hazal
tdk'nın sözlüğünde türkçe kökenli olup "kuruyup dökülen ağaç yaprağı" anlamındaki karşılığı yalnız bulunan ancak bizde farsça kökenli olup "ceylan hayvanı" anlamına gelen karşılığı daha yaygın olan kız çocuklarına verilen güzel isim...
devamını gör...
browni ıslak kek
şimdi bir önceki tanımında havuçlu tarçınlı kek tarifini verince browni ıslak kek tarifi vermekte boynumun borcu oldu. bir aydınlanma yaşadım hemen ablamı arayıp tarifini mesaj yoluyla aldım ve kafadaşlarıma iletmek üzere başlığı açmaya geldim. efendim tarifi aşağıya bırakıyorum. şahsen hiç denemedim ama ablamın ellerinden defalarca yedim. kusursuz bir lezzet. ben de ilk defa bu akşam deneyeceğim. maşallah diyin.
malzemeler:
3 adet yumurta
1 su bardağı süt
2/1 çay bardağı sıvı yağ
1,5 su bardağı un
3 yemek kaşığı kakao
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
sosu için:
2 su bardağı süt
3 yemek kalığı kakao
2/1 çay bardağı sıvı yağ
1 su bardağı toz şeker
isteyen üzerine çikolata sosuda dökebilir. ablam kakao ile yaptığı için ben bu tarifi verdim.
yapılışı: kek yapımı diğer keklerle aynı. önce şeker ve yumurtalar çırpılıyor sonra diğer malzemeler ekleniyor. yumurtanın dışarıda beklemiş olması ve şekerle köpürene kadar çırpılması kekin iyi kabarmasını sağlıyor. mümkünse un elenenilirse daha iyi olur ama ben o kadar sabırlı olmadığımdan ve bu kek- börek işlerini pek sevmediğimden o kadar detaya yoğunlaşamıyorum. sonra tüm malzemeler eklenip, yağlanmış tepsiye dökülerek 180 derecede yine 35 dk pişiriliyor. sosu bir tencerede sürekli karıştırarak ve kaynayana kadar pişiriyoruz ve 5 dk dinlenmiş kekin üzerine boşaltıyoruz. sosu çekmesi iki üç saat sürüyor ve sonra buz dolabında bir gece bekletiyoruz. ben sıcakken yemeyi seviyorum o ayrı. afiyet olsun.
malzemeler:
3 adet yumurta
1 su bardağı süt
2/1 çay bardağı sıvı yağ
1,5 su bardağı un
3 yemek kaşığı kakao
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
sosu için:
2 su bardağı süt
3 yemek kalığı kakao
2/1 çay bardağı sıvı yağ
1 su bardağı toz şeker
isteyen üzerine çikolata sosuda dökebilir. ablam kakao ile yaptığı için ben bu tarifi verdim.
yapılışı: kek yapımı diğer keklerle aynı. önce şeker ve yumurtalar çırpılıyor sonra diğer malzemeler ekleniyor. yumurtanın dışarıda beklemiş olması ve şekerle köpürene kadar çırpılması kekin iyi kabarmasını sağlıyor. mümkünse un elenenilirse daha iyi olur ama ben o kadar sabırlı olmadığımdan ve bu kek- börek işlerini pek sevmediğimden o kadar detaya yoğunlaşamıyorum. sonra tüm malzemeler eklenip, yağlanmış tepsiye dökülerek 180 derecede yine 35 dk pişiriliyor. sosu bir tencerede sürekli karıştırarak ve kaynayana kadar pişiriyoruz ve 5 dk dinlenmiş kekin üzerine boşaltıyoruz. sosu çekmesi iki üç saat sürüyor ve sonra buz dolabında bir gece bekletiyoruz. ben sıcakken yemeyi seviyorum o ayrı. afiyet olsun.
devamını gör...
