez ele alınmakta, açıklanmaktadır. fakat ilk bölümler, tümüyle diyalektik ve tarihsel materyalizmin anlatılmasına ayrılmış, pozitivizmin hangi açıdan eleştirildiği ayrıntılı olarak gösterilirken, bilim ve marksizm arasındaki bağıntılar açıklanmış, tarihsel gelişme ile bilimsel gelişme arasındaki karşılıklı etkileşmeler incelenmiş ve örneklenmiştir.
cornforth, eserin yazıldığı dönemin kültürel ve ideolojik niteliğini tanımlarken, felsefede bir yozlaşma sürecinin yaşanmasını karakteristik bir özellik olarak gösteriyor. felsefenin toplumsal-kültürel süreçleri değerlendirmede bir ölçüt olarak kullanılması, gerek çağın özellikleri gerekse cornforth’un bakış açısı bakımından önemlidir. “felsefe alabildiğine uzmanlık gerektiren, halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti haline gelmiş; insanlığın kurtuluşunu amaçlayan değil, varolan toplumsal düzeni savunan bir güç olmuştur” diyor.
aynı zamanda felsefenin ilerlemesi, dünyanın ve insanın onun içindeki yerinin anlaşılması anlamında her zaman insanlığın maddi koşullarına dayanmış ve ona hizmet etmiştir. ancak pozitivizmin çeşitli okulları, felsefeyi düşünce ve dil hakkında uzmanlık gerektiren soyut bir incelemeye indirgemiş, nesnel dünyanın bilgisi ve bunun genelleştirilmesi biçimindeki işlevini yadsımışlardır. bu haliyle pozitivizm, kapitalizmin bunalımını yansıtır ve bütünüyle çürümüş bir toplumsal sisteme hizmet eder.
kültürel ve entelektüel düzey bakımından tarihsel pek çok sorunu olan bizim gibi ülkelerde, böyle bir saptamanın “tercümesi” oldukça güçtür. orada ve o dönemde, felsefe ve toplumsal hayat arasında dolaysız bir ilişkinin kurulabileceği bir ortam söz konusudur. kuşkusuz büyük toplumsal ve düşünsel devrimleri yaşamış, bilimde ve sanatta kurucu ilkeleri koyabilme düzeyini yakalamış toplumlarda felsefenin özel ve ayrıcalıklı bir yeri vardır. böylece, felsefedeki değişimler ve eğilimler, toplumsal hareketin nitelikleri hakkında açık işaretler verebilir. bizde ise, kültürel düzeyde başka işaretler önem taşımakta, örneğin popüler kültür üzerine çok da felsefi olmayan tartışmalar öne çıkmaktadır. bununla birlikte, cornforth’un saptaması evrensel bir içerik taşımaktadır; geçerliliği dönemiyle ve avrupa ile sınırlı değildir. egemen düşüncel-kültürel eğilimler ve kurumlaşmış tutumlar, genel olarak sınıflar mücadelesinin gündelik hayat içinde çok fazla hissedilmeyen sonuçlarından birisidir. cornforth’un kendi dönemindeki felsefeyi anlatırken dikkat çektiği bazı özellikleri, bilim, sanat ve edebiyatı da kapsayacak biçimde genelleştirebiliriz. “halktan kopuk, soyut ve kısır, bilginin ilerlemesi değil, sınırlılığı üzerine kurulu bir öğreti” gibi özellikleri, sözünü ettiğimiz alanlarda da görebiliyoruz. günümüz burjuva-emperyalist kültürünün yapısı ve etkisi bundan farklı değildir. buradan, cornforth’un pozitivist felsefeyi temel alarak söylediklerini, günümüz burjuva-emperyalist kültürün değerlendirilmesi ve eleştirilmesi için de bir kaynak ve dayanak olarak kullanabileceğimiz sonucunu elde ederiz.
yazarın felsefe kavramına yüklediği anlam ve işlev göz önünde tutulduğunda, eserin bütünün yalnızca pozitivizmin eleştirisiyle sınırlı kalmadığını fark etmek kolaylaşacaktır.
cornforth, felsefeyi “dünyanın niteliğini, bizim onun içindeki yerimizi ve yazgımızı anlama çabası” olarak tanımlıyor. gerçekten, ilk çağlardan başlayarak, felsefenin temel konusu ve değişmez ilgi odağı bu olmuştur. farklı ve karşıt felsefe akımları, bu temel sorulara verdikleri cevaplarla düşünce tarihindeki yerlerini belirlemişlerdir.
