klasik müziğin metal müziğe harmanlanması
kesinlikle bir şans verin.
devamını gör...
göç
1995 yılında çıkan bir nazan öncel albümü.
tüm şarkıların söz ve müziği nazan öncel'e aittir. perdesiz gitar* ve akustik gitar kullanımının kusursuzluğu albümün her parçasında hissedilir bunun nedeni de erkan oğur etkisidir. çoğu müzik eleştirmenine göre, türk pop müziğinin en iyi albümü olarak kabul edilse de bu tartışmaya açıktır, tartışmaya açık olmayan şey ise en hüzünlü tınılara sahip olan albümlerden biri olduğudur.
her parçasını dinlemekten ayrı keyif alsam da gönlümde taht kuran parçalar; ağlama gönlüm, gidelim buralardan, bir şarkı tut, göç.
tüm şarkıların söz ve müziği nazan öncel'e aittir. perdesiz gitar* ve akustik gitar kullanımının kusursuzluğu albümün her parçasında hissedilir bunun nedeni de erkan oğur etkisidir. çoğu müzik eleştirmenine göre, türk pop müziğinin en iyi albümü olarak kabul edilse de bu tartışmaya açıktır, tartışmaya açık olmayan şey ise en hüzünlü tınılara sahip olan albümlerden biri olduğudur.
her parçasını dinlemekten ayrı keyif alsam da gönlümde taht kuran parçalar; ağlama gönlüm, gidelim buralardan, bir şarkı tut, göç.
devamını gör...
öğrencilerin telefonuna laf eden öğretmen
bunu yazan hanımefendi galiba kaynak kitap aldırmanın aslında yasak olduğunu biliyor olması gerekiyor. bide salağa anlatır gibi bu zamanda telefonun lüks değil ihtiyaç olmasını uzun uzun anlatmayı da düşünmüyorum. böyle dünya görüşü olan öğretmenlere rast gelmek de gerçekten hayattan soğutuyor.
devamını gör...
ülkenin geri kalmışlık belirtileri
sürekli siyaset konuşmak.
devamını gör...
sohrab sepehri
iranlı, doğaya ve insana hayran şair. farklı bir havası var abinin modern olanlardan kendisi. buraya bırakıyorum bir şiirini.
buradan
buradan
devamını gör...
sözlük radyosu kaçak yayınları
tam depresyona girecektim ki kendimi ha şöyle buldum *
sevgili imperactus ve denaces'e teşekkürlerimi iletiyorum buradan!
sevgili imperactus ve denaces'e teşekkürlerimi iletiyorum buradan!
devamını gör...
yazarların mahlaslarının bir üst seviyesi
cilt kanseri
devamını gör...
10 ocak 2021 normal sözlük tanım rekoru
ekşi sözlüğün neredeyse yarısı kadar günlük tanım girilmiş. sadece iki aylık sözlük olduğumuz düşünülürse bir acayip olay. nereye gidiyor bu sözlük ?
link
link
devamını gör...
maddie ziegler
(bkz: sia)nın dansçısı. 18 yaşındadır.yaşıtımdır. (bkz: dance moms) programı ile keşfedilmiştir.
devamını gör...
hapse girmek için yapılması gerekenler
tweetter ı açın ve bir tweet atın!
iki dakikaya polis gelmezse kafayı bırakıyorum.
iki dakikaya polis gelmezse kafayı bırakıyorum.
devamını gör...
the truman show
sahte hayatlar yaşamaya çok alıştık internet alemine daldık dalalı. daimi bir takip edilme hevesiyle kendi özel hayatımızı gözler önüne sermekten büyük bir keyif duyar olduk. hayatımıza dair ne varsa, paylaşım sitelerinde ayan beyan ortaya döktük ve bu, bizim popülerlik yolundaki en büyük adımımız oldu. halbuki git gide yalana dönen, sahteliğe meyleden bir yaşam döngüsünde yol alıyorduk, bilemedik. bir kafede otururken “sıkıldım” desek hiç kimse dönüp bakmazken bize, bu sözü internette bir siteye yazınca onlarca yorum almaktan dolayı göğsümüz kabardı. 500 – 1000 sanal arkadaşımız olunca kendimizi sosyalleşmiş saydık fakat bir sinema filmini yalnız izlemek zorunda kaldığımızda bile o arkadaşların sahteliğinden şüphelenmek aklımıza gelmedi. işte bu bizim takip edilme, izlenme isteğimizdendir. büyük biradere gönüllü köleliğimizdendir.
