0.7 uç
en çok kullanılan kalem ucu. ne 0.5 gibi ince ne de 1.0 gibi kalındır. harika bir uçtur. tavsiye edebileceğim model ise şudur: (bkz: mikro m-600 0,7 2b kalem ucu).
devamını gör...
çerez tabağındaki leblebileri yememek
ötekileştirilmiş leblebilerin de haklarını savunabileceğimiz başlık.
devamını gör...
instagram tipi tanım beğenme özelliği
adam 1 dakika da 16 beğeni aldı. demek ki bu işten anlıyor.
devamını gör...
yunanistan’ın cemevini ibadethane olarak kabul etmesi
güzel bir haberdir. türkiye’yi yönetenler her ne kadar aksini düşünsede bütün türkler sünni değil. yunanistan’ın bu kararını yerinde ve çok olumlu buldum. haber için buradan.
devamını gör...
kluver bucy sendromu
iki taraflı amigdala lezyonunda görülen sendroma verilen isimdir.
bu hastalar korkusuz, aşırı meraklı ve unutkan olurlar.
akla gelebilecek her şeyi yemeye çalışırlar buna psişik körlük de denilmektedir.
ayrıca hiperseksüel özellik gösterirler.
bu hastalar korkusuz, aşırı meraklı ve unutkan olurlar.
akla gelebilecek her şeyi yemeye çalışırlar buna psişik körlük de denilmektedir.
ayrıca hiperseksüel özellik gösterirler.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının şiirleri
ne zaman bitecek bu işkence?
kalbim daha kaç ateşte târumar olacak?
ölümlü bir sevda bu,
ölümlü.
acının bilmem kaçıncı sarhoşluğunda,
günün yirmi beş saati seni düşünüyorum.
yüreğimden kanlar damlıyor,
ama gözyaşlarım yine senin için akıyor.
bugün yine başka bir acıyla sendeyim.
gözümün önünde çizdiğin manzaralar var.
kurtulamıyorum.
ruhani dermansızlık bu.
bir insanın başına gelebilecek en kötü şey.
acıdan bedenim, sesim, soluğum yorgun düşmüş.
yine sigarayı fazla kaçırmışım,
çatal bir sesle sana haykırıyorum.
seni çağırıyorum duy!
bana nefes olan sadece seni.
canım yanıyor.
bileklerimde güçsüzlük, vücudumda ölümün sinyalleri.
bir anda ölmekten korktuğum için yavaş yavaş öldürüyorum kendimi.
nerdesin dengim?
kalbim daha kaç ateşte târumar olacak?
ölümlü bir sevda bu,
ölümlü.
acının bilmem kaçıncı sarhoşluğunda,
günün yirmi beş saati seni düşünüyorum.
yüreğimden kanlar damlıyor,
ama gözyaşlarım yine senin için akıyor.
bugün yine başka bir acıyla sendeyim.
gözümün önünde çizdiğin manzaralar var.
kurtulamıyorum.
ruhani dermansızlık bu.
bir insanın başına gelebilecek en kötü şey.
acıdan bedenim, sesim, soluğum yorgun düşmüş.
yine sigarayı fazla kaçırmışım,
çatal bir sesle sana haykırıyorum.
seni çağırıyorum duy!
bana nefes olan sadece seni.
canım yanıyor.
bileklerimde güçsüzlük, vücudumda ölümün sinyalleri.
bir anda ölmekten korktuğum için yavaş yavaş öldürüyorum kendimi.
nerdesin dengim?
devamını gör...
majör depresyon
en iyi çözümün birbirini anlayan, birbirine hassas davranan ve düzgün iletişim kuran insanlar ile beraber güneşe yüzümüzü çevirmekten geçtiğini düşünmekteyim. güçlüyüz, güçlüsünüz.
o keskin virajı almış biri olarak dilediğiniz zaman bana da yazabilirsiniz. sizi yadırgamayan ve yargılamayan insanlara değsin yüreğiniz.
o keskin virajı almış biri olarak dilediğiniz zaman bana da yazabilirsiniz. sizi yadırgamayan ve yargılamayan insanlara değsin yüreğiniz.
devamını gör...
(tematik)
arı maya
çocukluğumda severek izlediğim,en köklü çizgi filmlerden biri.
ilk olarak 1975 yılında fransa'da yayınlanmış,aşırı ilgi görmesi üzerine 1979'da yeni bölümleri çıkmıştır. şu anki çocukların izlediği remake versiyonu ise 2012 yılında tf1 kanalından yayınlanmaya başlamıştır.
ilk olarak 1975 yılında fransa'da yayınlanmış,aşırı ilgi görmesi üzerine 1979'da yeni bölümleri çıkmıştır. şu anki çocukların izlediği remake versiyonu ise 2012 yılında tf1 kanalından yayınlanmaya başlamıştır.
devamını gör...