maurice cornforth’un türkçe’de ilk yayımlanan eseri, “ilkçağ materyalistleri” adını taşımaktadır. (sol yayınları, 1963) bu hacimce küçük kitapta cornforth, anaxagoras, aneximandros, thales gibi “doğa filozofları”nı, “ilk materyalstler” olarak tanımlayarak felsefe tarihine yeni gözle bakmıştır. söz konusu filozoflar, geleneksel felsefe tarihlerinde “materyalistler” olarak değil, “doğa filozofları” ya da “doğacı filozoflar” olarak adlandırılırlar. engels’in “felsefenin temel sorunu” olarak gördüğü “bilinç ve madde” ilişkisini, felsefi akımları sınıflandırmak için bir dayanak olarak kullandığını biliyoruz. ona göre, bütün felsefe tarihinde iki ana akım vardır; idealizm ve materyalizm. ancak bu kıstas, bir sınıf bakış açısını gösterir ve genel kabul görmez. cornforth da, felsefenin içeriğini tanımlarken ve akımları sınıflandırırken aynı sınıf bakış açısına uyar. “dünyanın niteliği”, varlığın temelinin madde mi, yoksa düşünce (bilinç) mi olduğu hakkında bir yargının konusudur. “bizim onun içindeki yerimiz” ise, insanın tarihsel bir varlık mı, yoksa ona öncel bir iradenin ürünü mü olduğu tartışmasında belirleyici bir önem taşımaktadır. “yazgı” kavramı, bir yandan dinsel-inançsal değerler alanına, diğer yandan insanın tarihsel eyleminin sonuçlarına ilişkin iki karşıt anlam taşır ve yine idealizmle materyalizm arasındaki temel tartışma içinde bir yeri vardır. cornforth, bu tanımıyla iki temel akımın ortak konularını birleştirmiştir. ona göre, “felsefecilerin görevi daima bu anlayışı zenginleştirmek ve sonuçlarını genelleştirmek olmuştur.” bu, kuşkusuz insanın düşünsel birikiminin bir zenginliğidir. ne var ki, dünyada sosyalizm ve kapitalizmin karşıt iki sistem olarak var olduğu, proletarya ve burjuvazi arasındaki mücadelenin toplumsal hayatın bütün ilişkilerini belirlediği, emperyalizmle ezilen halklar arasındaki çelişmenin yeni bir dinamik olarak boy gösterdiği koşullarda, üstelik “soğuk savaş” gibi olağanüstü bir sınıf mücadelesi alanı açılmışken, felsefenin bunlardan bağımsız, her şey karşısında tarafsız bir “düşünen düşünce” alanı halinde kalması da olanaksızdı. o çok eski bölünme, şimdi sınıflar çatışmasının kaçınılmaz etkisiyle yeniden biçimlenmekte, felsefi akımların özellikleri de buna göre belirlenmektedir. özellikle burjuva felsefe akımları, felsefeyi ulaşılamaz, halk hayatından ve kültüründen çok yüksekte, seçkin bir alan olarak sınırlayıp işlevsiz hale getirmektedir. bu, felsefenin sınıf mücadelesinden de dışlanmaya çalışılması anlamına gelmektedir. egemen düşüncenin bu çabasına karşılık, işçi ve emekçi halk katında da, felsefeyi aynı tarzda algılama, gereksiz ve “burjuvaziye özgü” bir etkinlik olarak görme eğilimi gelişmektedir. fakat bu, burjuva felsefesinin zararlarından kaçmak, onun etkisinin dışında kalmak sonucunu vermiyor. aksine, niteliğini bilmediği düşüncelere teslimiyet, kendi hayatına düşman düşünceleri içselleştirmek gibi denetlenemez sonuçlar doğuruyor. cornforth, şöyle özetliyor: “felsefenin içinde bulunduğu durum nedeniyle birçok insan felsefenin ne işe yaradığını sormakta ve ona gereksinmeleri olmadığı sonucuna varmaktadır. ne var ki bunun tek bir anlamı vardır; o da, felsefi öğretileri en ufak kırıntılarına varıncaya kadar hiç sorgulamadan kabul etmektir. buna değer vermediklerini sandıkları felsefecilerin öğretileri de dahildir. bu felsefeciler, onlar bunu fark etmeden, kafalarının içine girerler. çünkü felsefeyle hiç ilgilenmeseler de herkes ondan; onun okulda, basında, kilisede, radyoda veya sinemada karşılarına çıkan elden düşme türevlerinden etkilenir. felsefeyi hor görmek, ona gereksinim olmadığını düşünmek, kapitalist felsefeyi eleştirmeden kabul etmek ve kullanmak demektir.”
bunun karşısında, işçi sınıfının burjuva felsefesine ve onun dolaylı-dolaysız yansımalarına karşı donanımlı olması, sınıf mücadelesinin bir gereği olarak görünmektedir. bunun biricik olanağı ise, marksizm’de bulunmaktadır. “marksizm’de felsefe, insanların dünyanın niteliğini ve kendilerinin onun içindeki yerlerini anlamaları ve böylece dünyayı değiştirip insan toplumunu dönüştürebilecek ...bir konuma gelmeleri için onlara yardımcı olarak halkın ihtiyaçlarını karşılar”.