şiddet gördüğü sevgilisiyle tekrar barışan insan
muhtemelen evlendikleri zaman, "kocam değil mi canım döver de sever de size ne" diyecek olan insandır.
devamını gör...
random gülmek
bi türlü beceremedim bunu.
denediğim zaman saçma sapan bir manzara çıkıyor karşıma lan ben böyle gülmüyorum ki diyorum.
nası gülüyonuz lan siz.
denediğim zaman saçma sapan bir manzara çıkıyor karşıma lan ben böyle gülmüyorum ki diyorum.
nası gülüyonuz lan siz.
devamını gör...
çağımızın hastalığı
materyalizm; hayatı ve olayları sadece madde çerçevesinde yorumlama
her şeyin sebebini ve çaresini teknikte arama,
bulunduğumuz çağ insanlığın teknikte zirve olduğu çağdır. ama nasıl diğer devirlerde zirvede olanın perestleri olduysa bu devirdede maddeperest ve tekniğe adeta tapınan insanlar çağımıza en büyük zararı vermiştir ve halada vermektedir.
her şeyin sebebini ve çaresini teknikte arama,
bulunduğumuz çağ insanlığın teknikte zirve olduğu çağdır. ama nasıl diğer devirlerde zirvede olanın perestleri olduysa bu devirdede maddeperest ve tekniğe adeta tapınan insanlar çağımıza en büyük zararı vermiştir ve halada vermektedir.
devamını gör...
truman sendromu
ismini jim carrey filminden alan psikolojik bir durum.
filmdeki gibi kişi kendisinin hayatını sürekli kayıt altına alındığına inanır.
bütün hayatı ve yaşadığı her mekanı bir set olarak algılar.
çevresindekiler figürandır onlara göre.
filmdeki gibi kişi kendisinin hayatını sürekli kayıt altına alındığına inanır.
bütün hayatı ve yaşadığı her mekanı bir set olarak algılar.
çevresindekiler figürandır onlara göre.
devamını gör...
profil resmi
doğrusu profil fotoğrafıdır.
devamını gör...
bir ateistin iyilik yapmasının nedeni
en güzel iyilik hiçbir karşılık beklemeden yapılan iyiliktir, daha güzel hissettiren çok az şey var.
devamını gör...
el zehravi
tam adı ebu'l kasım halef ibn abbas ez-zehravi olan ve cerrahinin babası olarak nitelendirilen müslüman bilim insanı. avrupalılar kendisini abulcasis ismiyle tanır ve endülüs'te yaşamıştır.

bundan neredeyse 1000 yıl önce yaptığı çalışmalarla tıp dünyasının en büyük isimlerinden biri olmuştur -ki sadece anadolu'da değil, avrupa'da da-. tıp dünyasındaki birçok ilkin asıl sahibidir. bistüri gibi çeşitli cerrahi aletleri bulmuştur.
bilinene göre günümüzde de ameliyatlarda kullanılan dikiş ipi hayvan bağırsağından yapılmaktadır ve bağırsağı ipe çevirme fikrinin sahibi de yine el zehravi'dir.

bundan neredeyse 1000 yıl önce yaptığı çalışmalarla tıp dünyasının en büyük isimlerinden biri olmuştur -ki sadece anadolu'da değil, avrupa'da da-. tıp dünyasındaki birçok ilkin asıl sahibidir. bistüri gibi çeşitli cerrahi aletleri bulmuştur.
bilinene göre günümüzde de ameliyatlarda kullanılan dikiş ipi hayvan bağırsağından yapılmaktadır ve bağırsağı ipe çevirme fikrinin sahibi de yine el zehravi'dir.
devamını gör...
bon sauvage
türk edebiyatında bulunmayan bir felsefi konu. le mythe du bon sauvage; yabani insanı, insanın doğal halini yüceltmeye dayanır. orijinali fransızca olan bu konsept, türkçeye “asil yaban”, “iyi yaban” gibi çevrilebilir.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
bon sauvage; ilk kez coğrafi keşifler sayesinde avrupa medeniyetlerinin, amerikalar’da medeni olmayan toplumlar ile karşılaşmasıyla ortaya çıkmıştır. bu toplumlar; inka, aztek, maya medeniyetleri ile karıştırılmamalı. bahsedilen toplumlar, halen kabile hayatı süren, yabanda yaşayan karayipler’de ve güney amerika’da bulunan halkalardır.