çok iyi yalan söylemek
marifet olmayan hareket. kafası azıcık da olsa çalışan ve hafızası normal seviyede olan bir insan bunu rahatlıkla yapar. esas mesele dürüst kalmayı başarmakta.
boş romantizm kasmak değil bu. gerçekten dürüstlük herkesin harcı değil. ben sonunda kaybedeceğimi bile bile hep doğruyu söylemeyi seçtim bugüne dek. fakat günün sonunda baktığımda, toplam sonucun kaybetmek değil aslında kazanmak olduğunu da gördüm.
çok iyi yalan söylemeyin. geç olmadan doğruyu söyleyin. daha çok takdir toplarsınız.
boş romantizm kasmak değil bu. gerçekten dürüstlük herkesin harcı değil. ben sonunda kaybedeceğimi bile bile hep doğruyu söylemeyi seçtim bugüne dek. fakat günün sonunda baktığımda, toplam sonucun kaybetmek değil aslında kazanmak olduğunu da gördüm.
çok iyi yalan söylemeyin. geç olmadan doğruyu söyleyin. daha çok takdir toplarsınız.
devamını gör...
mark eliyahu
mükemmel kemane çalan beydir.
devamını gör...
stres atmak için öneriler
kedi besleyin. o minicik patileri, şişko göbeği görünce insanda ne sinir kalıyor ne stres.
devamını gör...
en iyi ikililer
lahmacun-ayran
devamını gör...
diş hekimliği okumak
kavanozlar içerisinde çekilmiş dişleri toplayıp onlara tek tek kanal tedavisi, dolgu yapmaktır. işin garibi bu onları hiç rahatsız etmemektedir. onca zorluğun arasında bu nedir ki..
devamını gör...
can sıkan durumlar
bir zamanlar hayatında olan insanın, şimdi başka bir insana senden daha fazla değer verdiğini görmek.
devamını gör...
içimizdeki çocuk
doğan cüceloğlu öğretisidir.
her bireyin içinde bir çocuk vardır.
doğan cüceloğlu'na göre, o çocuk mutlu edilmezse, bizde mutlu olamayız.
o çocuğu mutlu etmek bizim işimiz.
o çocuk, bizim sevdiğimiz işleri yapınca mutlu oluyor.
görevlerimizi yaparken, zorla yapıyorsak mutsuz oluyor. aynı görevi, mutlu yapıyorsak mutlu oluyor.
mesela bulaşık yıkarken mutluysak, iyi bir iş yaptığımızı düşünüyor mutlu oluyor.
mükemmel bir yemeği yerken mutsuzsak o da kötü bir şey yaptığımızı düşünüyor mutluz oluyor.
içimizdeki çocuk doğan cüceloğlu'na göre canımız.
canım istemiyor diyoruz ya bazen o işte içimizdeki çocuk.
onu istekli mutlu keyifli hale getirmeliyiz.
yaptığımız işleri (bkz: mış gibi yapmak) içimizdeki çocuğu hırpalıyor. kendimize saygı duymamak onu hırpalıyor.
sadece kendimize saygı duyarak bile onu mutlu edebiliriz.
oda bizi mutlu eder sıkılmayarak.
her bireyin içinde bir çocuk vardır.
doğan cüceloğlu'na göre, o çocuk mutlu edilmezse, bizde mutlu olamayız.
o çocuğu mutlu etmek bizim işimiz.
o çocuk, bizim sevdiğimiz işleri yapınca mutlu oluyor.
görevlerimizi yaparken, zorla yapıyorsak mutsuz oluyor. aynı görevi, mutlu yapıyorsak mutlu oluyor.
mesela bulaşık yıkarken mutluysak, iyi bir iş yaptığımızı düşünüyor mutlu oluyor.
mükemmel bir yemeği yerken mutsuzsak o da kötü bir şey yaptığımızı düşünüyor mutluz oluyor.
içimizdeki çocuk doğan cüceloğlu'na göre canımız.
canım istemiyor diyoruz ya bazen o işte içimizdeki çocuk.
onu istekli mutlu keyifli hale getirmeliyiz.
yaptığımız işleri (bkz: mış gibi yapmak) içimizdeki çocuğu hırpalıyor. kendimize saygı duymamak onu hırpalıyor.
sadece kendimize saygı duyarak bile onu mutlu edebiliriz.
oda bizi mutlu eder sıkılmayarak.
devamını gör...
tragedyalar
"hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin."
edip cansever'in hayatın sağından solundan kesip aldığı ve bir yapboz parçası gibi bir araya getirdiği karakterler ile yazdığı başyapıt. esasında beş tragedya bulunur fakat v. tragedya toplam yedi bölümden oluştuğu için ufak bir karmaşa ortaya çıkıyor zaman zaman. edip cansever neden edip cansever diye sorulduğunda yanıtı tragedyalarda yatar. lusin, zavallı lusin ve doğduğu için hiç ölmeyecek olan stepan, ismi stepan olduğu için asla satranç oyuncusu olamayacak stepan. iskambil kağıtları, biraz alkol, yapayalnız kalmaktaki eylemimizi suçlayan alkol. ah benim sevgili vartuhi ve çürük ilkyaz ağacı diran. geceye değgin bir ölümlünün kendini tanrıya yok dedirtmesi ve hepsi. onlarca şey okudum hiçbiri böyle kolumu kanadımı kırmadı benim. edip cansever şöyle demiştir tragedyalar için:
"gene hepsinin bir masalın sonundaki gibi yok oluşu, geleceğin geçmişe karşı bir utkusu olmalıydı.
evet, kısa bir değinme işte... bana umutsuz, toplumdan kopuk diyenlere de bir yanıt belki."
"yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telaşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil."
"duymuyorum ben acılarımı. ve yitirdim çoktan
yitirdim bütün karşıtlıkları. ne umut
ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
kurtaramaz varlığımı benim. ve yoğun bir anlamsızlığın
içinde
sanki renksiz, boyutsuz
ve göksüz, zamansız bir evrende
tek çıkar yol yaşamaksa lusin
yaşıyorum ben de kaygısız
değişmez bir anlamsızlığı böylece."
"çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz
herkesin, ama herkesin yanılıp bir yerlere gittiği
bir cümlede durmuş gibiyiz
ki bütün mektupların, telgrafların
durmadan yanlış verildiği"
"unutulmuş gibiyim ben. ve insan
bir bakıma unutulmuş gibidir
bilmem ki, nasıl anlatmalı, yalnız bile değilim.
belki de yalnızlıktan
daha fazla bir şey bu
unuttum ben kendimi de stepan."
"ağıt
gün bitti. saat kaç. bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız
bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.
koro başı
daha bir sürü böyle
silahlar eleştirecek sizi belki de
işte siz
toplayıp susacaksınız içinizdeki ölüleri
bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
ne korku, ne kin, ne de yenilme
ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
dünyanın tekdüzenli renginde."
"stepan
elini verir misin, elini?
benim anladığımca sen
bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
bu böyle olunca da, o zaman
şaşırma bir gün mutluluk yerine
daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan.
lusin
bir acıyla.. daha hiç denenmemiş!.
stepan
bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
ve düşün, insanlığının en alımlı katında
her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana?"
"çünkü belki isa’nın
acıdan ve uzun boylu bir korkudan
çıkarılmış bir homoseksüelliği götürüp
bir gökyüzü boşluğunda biçimlendirdiği zaman
ve sonra yeniden doğduğu zaman. işte vartuhi
görmek için bunları birtakım din kitaplarından"
"ve alkol olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
biz öylece kalırdık
imgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
oralarda
sevişirken kalırdık
akarsular alkollere girer kalırdı
balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
içe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
oralarda kalırdı."
"yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme.
belki de
soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı
bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı
gözü dönmüş biriyle
o güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde.
yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette
bir ölüm
ölümün anlamı ne?"
" stepan
beni güçlendiriyorsun lusin. ne var ki
istemiyorum güçlenmeyi ben. daha doğrusu
bulunmuş bir eşyayım da sanki, örneğin
bir para cüzdanı, bir anahtar zinciri
ya da eski bir saat… her neyse
kullanıyorum kendimi bulduğum gibi.
lusin
bilmiyorum stepan. bildiğim bir şey varsa
öyle bir satranç taşının oyuncusuyla
çok zorlu bir durumda konuşması gibi
konuşmaya geldim seninle.
stepan
mutluydun. dokunulmaz bir içgüdüyle
yaşıyordun ölümsüzlüğünü. ve tanrı
yetiyordu sanırım bütün isteklerine.
lusin
yitirdim inançlarımı stepan. ve nasıl alabildiğine
sorumsuz dolaşırsa kan vücutta
bir yandan bir parçası olarak insanın
bir yandan büsbütün yabancı insana
giderek tanrıyı buldum ben de. tanrıysa
yitirdi kesinliğini bir insan kılığında.
stepan
ve sonra dayanılmaz bir yalnızlığın altında
insanları -gördün birden ve bütün kasvetleri
diyebilirim ki, kapatılmış bir özgürlük isteği seni
çekiverdi sanki odama.
lusin
bir özgürlük de değil bu, daha çok
bir özgürlük duygusu belki
bence bu duygunun bir karşılığı olmalı
tanrıya inandıkça tanrının olması gibi.
stepan
bilmem ki, nasıl anlaşırız bu durumda
çünkü ben mi yöneteceğim seni, yoksa
sen mi alacaksın buyruğuna beni
hiç değilse dengeyi kim sağlayacak
ayrıca böylesi bir denge gerekli mi, değil mi."
kimseyi sokmadığın o taşkın havasında
ve ölüm sonrası bir yaratık gibi kendini
yaşamaya zorladığın kurşunla
sen
çılgın
yani bir çılgınlığı anlamanın
çağdaş ve seyircisiz tanrısı
günüyüz, görkemiyiz bir seni kutlamanın."