bu yüzden cornforth, kitabına “felsefeyi savunmak” adını vermiştir. ona göre, felsefeyi savunmak, artık diyalektik materyalizmi savunmaktır. gerekçe olarak, kapitalizmin yol açtığı sonuçları ve genel hedeflerini, insan hayatı ve kültürü karşısındaki yıkıcı etkilerini göstermektedir: “...kapitalizm hayatta kalmak için çırpınırken bütün insani değerlere saldırıyor ve biz onları savunmak durumundayız. felsefeyi savunmak ve ilerletmek artık sosyalist felsefeyi, diğer bir deyişle diyalektik materyalizmi savunmaktır; tıpkı, gerçekten de genelde insanlık kültürünün savunulmasının artık sosyalist kültürün savunulması olması gibi.”
cornforth’un saptamaları, günümüzden yaklaşık elli yıl öncesine aittir. fakat genel tablo bugün de değişmemiş, daha da vahim bir hal almıştır.
tıpkı varlığın temeli ve niteliği konusunda olduğu gibi, onun bilinebilmesinin olanakları ve sınırları sorunu da felsefenin ana konularından biridir. bilgimizin kaynağı nedir, varlık hakkındaki bilgimiz nasıl ilerler ve toplumsal hareket ve değişim bakımından bu sorunun önemi nedir? çok eski dinsel geleneklerle bağıntılı olan hıristiyan felsefesinde, bu sorunun cevabı basit ve tekti: varlığın kaynağı gibi onun bilgisinin kaynağı da maddeden ve insandan bağımsızdır. bu kaynak, farklı idealist felsefe akımlarında, “idea”, “evrensel ruh”, “mutlak tin” gibi kavramlarla dile getirilir. dindeki karşılıkları, “tanrı”dır. ne var ki, burjuvazinin devrimci çağında, aristokrasiye karşı mücadelenin bir parçası olarak materyalist felsefe akımları geliştikçe, kilise okullarının felsefi düşünceleri de şiddetle eleştirilmiş, diğer toplumsal, bilimsel gelişmelere de bağlı olarak bu kavramlar önemli ölçüde etkisini kaybetmiştir. felsefede, sanatta, edebiyatta ve bilimde, insan aklına değer veren, deney ve gözleme dayalı düşünce akımları güç kazanmıştır. ne var ki, idealizm, salt dinsel karakterini örten başka biçimler altında yeniden inşa edilmiştir.
cornforth’un saptamasına göre, pozitivizm, bu niteliğini gözlerden saklamayı önemli ölçüde başarmış bir felsefedir. pozitivistlerin kendi iddialarına göre bu felsefe, bilginin deneyimden geldiğini ve saf aklın ya da sezinin ışığında hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan bir felsefedir. ne var ki, pozitivizmin temel ilkeleri, dünya hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimiz sonucuna yol açmaktadır. dolayısıyla, pozitivizmin klasik materyalist akımlarla kurmaya çalıştığı köken bağı, yalnızca bir yanıltmacadır.
cornforth, bu iddiayı deşifre etmek için, gözlem ve duyusal-veri kavramlarına yüklenen anlamları inceler. bu kanaldan, amerikan olguculuğu olarak da yorumlayabileceğimiz pragmatizmin çözümlemesine geçer.
cornforth’a göre, pozitivist felsefe –mantıksal çözümleme, mantıksal görgücülük ve pragmatizm–, yüzlerce yıllık idealist felsefe geleneğinin tüm özelliklerini sürdürür.
“idealizmin bütün türlerinin bir araya getirilmesi ve birleşik devletler’deki kozmopolit filozoflar tarafından durmadan geliştirilmesi onun en son aşamasını karakterize eder.” pozitivist okulların karakteristik özelliği materyalizme karşı köklü düşmanlıklarıdır. nesnel dünyanın varlığı ve bilinebilir oluşu materyalist diyalektik anlayışın temel dayanağıdır. bu temel, doğal ve toplumsal gelişim sürecinin başlıca niteliklerinin genelleştirilmesini ifade eder. böylece, doğanın ve toplumun hareket yasalarını anlamaya dönük bilimsel incelemelerin de temel dayanağıdır. pozitivizm ise, ancak diyalektik olarak kavranabilecek hareket halindeki evrenin karşısına, mekanik, metafizik düşüncelerle çıkar. cornforth, eski idealist okulların özellikleriyle, ilkel materyalist görüşlerin bu karmaşasının bilimsel bir felsefe olarak ilan edilmesinin tümüyle geçirsiz bir iddia olduğunu gösterir.
böylece, pozitivizmin “bir tür materyalizm” olarak algılanması karşısında sağlam bir eleştirel temel kurar.