bir başka ve daha evvel bir zamana ait olan televizyon ise başka bir yönümüzü ortaya koydu. başka insanların hayatına olan merak. televizyonla birlikte, kendi hayatımızı yaşamaktansa, başka insanların yaşadıklarını izlemeye koyulduk büyük bir iştahla. insanlarıın en özeline kadar soktuk burnumuzu, yetmedi eleştirmeye, akıl vermeye bile başladık. onlar yaşadılar biz izledik. onların hayatındaki her şeyi merak etmeye başladık. bir adam hayal kurdu mesela, biz o hayale ondan fazla inandık. eve gelince ilk iş televizyonu açtık dünyada neler olmuş diye bakmak için. ama aslında dünyada neler olduğunu, eve gelmeden az evvel kendi gözlerimizle görmekteydik. işte bu da bizim takip etme, izleme isteğimizdendir. büyük birader olmaya yeltenişimizdir.
bu iki isteğin bileşimi bizi yavaş yavaş “truman burbank kompleksi”ne doğru sürüklemeye başladı. her an bir film setinde gibi yaşamak adet oldu artık. kulağımızda kulaklıklarla yürürken, çalan müzik “clint mansel”e aitse bir de, kendimizi bir filmin başrolünde hissettik. fonda çalan müzik eşliğinde bize biçilen rolü oynuyorduk, çevremizdeki herkes gibi. bu yanlış değildi aslında, çünkü zaten herkes, bir kamera olsun ya da olmasın, clint mansel çalsın ya da çalmasın kendine yazılmış bir senaryoyu hayata geçirmekteydi. acı çeker gibi yapmak, gülümser gibi, acıkır gibi, sevişir gibi, yaşar gibi yapmak oldu işimiz. ve tabii sonunda ölür gibi yapmak… ta ki bir gün gökyüzünden bir spot ışığı önümüze düşüp bize bir şeyleri ayrımsatana kadar.
truman burbank, bir şirket tarafından evlat edinilen ve doğumundan itibaren her saniyesi dev bir film setinde geçen, farkında olmasa da yaşamı bir dizi olan bir adamın hikayesidir. tanıdığı herkes profesyonel oyunculardır, karısı, annesi, babası, en yakın arkadaşı… istinasız herkes. sahip olduğu hobiler ve dahi fobiler dizinin devamı için ona zorla kabul ettirilmiştir. ve otuz yaşına kadar truman bu olayın farkına varamaz bir türlü. andrew niccol’ün yaratıcılığın da bir sınırı olduğunu kabul edemeyen pırıl pırıl zihninin bir örneğidir bu film. niccol’ün zihninin ne kadar sınır tanımaz olduğunu anlamak için gattaca, simone, the terminal’i de izlemeniz yeterlidir sanırım. tabii bu yaratıcı kalem üstadının gözü kulağı olan yönetmen peter weir’i de unutmayalım. “dead poets society”de harikalar yaratan yönetmenin “the truman show”da yaptığı ise bir başka harikadır. jim carrey, oynadığı her rolün hakkını verebilen bir adam olduğu için de film büyük bir başarı sağlamıştır. izlemeye değer bir film olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. izlemeye ve izlenmeye devam edin, sadece spot ışığı ya da bir dekor parçası düşerken kendinize dikkat edin. ölümünüzün “rating”i ne kadar yüksek olursa olsun, öldüğünüzde yayından kaldırılacaksınız…
bir başka ve daha evvel bir zamana ait olan televizyon ise başka bir yönümüzü ortaya koydu. başka insanların hayatına olan merak. televizyonla birlikte, kendi hayatımızı yaşamaktansa, başka insanların yaşadıklarını izlemeye koyulduk büyük bir iştahla. insanlarıın en özeline kadar soktuk burnumuzu, yetmedi eleştirmeye, akıl vermeye bile başladık. onlar yaşadılar biz izledik. onların hayatındaki her şeyi merak etmeye başladık. bir adam hayal kurdu mesela, biz o hayale ondan fazla inandık. eve gelince ilk iş televizyonu açtık dünyada neler olmuş diye bakmak için. ama aslında dünyada neler olduğunu, eve gelmeden az evvel kendi gözlerimizle görmekteydik. işte bu da bizim takip etme, izleme isteğimizdendir. büyük birader olmaya yeltenişimizdir.