"olmayan insanlarız. üstelik olmamaya
tanığız, kararlıyız.
sanki bir hayat komasından çıktık da
görünsün istiyoruz yeniden
hep aynı biçimde yeniden
yeniden, yeniden, yeniden çıldırdığımız."
yangınsız, cehennemsiz
bir ölüm mü kalıyor sanki geriye
ve ölüm ki nedir bay yargıç
çok garip bir şekilde kirlenmenin
adıdır ölüm
sonra soğuk ve eski
ve sonsuz bir dilekçenin
altındaki pullar gibidir
imzası görünmezse de çürümüş iskeletlerimizin."
"adım stepan, lusin. yani ben bir satranç oyuncusu olamam."
" lusin
yani bir çıkmazı sürdürüyorsun kısaca
bu yitiriş kendini, bu çöküş
sanki bir üstünlük duygusu veriyor sana
stepan
bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. ve gelecekteki
bir önseziyi kuruyorum şimdiden.
lusin
asıl iş bir sonuca varmakta.
stepan
varabilir misin?
lusin
öyleyse çok uzun bir yol bu doğrusu.
stepan
bir konyak daha içer misin?"
ve belki..
bir kurşun!
sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
sadece avlandınız
ağız dil bilmez söylemeyi."
" stepan
bak lusin, şu da var ki, genelevse gideceğin yer senin
zaten bir genelevde yaşıyor gibisin
her türlü çirkinliğin içinde
her türlü düşmanlığın, her türlü bencilliğin
içinde anlaşıyorsun vuruşaraktan
ve kırılaraktan durmadan
öyleyse bir kurtuluş bu mu? bana kalırsa
ölümünü içinde taşıyan bir isyan.
lusin
isyandı tanrıya başkaldırmak da. öyleyse
ben şimdi neye inanacağım
yalnızsam, beni yalnız bırakan
ve yalnız değilsem, kararsız bir yargıç olan
başkalarına mı?
yoksa kendime mi stepan, ne dersin?
hep böyle baş eğmek mi? istemiyorum bunu stepan
düşmeli bir çirkinliğin içine. ve yavaş yavaş
aşmalı çirkinliği.
stepan
sadece bir anlaşma! ne çıkar anlaşsak da biz
ve bütün anlaşmaların dünyada
sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz.
lusin
öyleyse yalnız da değilsin sen. ayrıca
tutsaksın yalnızlığına stepan.
stepan
bunu yadsımıyorum ki lusin. yadsımıyorum da
demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte bu durumda
iki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?
yok sanki bir şey yapacak..
lusin
belki de var.. ama nasıl?
stepan
zorlasak mı acaba bizim olmayan
görünmez bir mutluluğun yollarını
her türlü acılarla yılmadan
savaşsak mı geleceği kurtarmak için
ama gelecek ne lusin, bilmem ki
bilsem bile ne çıkar, o zaman da ben neyim?"
stepan
olsa olsa bunca çıkmazı
sürdürmek benimkisi bir zevk biçiminde boyuna
ve yaratmak yeniden bütün iğrendiklerimi.
lusin
kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. ayrıca
katı, ilgisiz, iğreti…
stepan
ve diyebilirsin ki lusin, soyu kalmamış hayvanlar gibi
öyle bir buz çağını yaşıyorum da
içkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi.
lusin
hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey istemeden gerçekte.
stepan
belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece
doğarak acılarıma her an yeniden
ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte."
"ve umutlar sonsuzdur.
çünkü en büyük yaslar
en büyük ölümlerden sonra tutulur."
"çıkagelmesi bir gün. ve nasıl
nefretin en çağdaş biçimiyle
bir şeyler çözülüyor, bir şeyler yıkılıyor, anlıyorum
öyleyse
sayılar neden böyle yumuşak
neden hiç kimseler konuşmuyor
ben neden yalnızım?"
"herkesin ölü bir şeyi vardır. ölüler çoğaldıkça
artık hiçbir şey ölemez.
ve bu yüzden olacak armenak ölümü tanımıyor
yollar var arasında ölümle
aşamaz o yolları. aşmak için
hiçbir şey yapamaz armenak"
"yapayalnız kalmaktaki eylemimizi
suçlayan bir şeydi alkol
öyleydi.
ve yaşam söylemekti bay yargıç
bilip de söyleyemediklerimizi
eski bir umut kadar eskidik. ve eski
yaralarımızı gösterelim size, çürüklerimizi"
"ve alkol tanrının dengesini yitirdiği
gibi bir gürültüyle çıtırdıyor
ve tanrının uçsuz bucaksız denizlerde güneşlendiği
bir günde alkol
dünya bir sıkıntının yönetiminde ve uzun
herkes biraz içiyor"
"bırakınca giderdik. sonra her şey giderdi. ve artık
bir silah patlasa, bir kurşun
doğayı baştanbaşa kanatan
bir kurşun olurdu. içkilere dönerdik"
" sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
çılgınca dönerlerdi sesimizde
biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
renksizdi
ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan"
"kalmak hep böyle kalmak mı yeni bir yağmur yağıncaya dağlarda dağlarda ve soğuk her yerimizde, çağlarda yılgınız çünkü sen, ey soğumak korkusu
ey umut, ey beyaz örtülerin tükenmez uzunluğu
kimse bir gün sana koşmaktan kendini alamaz."