pozitivizmle bilim arasındaki ilişkinin gösterildiği ya da göründüğü kadar olumlanacak bir ilişki olmadığını da kanıtlar. “ ‘bilimsel’ bir felsefe olma iddiasında bulunan pozitivist okullar, bilimsel yöntemleri ve bilimsel sonuçları bilimin bir aydınlanma ve ilerleme silahı olduğunu yadsıyacak şekilde yorumlarlar ve bilimi, bugünkü bilim karşıtı mitlere ve dogmalara karşı çıkamayacak şekilde güçsüz bırakırlar. bilimleri çözümlediklerini ve yorumladıklarını iddia eden olgucular, yalnızca kısır skolastiğin yeni türlerini üretirler ve bilimi cehalet yanlısı bir vaaz haline getirirler.”
bilindiği gibi, burjuvazinin “bilimci” görünüşü, tümüyle sınai üretimin ihtiyaçları doğrultusunda biçimlenmiş, doğrudan doğruya çıkara dayanan bir yöneliş niteliği göstermektedir. ama bilim, aynı zamanda toplumsal değişmenin ve dönüşümün güçlerinden biri haline geldiğinde, burjuvazi bütün üretici güçler karşısındaki gerici tutumunu bilim karşısında da takınır. kapitalizmin bir mülkiyet ilişkisi olarak kazandığı tutucu karakter, üretici güçlerin sürekli gelişen doğasıyla çelişir. marx’a göre devrimin temel çelişmesini ifade eden bu uzlaşmaz durum, burjuva kanatta siyasal ve kültürel gericiliğe yol açar. cornforth, bu çelişmenin pozitivist felsefeye yansıması üzerinde durur: “(pozitivistler), modern kapitalist toplumda bilimin bozulmasını ve çarpıtılmasını yansıtan bir bilim anlatısı üretirler... (pozitivistler), bilimi, nesnel dünyanın bilgisini sağlamayan, yalnızca formüllerden ve gözlemlerle bağlantılı kurallardan oluşan bir şey olarak yorumladılar.”
felsefe gibi, bilimin de toplumsal hayatın dışında özel ve seçkin bir ilgi alanı haline getiren, işlevsizleştiren bu tutum, günümüz kültür-bilim politikalarının burjuva karakterine uygundur. neredeyse, dört yüz yıldır deney ve gözlem kavramları bilimin ayrılmaz parçası haline gelmişken, günümüz koşullarında bu kavramlara doğrudan karşı çıkan herhangi bir felsefenin ciddiye alınma olanağı yoktur. bu yüzden, şimdi önemli olan kavramlara yüklenen pozitivist anlamlar aracılığıyla, bilimsel çalışmanın sonuçlarının felsefi olarak genelleştirilmesi yönündeki çabaları çarpık ve geri bir düzeyde tutmaktır. pozitivizm, bu çabasında yalnız değildir. bilimsel araştırmaların, deney ve gözlemlerin sonuçları üzerinden bilim dışı felsefi sonuçlara ulaşmanın örneklerine bugün, belki dünden de çok rastlanmaktadır. bilimsel bilgi alanı, bu bakımdan yalnızca temel felsefi dayanaklar bakımından gericiliğin saldırısı altında olmakla kalmamakta, çarpıtılmış sonuçların yaygın propaganda malzemesi olarak kullanılmasıyla da yeniden katledilmektedir.
böylece cornforth’un eseri, yalnızca pozitivizmin eleştirisiyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda benzer ve bağıntılı diğer burjuva-gerici felsefelerin ve popüler hale gelmiş bayağı propaganda sloganlarının da tanınması ve eleştirisi için de işlev yüklenir.
cornforth, eserini eleştiri sürecinde elde ettiği genel sonuçları özetleyerek bitiriyor.
bunları yine günümüzün ihtiyaçları bakımından değerlendirmek ve işlevli kılmak gerekmektedir.
cornforth’a göre, “pozitivizm, kapitalist toplumun entelektüel ve ahlaki çözülmesini yansıtır. insan aklının nesnel gerçekliği anlama gücünü yadsır ve dolayısıyla, gerçekte aklı ve bilimi terk eder. insan eyleminin ussal ve bilimsel bir temeli olabileceğini yadsır.”