bon sauvage konseptinin kökenini montaigne’e atfedilebilir. montaigne'nin denemeler eserinde, brezilya’daki yamyam toplumlar üzerine birkaç bölüm bulunur. montaigne, yamyam halkların geleneklerinin ve ahlaki değerlerinin farklı olduğundan dolayı avrupani bakış açısı ile eleştirilemeyeceklerini söyler. bu düşünce ayni zamanda kültürel görelilik prensibinin de kökenidir. ancak montaigne daha da ileri gidip örnek gösterdiği tupinamba kabilesinin bazı özelliklerini övüyor. mesela doğa ile iç içe yaşamaları ve pasif bir halk olmaları. montaigne, okuyucuyu bu kabilelere yapılan "barbar" tanımını sorgulamaya itiyor. montaigne'a göre gerçek barbar avrupalılar. bu kabilelerinin barbar olduğunu iddia ederken, diğer taraftan savunmasız ve barışçıl olan bu toplumları tanrı ve altın adına katleden, köleleştiren avrupalılar.
amma velâkin montaigne'in temellerini attığı "le mythe du bon sauvage", ancak aydınlanma çağında yani 18. yüzyılda gerçek anlamda bir tartışma konusu haline geliyor. "bon sauvage" denildiğinde de, zaten aydınlanma çağı filozoflarının düşünceleri kastediliyor. bon sauvage fikrinin en büyük savunucusu jean-jacques rousseau. insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı ve temelleri üzerine adli eserinde (su tanımda da (#480401) bahsettiğim gibi); insanın doğal halinde, fiziki hariç bir eşitsizliğin bulunmadığını ve eşitsizliklerin medeniyetlerin gelişmesi ile arttığını söylüyor. rousseau'ya göre doğa durumunda insan çok daha mutlu çünkü doğa durumunda, kaynaklar herkese yetiyor ve insanların sadece azami bir derecede çalışması gerekiyor. ancak günümüz toplumlarında, bir kesimin kaynakların çoğunu elinde tutmasından dolayı halkın büyük bir kısmının doğal olandan daha fazla çalışması gerekiyor. rousseau, doğayı ve ilkel bir doğa durumunu, mutluluk ile özdeşleştiriyor. bunun, "cahillik mutluluktur" ile bir alakası yok. tersine rousseau, doğa durumunda bulunan insanın daha özgür olduğunu düşünüyor. doğa durumunda, insan ihtiyaçlarını kolayca karşılayabiliyor. kendisini domine eden kral, aristokrasi gibi bir kurum bulunmuyor ve herkesin sahip olduğu şeyler aynı olduğundan, insanlar barış içinde yasıyor.
"bu ne saçmalık" demeden önce bir düşünün: rousseau, bunları yazarken muhtemelen karayiplerde, brezilya'da ve kuzey amerika'da yaşayan, o dönemde yeni keşfedilmiş toplumları örnek alıyor. bu toplumlar arasında hayat koşulları çok zor olan toplumlar var ancak onun tersine avrupalılar gelene kadar barış içinde yaşayan, daha metalürjiyi ya da modern tıbbı keşfetmemiş ancak buna ihtiyacı olmayan çünkü elini attığı yerde tropik meyveler bulan toplumlarda var. 1770'lerde polinezya'nın keşfi ile bu örnekler daha da artıyor.
tabii rousseau'nun bu fikrine karşı çıkanlar da var. voltaire'in rousseau'nun eserine cevap vermesi ile ikili arasında, fransıedebiyat tarihine girecek bir rekabet başlıyor. voltaire, modern insanın doğada yaşayamayacağını, günümüz koşullarının doğa durumundan çok daha rahat olduğunu ve modern tıbbın insanın ömrünü ne kadar uzattığını söylüyor. ikili arasındaki tartışma, voltaire'in "o zaman hayvan olalım, bunu mu istiyorsun ?" demesine kadar gidiyor. hangi tarafın haklı olduğu kişiden kişiye değişir: rousseau, doğanın erdemini ve saf, temiz, hakiki bir mutluluğu savunurken, voltaire, gelişimin erdemini ve medeniyetin yararlarını savunuyor.