" ve öyle çok sesten katı bir sessizliğe geçerkenki
bulanık, kirli
biçiminde bir yaz ayini. upuzun kokulu tabutunda
bilmeden yer değiştiren bir süryani
solgun balmumu çiçeğinden o hiç anlatılmayana
bakarkenki
kızgın demir yüzlü bir su hayvanından
yansımış kızgın yüzünü bildirerek böylece, insanın en muthiş bir yerinde, insanın
kimselerden oğrenmediği bir gülüşe
kimselerden öğrenmediği bir gülüşle
başkalarınca işitilmedik bir yerinde
acısızlık açınca ölmemekteki renklerini...
başlar ceplerinizin alkolle işleyen saatleri."
" ve günün her saatinde fal açan bir adamın
şu sinek onlusunu bir türlü kullanamadığı.
her şey ne kadar beyaz!
her şey ne kadar beyaz içimizde sakladıklarımızın birazı
sesimiz ve bütün düşündüklerimiz, her şey
yolcular, o soğuk istasyonlar, bizim her günkü tekrarlarımız
değil mi. ne kadar beyaz gemiler
fenerler ve bütün yol göstericiler parmak uçlarımız
kim bilir kime yazdığımız bin yıllık dilekçeler
o buz tutmuş güneşler, eski eşya satıcıları
ve sirkler
ey büyük sirk tanrısı, sen bizim her türlü aşkınlığımız
ve yalnız."
"çamuruyla buluşan sayısız eylemlerin utkunun, aşkın ve yenilginin
sonra her şeyin artık, birden her şeyin yıllanmış isteklerin, ateşsiz cehennemlerin
o ölüm günlerinde, o süssüz törenlerde alanlarda dirilen korkusuz,
yeğin"
"hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin."
edip cansever'in hayatın sağından solundan kesip aldığı ve bir yapboz parçası gibi bir araya getirdiği karakterler ile yazdığı başyapıt. esasında beş tragedya bulunur fakat v. tragedya toplam yedi bölümden oluştuğu için ufak bir karmaşa ortaya çıkıyor zaman zaman. edip cansever neden edip cansever diye sorulduğunda yanıtı tragedyalarda yatar. lusin, zavallı lusin ve doğduğu için hiç ölmeyecek olan stepan, ismi stepan olduğu için asla satranç oyuncusu olamayacak stepan. iskambil kağıtları, biraz alkol, yapayalnız kalmaktaki eylemimizi suçlayan alkol. ah benim sevgili vartuhi ve çürük ilkyaz ağacı diran. geceye değgin bir ölümlünün kendini tanrıya yok dedirtmesi ve hepsi. onlarca şey okudum hiçbiri böyle kolumu kanadımı kırmadı benim. edip cansever şöyle demiştir tragedyalar için:
"gene hepsinin bir masalın sonundaki gibi yok oluşu, geleceğin geçmişe karşı bir utkusu olmalıydı.
evet, kısa bir değinme işte... bana umutsuz, toplumdan kopuk diyenlere de bir yanıt belki."
"yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telaşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil."
"duymuyorum ben acılarımı. ve yitirdim çoktan
yitirdim bütün karşıtlıkları. ne umut
ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
kurtaramaz varlığımı benim. ve yoğun bir anlamsızlığın
içinde
sanki renksiz, boyutsuz
ve göksüz, zamansız bir evrende
tek çıkar yol yaşamaksa lusin
yaşıyorum ben de kaygısız
değişmez bir anlamsızlığı böylece."
"çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz
herkesin, ama herkesin yanılıp bir yerlere gittiği
bir cümlede durmuş gibiyiz
ki bütün mektupların, telgrafların
durmadan yanlış verildiği"
"unutulmuş gibiyim ben. ve insan
bir bakıma unutulmuş gibidir
bilmem ki, nasıl anlatmalı, yalnız bile değilim.
belki de yalnızlıktan
daha fazla bir şey bu
unuttum ben kendimi de stepan."
"ağıt
gün bitti. saat kaç. bitecek mi bir gün savaşımız
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
dönüp dönüp arkamıza baktığımız
bir dünya kalıntısı üstünde
hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.
koro başı
daha bir sürü böyle
silahlar eleştirecek sizi belki de
işte siz
toplayıp susacaksınız içinizdeki ölüleri
bakmadan geçeceksiniz o duvar diplerine
gözleriniz olacak, yüzünüz, elleriniz
ne korku, ne kin, ne de yenilme
ve asıl günleriniz olacak, günleriniz
duyup da bilmediğiniz, bilip de tatmadığınız
dünyanın tekdüzenli renginde."