“insan aklının nesnel gerçekliği anlama gücü”, yalnızca felsefi ve bilimsel bakımdan önemli bir kavram değildir. sınıf mücadelesinin bütün biçimlerinde burjuva politik propaganda ve ajitasyonun ana hedeflerinden biri budur. yaşadığımız dünyayı, gündelik ilişkileri, uluslararası olayları, devleti, kültür ve sanatı, geniş halk yığınlarının anlama gücünün dışında kalan “derin” olgular gibi göstermek, bütün bu ve benzeri alanlardaki halk müdahalesini engellemeye yöneliktir. “bilme” yetisinin, yalnızca yüksek bilimsel eğitimle elde edilebilir olduğunu söylemek, eğitimsiz milyonlarca insanı sırf “cehaletlerinden” dolayı etkisiz ve güdülen bir konumda kalmaya mahkum etmek anlamına gelmektedir. aklın ve bilimin tekel altında tutulmasının en dolaysız toplumsal sonucu, halk yığınlarının politik süreçlerden yalıtılması, güdülen ve yönetilen yığınlar olarak kalmasının güvence altına alınmasıdır.
pozitivist felsefenin etkisi altında biçimlenen burjuva yönetim anlayışına göre “eğitimsizlik”, yönetilen ve sömürülen yığınların varlığının tek nedenidir. bu propagandada, işçilerin sömürülmesinin nedeni onların eğitimsizliğidir; yoksulluk, hastalık, suça eğilim vs. cehaletten doğar! kapitalist toplumsal ilişkilerin sonuçlarını, eğitimsiz insanların suçu gibi göstermekle, insan aklının ve bilimsel eyleminin “dünyayı bilmeye” yetmeyeceği iddiası arasında dolaysız bir ilişki vardır.
cornforth, bu gerçekten hareketle şu sonuca da ulaşıyor: “... günümüz pozitivist öğretilerinin özü ve sonuçları bakımından bilime ve ilerlemeye bütünüyle düşman oldukları yargısına varmamız kaçınılmazdır. bugün olgucu okullar, en çok birleşik devletler topraklarında büyüyüp serpiliyorlar; orada özellikle pragmatizm biçimi altında amerikan emperyalizminin ideolojisinin bir parçası olarak etkili bir rol oynuyorlar.”
devamını gör...
delirmemek için yapılanlar
hayal kurmak, hayallere sığınmak
devamını gör...
karma ekonomik sistem
ekonomide hem devletin hem de özel sektörün faaliyet içerisinde olduğu bir sistemdir. özellikle 1929 büyük buhranı (kapitalizmin krizi) toplam efektif talebin yetersizliği ile birlikte ekonomiye devlet müdahalesinin gerekli olduğunu öne süren john maynard keynes tarafından ortaya atılmıştır. bundan önemli ve meşhur kitabı 1936'da basılan istihdam, faiz ve paranın genel teorisi kitabında bahseder.
devamını gör...
cevapsız ağrı
2016 yılında yayımlanan "umay umay" kitabıdır.
tanıştığımıza memnunum. pek çoğunuzun da seveceğini umuyorum. kelâmınızdan sarıldım.
"soluksuz öpüşmelerin uyandırdığı oda, tanıklık et bir kalbin yeniden doğabilmek için kendini öldürüşüne ki bilmiyoruz hiçbir şeyi; çoçuklar gibi ölürken."
" evet biri var hayatımda
nasıl olduğunu bilmiyorum
tek bir gözyaşıyla uyanıyor;
kanımı görüyor
aktığını ve akan kanla tekrar boğulduğumu
ama o sevgilim değil...
ve en korkuncu
onu hiçbir zaman senin kadar sevemeyeceğimi biliyor.
belki sadece çok akıllı.
iki gün çok üşüdüm
çok üşüdüm ve ona sarıldım
beni öpseydin eminim onun gibi öperdin."
tanıştığımıza memnunum. pek çoğunuzun da seveceğini umuyorum. kelâmınızdan sarıldım.
"soluksuz öpüşmelerin uyandırdığı oda, tanıklık et bir kalbin yeniden doğabilmek için kendini öldürüşüne ki bilmiyoruz hiçbir şeyi; çoçuklar gibi ölürken."
" evet biri var hayatımda
nasıl olduğunu bilmiyorum
tek bir gözyaşıyla uyanıyor;
kanımı görüyor
aktığını ve akan kanla tekrar boğulduğumu
ama o sevgilim değil...
ve en korkuncu
onu hiçbir zaman senin kadar sevemeyeceğimi biliyor.
belki sadece çok akıllı.
iki gün çok üşüdüm
çok üşüdüm ve ona sarıldım
beni öpseydin eminim onun gibi öperdin."
devamını gör...
hala hayattan zevk almayı başaran insan
bu konuyu biz işledik. #369263
kendi imkanlarım dahilinde sevdiğim şeylere yönelip dünyayı görmezden gelince hayat daha güzel. her zaman işe yaramiyor ama. bazen.
kendi imkanlarım dahilinde sevdiğim şeylere yönelip dünyayı görmezden gelince hayat daha güzel. her zaman işe yaramiyor ama. bazen.
devamını gör...
apartman boşluğu programının yayından kaldırılması
çarşamba günü yapılan yayın sözlüğün ilk canlı yayınıdır.