son olarak, aydınlanma çağında başka bir filozof daha "bon sauvage" konusunda değiniyor: diderot. diderot'nun bakış açısı, aslına bakarsanız, montaigne'e benziyor. diderot, konuyu kültürel görelilik konsepti ile inceliyor. supplement au voyage de bougainville adlı parodi eserinde diderot, ilk dünya turu yapan fransızın (bougainville) anılarını yayınladığı kitaba bir parodi yazıyor. bougainville, polinezya'yı keşfeden navigatör ve polinezya'ya ilk vardığında, tahiti'ye fransız kralı adına el koyuyor. diderot ise kitabında, bougainville ve mürettabatının yerlilerle aralarında geçenler üzerine bir parodi yazıyor. ilk bakışta, diderot yerlileri övüyormuş ve rousseau ile aynı görüşe sahipmiş gibi gözüküyor. adadaki cinsel özgürlük, uygun iklim koşulları ve yerlilerin tropik meyveler sayesinde neredeyse hiç çalışmadan hayatlarını devam ettirmeleri, bougainville'in mürettebatını ayartıyor. ayrıca diderot, bougainville'i gerizekalı bir öküz gibi resmederken, adadaki kabile reisini gerçek bir bilge gibi gösteriyor. ancak diderot anlatmak istediği şu: adadaki yabani hayat koşulları kimisine ilkel ve cahil gibi gözükürken, kimisine ideal ve mutlak mutluluğun kaynağı gibi gözüküyor. lakin, adadaki hayat ne kadar güzel gözükse de, bize uygun değil. bizim, doğup büyüdüğümüz koşullar çok farklı. aynı nedenden dolayı, bu kabileleri ilkel olarak eleştirmek de anlamsız. çünkü bu insanlar, kendi koşullarında mutluluğu ve barışı bulmuş insanlar. sana ilkel ve barbar gelen şey, onlar için normalken, senin bazı davranışların da onlara barbar ve ilkel gözükebilir.
diderot'nun anlatmak istediği aslında, dünya üzerinde birbirinden üstün ya da alçak toplumların bulunmadığı. farklı toplumların yaşam şekilleri farklı olabilir ancak bu, bu toplumların birbirinden üstün ya da alçak olduğu anlamına gelmez. insan, doğup büyüdüğü topluma benzer olacaktır ve kendi hayatını devam ettirmesine en uygun olan koşulları, bu medeniyet sağlayacaktır. yani, kendisinden farklı bir şekilde yaşadığı için avrupalıların bu kabileleri eleştirmeleri anlamsız. lakin, diğer taraftan bu kabileleri idealize etmeleri de anlamsız çünkü kendisinin yaşayamayacağı koşullarda yaşamaktalar.
devamını gör...
kitaplıkta olması utanç veren kitaplar
fi, çi, pi..
devamını gör...
arthur rimbaud
şiir eyleme uymaz. eylemin önünde yer alır. *
devamını gör...
anahtarlık yapılan şeyler
deniz kabuğu.
devamını gör...
kitap alıntıları
köleyi çalıştırarak ömrünü çalar ve yorarlar. böylece düşünmek için ne gücü kalır ne de zamanı.
-yakan ışık-
-yakan ışık-
devamını gör...
kırtasiyeye girince gelen her şeyi alma isteği
hatta kırtasiyeci olma isteğidir.
devamını gör...
normal sözlük'te anonim olmak
tipimizin tanımlarımızın önüne geçmemesi için tercih ediliyor. çünkü her ne kadar yok desek de tipe göre yargılama önyargısı bulunuyor insanlarda.
devamını gör...