"stepan
elini verir misin, elini?
benim anladığımca sen
bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
bu böyle olunca da, o zaman
şaşırma bir gün mutluluk yerine
daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan.
lusin
bir acıyla.. daha hiç denenmemiş!.
stepan
bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
ve düşün, insanlığının en alımlı katında
her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana?"
"çünkü belki isa’nın
acıdan ve uzun boylu bir korkudan
çıkarılmış bir homoseksüelliği götürüp
bir gökyüzü boşluğunda biçimlendirdiği zaman
ve sonra yeniden doğduğu zaman. işte vartuhi
görmek için bunları birtakım din kitaplarından"
"ve alkol olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
biz öylece kalırdık
imgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
oralarda
sevişirken kalırdık
akarsular alkollere girer kalırdı
balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
içe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
oralarda kalırdı."
"yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine
birden bir ses biçiminde, radyomuzun içinde
duyurur iki caz parçası arasından biri
ya gülünç bir yas töreni
ya toptan bir öldürme.
belki de
soğumaya yüz tutmuş bir fincan sütlü kahve
dönüşür ellerimizde kanlı, kırbaçlı
bastırılmış bir greve, yırtılmış dövizlere
örneğin üç yüz ölü, bir o kadar yaralı
ve sömürge şapkalı ve sten tabancalı
gözü dönmüş biriyle
o güvenlik manşetleri birtakım gazetelerde.
yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
belki en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
ki bütün işkenceler, ezinler ve kırımlar
damlayan bir musluktur yerine göre
yoksa bir enkaz altında bir ölüm
ya da puslu bir havada, bir cinayette
bir ölüm
ölümün anlamı ne?"
" stepan
beni güçlendiriyorsun lusin. ne var ki
istemiyorum güçlenmeyi ben. daha doğrusu
bulunmuş bir eşyayım da sanki, örneğin
bir para cüzdanı, bir anahtar zinciri
ya da eski bir saat… her neyse
kullanıyorum kendimi bulduğum gibi.
lusin
bilmiyorum stepan. bildiğim bir şey varsa
öyle bir satranç taşının oyuncusuyla
çok zorlu bir durumda konuşması gibi
konuşmaya geldim seninle.
stepan
mutluydun. dokunulmaz bir içgüdüyle
yaşıyordun ölümsüzlüğünü. ve tanrı
yetiyordu sanırım bütün isteklerine.
lusin
yitirdim inançlarımı stepan. ve nasıl alabildiğine
sorumsuz dolaşırsa kan vücutta
bir yandan bir parçası olarak insanın
bir yandan büsbütün yabancı insana
giderek tanrıyı buldum ben de. tanrıysa
yitirdi kesinliğini bir insan kılığında.
stepan
ve sonra dayanılmaz bir yalnızlığın altında
insanları -gördün birden ve bütün kasvetleri
diyebilirim ki, kapatılmış bir özgürlük isteği seni
çekiverdi sanki odama.
lusin
bir özgürlük de değil bu, daha çok
bir özgürlük duygusu belki
bence bu duygunun bir karşılığı olmalı
tanrıya inandıkça tanrının olması gibi.
stepan
bilmem ki, nasıl anlaşırız bu durumda
çünkü ben mi yöneteceğim seni, yoksa
sen mi alacaksın buyruğuna beni
hiç değilse dengeyi kim sağlayacak
ayrıca böylesi bir denge gerekli mi, değil mi."
kimseyi sokmadığın o taşkın havasında
ve ölüm sonrası bir yaratık gibi kendini
yaşamaya zorladığın kurşunla
sen
çılgın
yani bir çılgınlığı anlamanın
çağdaş ve seyircisiz tanrısı
günüyüz, görkemiyiz bir seni kutlamanın."
"olmayan insanlarız. üstelik olmamaya
tanığız, kararlıyız.
sanki bir hayat komasından çıktık da
görünsün istiyoruz yeniden
hep aynı biçimde yeniden
yeniden, yeniden, yeniden çıldırdığımız."
yangınsız, cehennemsiz
bir ölüm mü kalıyor sanki geriye
ve ölüm ki nedir bay yargıç
çok garip bir şekilde kirlenmenin
adıdır ölüm
sonra soğuk ve eski
ve sonsuz bir dilekçenin
altındaki pullar gibidir
imzası görünmezse de çürümüş iskeletlerimizin."
"adım stepan, lusin. yani ben bir satranç oyuncusu olamam."