radyonun tanıtıldığı, haftalık düzenli yayın yapacak bütün yazarların sırası ile konuk alındığı bir yayındı.
hatta ben de fırsat bulup gerek sözlük ve kuruluş hikayesi hakkında, gerekse radyo hakkında bir kaç kelam ettim.
ilk yayın olduğu için 3 saat olması normaldi, özeldi ve bir kerelikti çünkü.
dansöz bulsak, sabaha kadar da sürerdi.
apartman boşluğu için konuşulan, her perşembe 1 saatti.
geçtiğimiz perşembe günü 1. saatin bitiminden sonra programı uzatmak istemesi ve radyo yöneticimizin buna izin vermemiş olması konuyu buralara getirmiş.
yazarımız ısrarla, "çarşamba günü izin verildi bana niye izin verilmiyor" gibi bir eleştiri yapıyor.
eleştiri yapılabilir, keşke daha çok yapılsa yanlışlarımızı çok daha fazla görme imkanımız olsa.
ama burada bu arkadaşlarımızın grup olarak yaptığı şey eleştirmek değil itham etmek.
kime niçin ve neden torpil geçelim ? bunlar hoş şeyler değil.
kendisine de belirtildiği gibi, açılış yayını bu. sabahlara kadar konfeti atabilirdik.
tanım: yayından kaldırılmayan, sahiplerinin isteği ile yayın hayatına son verilen program.
burada bile bir mağduriyet yaratma çabası... nedir yahu bu?
radyo orada, perşembe günü için de haftalık olağan akışa program yazılmış, istenirse haftaya perşembe yine program aynı saat aralığında gerçekleştirilebilir.
hem yayın yapmak istemeyip, hem yönetim yayından kaldırmış gibi göstermek bana hiç etik gelmiyor.
ek olarak : apartman boşluğu yayındayken, başlığının altına girilen eleştiri tanımlarına cevap olarak canlı yayınında "beğenmiyorsanız defolun gidin" denilen bir programı radyo yöneticisi nasıl uzatsın?
insanlar iki radyo dinleyecek, eğleneceğiz şu yapılanlara, şu tantanaya bak allasen *
radyonun tanıtıldığı, haftalık düzenli yayın yapacak bütün yazarların sırası ile konuk alındığı bir yayındı.
hatta ben de fırsat bulup gerek sözlük ve kuruluş hikayesi hakkında, gerekse radyo hakkında bir kaç kelam ettim.
ilk yayın olduğu için 3 saat olması normaldi, özeldi ve bir kerelikti çünkü.
dansöz bulsak, sabaha kadar da sürerdi.
apartman boşluğu için konuşulan, her perşembe 1 saatti.
geçtiğimiz perşembe günü 1. saatin bitiminden sonra programı uzatmak istemesi ve radyo yöneticimizin buna izin vermemiş olması konuyu buralara getirmiş.
yazarımız ısrarla, "çarşamba günü izin verildi bana niye izin verilmiyor" gibi bir eleştiri yapıyor.
eleştiri yapılabilir, keşke daha çok yapılsa yanlışlarımızı çok daha fazla görme imkanımız olsa.
ama burada bu arkadaşlarımızın grup olarak yaptığı şey eleştirmek değil itham etmek.
kime niçin ve neden torpil geçelim ? bunlar hoş şeyler değil.
kendisine de belirtildiği gibi, açılış yayını bu. sabahlara kadar konfeti atabilirdik.
tanım: yayından kaldırılmayan, sahiplerinin isteği ile yayın hayatına son verilen program.
burada bile bir mağduriyet yaratma çabası... nedir yahu bu?
radyo orada, perşembe günü için de haftalık olağan akışa program yazılmış, istenirse haftaya perşembe yine program aynı saat aralığında gerçekleştirilebilir.
hem yayın yapmak istemeyip, hem yönetim yayından kaldırmış gibi göstermek bana hiç etik gelmiyor.
ek olarak : apartman boşluğu yayındayken, başlığının altına girilen eleştiri tanımlarına cevap olarak canlı yayınında "beğenmiyorsanız defolun gidin" denilen bir programı radyo yöneticisi nasıl uzatsın?
insanlar iki radyo dinleyecek, eğleneceğiz şu yapılanlara, şu tantanaya bak allasen *
devamını gör...
bal tutan parmağını yalar
birde göz hakkı diye uydurma bir çeşit hırsızlık daha var, elalemin bahçesindeki meyvesini çalmanın kılıfı, ne göz hakkı kardeşim ? emeğin mi var, orda irgatlik mi yapıyorsun? neyin göz hakkı hadi aldın bir tane yedin anladık , niye bütün sülale bağa, bahçeye dalıp çuval çuval götürüyorsun.
sakın ha hiç kimsenin malını izin almadan göz hakkı falan diye almayın yemeyin yok öyle bir hak, izin verilse bile sadece tatmak için dir, çuval doldurup eve götürmek için değil dir.