bu iki isteğin bileşimi bizi yavaş yavaş “truman burbank kompleksi”ne doğru sürüklemeye başladı. her an bir film setinde gibi yaşamak adet oldu artık. kulağımızda kulaklıklarla yürürken, çalan müzik “clint mansel”e aitse bir de, kendimizi bir filmin başrolünde hissettik. fonda çalan müzik eşliğinde bize biçilen rolü oynuyorduk, çevremizdeki herkes gibi. bu yanlış değildi aslında, çünkü zaten herkes, bir kamera olsun ya da olmasın, clint mansel çalsın ya da çalmasın kendine yazılmış bir senaryoyu hayata geçirmekteydi. acı çeker gibi yapmak, gülümser gibi, acıkır gibi, sevişir gibi, yaşar gibi yapmak oldu işimiz. ve tabii sonunda ölür gibi yapmak… ta ki bir gün gökyüzünden bir spot ışığı önümüze düşüp bize bir şeyleri ayrımsatana kadar.
truman burbank, bir şirket tarafından evlat edinilen ve doğumundan itibaren her saniyesi dev bir film setinde geçen, farkında olmasa da yaşamı bir dizi olan bir adamın hikayesidir. tanıdığı herkes profesyonel oyunculardır, karısı, annesi, babası, en yakın arkadaşı… istinasız herkes. sahip olduğu hobiler ve dahi fobiler dizinin devamı için ona zorla kabul ettirilmiştir. ve otuz yaşına kadar truman bu olayın farkına varamaz bir türlü. andrew niccol’ün yaratıcılığın da bir sınırı olduğunu kabul edemeyen pırıl pırıl zihninin bir örneğidir bu film. niccol’ün zihninin ne kadar sınır tanımaz olduğunu anlamak için gattaca, simone, the terminal’i de izlemeniz yeterlidir sanırım. tabii bu yaratıcı kalem üstadının gözü kulağı olan yönetmen peter weir’i de unutmayalım. “dead poets society”de harikalar yaratan yönetmenin “the truman show”da yaptığı ise bir başka harikadır. jim carrey, oynadığı her rolün hakkını verebilen bir adam olduğu için de film büyük bir başarı sağlamıştır. izlemeye değer bir film olduğunu söylemeye gerek duymuyorum. izlemeye ve izlenmeye devam edin, sadece spot ışığı ya da bir dekor parçası düşerken kendinize dikkat edin. ölümünüzün “rating”i ne kadar yüksek olursa olsun, öldüğünüzde yayından kaldırılacaksınız…
devamını gör...
pandemide kendini geliştiren insan
en iyisini yapan insandır. oturup pandemi bitsin diye bekleyeceğine 'kendime ne katarsam kârdır' diye düşünüyordur. içlerinde olmaya çalıştığım insan grubudur. ömür bitiyor yahu bu günleri öylesine yaşamamın hiçbir anlamı yok.
devamını gör...
yazarların google nick araştırma sonucu
devamını gör...
mahlasını t-shirt'üne baskı yaptırıp gezmek
devamını gör...
normal sözlük - yedikule hayvan barınağı yardımlarının ulaşması
yüzümüzü güldüren haber. emeği geçen herkesi gönülden tebrik ediyorum.
devamını gör...
sözlük yazarları akp'nin yapacağı hangi icraata oy verir
yönetimden çekilme icraatine.
devamını gör...