" lusin
yani bir çıkmazı sürdürüyorsun kısaca
bu yitiriş kendini, bu çöküş
sanki bir üstünlük duygusu veriyor sana
stepan
bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. ve gelecekteki
bir önseziyi kuruyorum şimdiden.
lusin
asıl iş bir sonuca varmakta.
stepan
varabilir misin?
lusin
öyleyse çok uzun bir yol bu doğrusu.
stepan
bir konyak daha içer misin?"
ve belki..
bir kurşun!
sormayın kendinize: bir vahşet mi bu, değil mi
düştünüz sırtüstü yere ve işte avlandınız
sadece avlandınız
ağız dil bilmez söylemeyi."
" stepan
bak lusin, şu da var ki, genelevse gideceğin yer senin
zaten bir genelevde yaşıyor gibisin
her türlü çirkinliğin içinde
her türlü düşmanlığın, her türlü bencilliğin
içinde anlaşıyorsun vuruşaraktan
ve kırılaraktan durmadan
öyleyse bir kurtuluş bu mu? bana kalırsa
ölümünü içinde taşıyan bir isyan.
lusin
isyandı tanrıya başkaldırmak da. öyleyse
ben şimdi neye inanacağım
yalnızsam, beni yalnız bırakan
ve yalnız değilsem, kararsız bir yargıç olan
başkalarına mı?
yoksa kendime mi stepan, ne dersin?
hep böyle baş eğmek mi? istemiyorum bunu stepan
düşmeli bir çirkinliğin içine. ve yavaş yavaş
aşmalı çirkinliği.
stepan
sadece bir anlaşma! ne çıkar anlaşsak da biz
ve bütün anlaşmaların dünyada
sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz.
lusin
öyleyse yalnız da değilsin sen. ayrıca
tutsaksın yalnızlığına stepan.
stepan
bunu yadsımıyorum ki lusin. yadsımıyorum da
demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte bu durumda
iki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?
yok sanki bir şey yapacak..
lusin
belki de var.. ama nasıl?
stepan
zorlasak mı acaba bizim olmayan
görünmez bir mutluluğun yollarını
her türlü acılarla yılmadan
savaşsak mı geleceği kurtarmak için
ama gelecek ne lusin, bilmem ki
bilsem bile ne çıkar, o zaman da ben neyim?"
stepan
olsa olsa bunca çıkmazı
sürdürmek benimkisi bir zevk biçiminde boyuna
ve yaratmak yeniden bütün iğrendiklerimi.
lusin
kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. ayrıca
katı, ilgisiz, iğreti…
stepan
ve diyebilirsin ki lusin, soyu kalmamış hayvanlar gibi
öyle bir buz çağını yaşıyorum da
içkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi.
lusin
hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey istemeden gerçekte.
stepan
belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece
doğarak acılarıma her an yeniden
ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte."
"ve umutlar sonsuzdur.
çünkü en büyük yaslar
en büyük ölümlerden sonra tutulur."
"çıkagelmesi bir gün. ve nasıl
nefretin en çağdaş biçimiyle
bir şeyler çözülüyor, bir şeyler yıkılıyor, anlıyorum
öyleyse
sayılar neden böyle yumuşak
neden hiç kimseler konuşmuyor
ben neden yalnızım?"
"herkesin ölü bir şeyi vardır. ölüler çoğaldıkça
artık hiçbir şey ölemez.
ve bu yüzden olacak armenak ölümü tanımıyor
yollar var arasında ölümle
aşamaz o yolları. aşmak için
hiçbir şey yapamaz armenak"
"yapayalnız kalmaktaki eylemimizi
suçlayan bir şeydi alkol
öyleydi.
ve yaşam söylemekti bay yargıç
bilip de söyleyemediklerimizi
eski bir umut kadar eskidik. ve eski
yaralarımızı gösterelim size, çürüklerimizi"
"ve alkol tanrının dengesini yitirdiği
gibi bir gürültüyle çıtırdıyor
ve tanrının uçsuz bucaksız denizlerde güneşlendiği
bir günde alkol
dünya bir sıkıntının yönetiminde ve uzun
herkes biraz içiyor"
"bırakınca giderdik. sonra her şey giderdi. ve artık
bir silah patlasa, bir kurşun
doğayı baştanbaşa kanatan
bir kurşun olurdu. içkilere dönerdik"
" sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
çılgınca dönerlerdi sesimizde
biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
renksizdi
ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan"
"kalmak hep böyle kalmak mı yeni bir yağmur yağıncaya dağlarda dağlarda ve soğuk her yerimizde, çağlarda yılgınız çünkü sen, ey soğumak korkusu
ey umut, ey beyaz örtülerin tükenmez uzunluğu
kimse bir gün sana koşmaktan kendini alamaz."
" ve öyle çok sesten katı bir sessizliğe geçerkenki
bulanık, kirli
biçiminde bir yaz ayini. upuzun kokulu tabutunda
bilmeden yer değiştiren bir süryani
solgun balmumu çiçeğinden o hiç anlatılmayana
bakarkenki
kızgın demir yüzlü bir su hayvanından
yansımış kızgın yüzünü bildirerek böylece, insanın en muthiş bir yerinde, insanın
kimselerden oğrenmediği bir gülüşe
kimselerden öğrenmediği bir gülüşle
başkalarınca işitilmedik bir yerinde
acısızlık açınca ölmemekteki renklerini...
başlar ceplerinizin alkolle işleyen saatleri."