sakın ha hiç kimsenin malını izin almadan göz hakkı falan diye almayın yemeyin yok öyle bir hak, izin verilse bile sadece tatmak için dir, çuval doldurup eve götürmek için değil dir.
devamını gör...
kalender (yazar)
seri artılanma olayı benim de başıma gelmiş bulunuyor. okunmadan artılanmak yüzümde buruk bir gülümseme bıraktı.
kimse kalenderden seri artı oy almadım diye sevinmesin ya da üzülmesin.
anladığım kadarıyla herkes bir gün kalenderin seri artı furyasını tadacaktır *
kimse kalenderden seri artı oy almadım diye sevinmesin ya da üzülmesin.
anladığım kadarıyla herkes bir gün kalenderin seri artı furyasını tadacaktır *
devamını gör...
murathan mungan
"eşgal üzerine bir şiir" adlı eserinde
"dilsizim ve adsızım şimdi
aşk diyorlar değil mi buna?"
demiş ve bu soruyu bilmem kaç senedir kendime sormama vesile olmuş şair.
"dilsizim ve adsızım şimdi
aşk diyorlar değil mi buna?"
demiş ve bu soruyu bilmem kaç senedir kendime sormama vesile olmuş şair.
devamını gör...
romeo ve juliet
william shakespeare'in gençlik yıllarında kaleme aldığı bir oyundur.
bu oyun için çoğunluktan farklı bir düşünceyi benimsemeye başladım sanırım. herkes romeo ve juliet'in hikayesinin ilk görüşte aşk olduğunu düşünür. öyle ki birbirleri için ölen, diğerinin nefesinin içinde bulunmadığı bir havayı içine çekmeye değer görmeyen iki aşık... peki, ya hikaye aslında bu kadar trajik değilse ya shakespeare sadece aşkla dalga geçiyorsa? kitabın başında ana karakterlerimizden biri olan romeo, rosaline adlı bir kadına kafayı taktığını dile getiriyor. ancak yakın bir zamanda, capuletlerin evinde olan bir maskeli baloda juliet'le tanışıp ona sırılsıklam aşık oluyor. aşk dediğimiz kavram bu kadar basit mi? dün aşkından kederlendiğin bir kadını unutmak ve bir anda tarihe adını yazdıracak bir hikayeye dönüşmek bu kadar kolay mı? hiç sanmıyorum. gerçi "yarayla alay edermiş yaralanmamış olan." belki bu yüzdendir yazarı ve milyarlarca insanı anlamıyor olmam.
bu oyun için çoğunluktan farklı bir düşünceyi benimsemeye başladım sanırım. herkes romeo ve juliet'in hikayesinin ilk görüşte aşk olduğunu düşünür. öyle ki birbirleri için ölen, diğerinin nefesinin içinde bulunmadığı bir havayı içine çekmeye değer görmeyen iki aşık... peki, ya hikaye aslında bu kadar trajik değilse ya shakespeare sadece aşkla dalga geçiyorsa? kitabın başında ana karakterlerimizden biri olan romeo, rosaline adlı bir kadına kafayı taktığını dile getiriyor. ancak yakın bir zamanda, capuletlerin evinde olan bir maskeli baloda juliet'le tanışıp ona sırılsıklam aşık oluyor. aşk dediğimiz kavram bu kadar basit mi? dün aşkından kederlendiğin bir kadını unutmak ve bir anda tarihe adını yazdıracak bir hikayeye dönüşmek bu kadar kolay mı? hiç sanmıyorum. gerçi "yarayla alay edermiş yaralanmamış olan." belki bu yüzdendir yazarı ve milyarlarca insanı anlamıyor olmam.
devamını gör...
brothers düğüm salonu radyo yayını
açılın! bir rüyam var!
geçenlerde bir rüya gördük miko'yla -hayra çıksın- içi seni dışı bizi buruşturur sözlük!
söğüt dalına yuva yapan manda mı dersin su balesi yapan yaban domuzları mı? paralel evrenler, zombiler, gezegen istilaları ve daha pek çokları! suya anlat dediler fakat kısmet olmadı ki yollara düşüp de ırmaklara denizlere varalım.
yüceler yücesi bilinçüstücü, bilinçaltlarımızın metafor üstadı, göklerin hakimi jung'a anlatalım soralım dedik, o da telefonu kapamış ya da çekmeyen bi' yerlerde inzivaya çekilmiş olacak, ulaşamadık kendisine. lacan tutturmuş ben aslında yoğum diye, sıkıldı zaar. freud desen zaten yarattığı küçük dağların tepesinden küme düşmüşlerin ligini izler gibi bakıyor insanlığa, o ukalanın bizim gibi farelerle işi olmaz.
biz de sana açılalım istedik sözlük.
sen de kimseye anlatamadığın rüyalarını getir, takas edelim, yoruma açalım, evirelim çevirelim.
artık akarı kokarı yayında toplar kendini.