" ve günün her saatinde fal açan bir adamın
şu sinek onlusunu bir türlü kullanamadığı.
her şey ne kadar beyaz!
her şey ne kadar beyaz içimizde sakladıklarımızın birazı
sesimiz ve bütün düşündüklerimiz, her şey
yolcular, o soğuk istasyonlar, bizim her günkü tekrarlarımız
değil mi. ne kadar beyaz gemiler
fenerler ve bütün yol göstericiler parmak uçlarımız
kim bilir kime yazdığımız bin yıllık dilekçeler
o buz tutmuş güneşler, eski eşya satıcıları
ve sirkler
ey büyük sirk tanrısı, sen bizim her türlü aşkınlığımız
ve yalnız."
"çamuruyla buluşan sayısız eylemlerin utkunun, aşkın ve yenilginin
sonra her şeyin artık, birden her şeyin yıllanmış isteklerin, ateşsiz cehennemlerin
o ölüm günlerinde, o süssüz törenlerde alanlarda dirilen korkusuz,
yeğin"
"hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin."
devamını gör...
varlığım alman varlığına armağan olsun
ülkeler ve tarihlerinden bi haber bir yazar arkadaşın yapmaya çalıştığı eleştiri.
andımız tamamen sembolik bir olaydır.
tıpkı istiklal marşında olduğu gibi. onu da günümüze göre güncelleyelim yada kaldıralım o zaman.
mesela ingiltere de kraliyet aynı şekilde sembolik olarak mevcuttur. ülkelerin marşlarına baktığın zaman zaten bunun gibi günümüz de pek anlamlı olmayan söylemler ve yeminler görebilirsin. yine kültürel olarak devam ettirilen özel günler vesaire de buna dahildir.
"artık çalar saatimiz var şu ramazan davuluna ne gerek var" denilince bile ortalığı inleten ve işi maneviyata kültürel değerlere yada adetlere bağlamaya çalışan tiplerin, böyle bir cümleden rahatsız olup yaptığı kalitesiz eleştiriler komiğime gidiyor.
andımız tamamen sembolik bir olaydır.
tıpkı istiklal marşında olduğu gibi. onu da günümüze göre güncelleyelim yada kaldıralım o zaman.
mesela ingiltere de kraliyet aynı şekilde sembolik olarak mevcuttur. ülkelerin marşlarına baktığın zaman zaten bunun gibi günümüz de pek anlamlı olmayan söylemler ve yeminler görebilirsin. yine kültürel olarak devam ettirilen özel günler vesaire de buna dahildir.
"artık çalar saatimiz var şu ramazan davuluna ne gerek var" denilince bile ortalığı inleten ve işi maneviyata kültürel değerlere yada adetlere bağlamaya çalışan tiplerin, böyle bir cümleden rahatsız olup yaptığı kalitesiz eleştiriler komiğime gidiyor.
devamını gör...
kısa paça pantolon
giyen erkekleri anlamak isterdim, özellikle her çıkan modayı hemen neyse parası verip giymek zorunda zanneden futbolcular, o kısa ve kaslı, pek de estetik olmayan tipleriyle (bknz. arda turan ilk aklıma gelen) ne yapmak, nereye varmak istemektedirler, zaten kendileri de emin değil dikkat ederseniz, giyenlerde o açıkta kalan çıplak kısımdan çekinerek çıkarlar ortaya, hiç erkeksi değildir bu bir gerçek,
hiç bulaşmayanlar, tarzını bozmayanları takdir ediyorum, giyenlere de,
"kardeş bi gel bakıyım sen, gel bi otur şöyle, ne yaşadın sen çocukluğunda, ilgilenmedi mi kimse seninle hı? gözünü seviyim nedir bu allasen.. sen kendin inanıyormusun şu görüntüye, he canım benim, he güzel kardeşim.. eskiden erkek modası mı vardı.. ne güzel mutlu mesut yaşıyorduk, kim çıkarıyo bu paçaları.. gel yapma etme, dön bu yanlıştan... " diyesim var..
hiç bulaşmayanlar, tarzını bozmayanları takdir ediyorum, giyenlere de,
"kardeş bi gel bakıyım sen, gel bi otur şöyle, ne yaşadın sen çocukluğunda, ilgilenmedi mi kimse seninle hı? gözünü seviyim nedir bu allasen.. sen kendin inanıyormusun şu görüntüye, he canım benim, he güzel kardeşim.. eskiden erkek modası mı vardı.. ne güzel mutlu mesut yaşıyorduk, kim çıkarıyo bu paçaları.. gel yapma etme, dön bu yanlıştan... " diyesim var..
devamını gör...