çıkın çıkın gelin. buralara yazın çizin.
yer : o ağacın altı
kalkış saati : 21:00

bu görseli de yine taşerona yaptırdık, cenk'in arka bahçesi ellerine sağlık.
geçenlerde bir rüya gördük miko'yla -hayra çıksın- içi seni dışı bizi buruşturur sözlük!
söğüt dalına yuva yapan manda mı dersin su balesi yapan yaban domuzları mı? paralel evrenler, zombiler, gezegen istilaları ve daha pek çokları! suya anlat dediler fakat kısmet olmadı ki yollara düşüp de ırmaklara denizlere varalım.
yüceler yücesi bilinçüstücü, bilinçaltlarımızın metafor üstadı, göklerin hakimi jung'a anlatalım soralım dedik, o da telefonu kapamış ya da çekmeyen bi' yerlerde inzivaya çekilmiş olacak, ulaşamadık kendisine. lacan tutturmuş ben aslında yoğum diye, sıkıldı zaar. freud desen zaten yarattığı küçük dağların tepesinden küme düşmüşlerin ligini izler gibi bakıyor insanlığa, o ukalanın bizim gibi farelerle işi olmaz.
biz de sana açılalım istedik sözlük.
sen de kimseye anlatamadığın rüyalarını getir, takas edelim, yoruma açalım, evirelim çevirelim.
artık akarı kokarı yayında toplar kendini.
çıkın çıkın gelin. buralara yazın çizin.
yer : o ağacın altı
kalkış saati : 21:00

bu görseli de yine taşerona yaptırdık, cenk'in arka bahçesi ellerine sağlık.
devamını gör...
kanser olduğunu öğrenmek
bir yazarın başına gelmiş diye korkarak girdiğim ama altında olmak istediğini söyleyen akıl fukarası yazarlar gördüğüm başlık.
annemi akciğer kanserinden kaybettim. arkasından yengemi. ve şu an iki kuzenim kanser. biri üçüncü evre meme, biri dördüncü evre akciğer. kanserden ölen yengem, şu an dördüncü evre akciğer kanseri olan kuzenimin de annesiydi. ve öyle zor ki şu an onun için, bu hastalıkla mücadele etmek. yukarda ailesine istediklerini yaptırmak için kanser olmak isteyen yazarın yazdıkları benim bile canımı bu kadar yakmışken, şu an kanserle mücadele eden birinin bu şımarıklığı okuduğu zaman hissedeceklerini düşünemiyorum bile.
burada annemin dokuz ay süren hastalığı sürecinde neler yaşadığımı, gördüğümü kanser hastası veya yakını olanların okuma ihtimali olmasından dolayı yazamayacağım. her birine sonsuz sabır ve şifa diliyorum. çok zorlu bir mücadele çok.
kanser olmak isteyen zavallı meraklılara da biraz akıl, biraz empati, biraz da vicdan diliyorum.
annemi akciğer kanserinden kaybettim. arkasından yengemi. ve şu an iki kuzenim kanser. biri üçüncü evre meme, biri dördüncü evre akciğer. kanserden ölen yengem, şu an dördüncü evre akciğer kanseri olan kuzenimin de annesiydi. ve öyle zor ki şu an onun için, bu hastalıkla mücadele etmek. yukarda ailesine istediklerini yaptırmak için kanser olmak isteyen yazarın yazdıkları benim bile canımı bu kadar yakmışken, şu an kanserle mücadele eden birinin bu şımarıklığı okuduğu zaman hissedeceklerini düşünemiyorum bile.
burada annemin dokuz ay süren hastalığı sürecinde neler yaşadığımı, gördüğümü kanser hastası veya yakını olanların okuma ihtimali olmasından dolayı yazamayacağım. her birine sonsuz sabır ve şifa diliyorum. çok zorlu bir mücadele çok.
kanser olmak isteyen zavallı meraklılara da biraz akıl, biraz empati, biraz da vicdan diliyorum.
devamını gör...
erol günaydın
cennet mahallesi dizisinin kadir dede'si olan usta oyuncudur.
devamını gör...
normal sözlük belgesel veri tabanı
zeitgeist belgesel serisi
zeitgeist the movie 2007
zeitgeıst: addendum (2008)
zeitgeist: movıng forward (2011)
evrene insana dinlere paraya aradığınız çoğu şeyin cevabını bulabileceğiniz bir belgesel serisi
zeitgeist the movie 2007
zeitgeıst: addendum (2008)
zeitgeist: movıng forward (2011)
evrene insana dinlere paraya aradığınız çoğu şeyin cevabını bulabileceğiniz bir belgesel serisi
devamını gör...
