kitap alıntıları
ben... bu kirli yalnızlık içinde utanmayı tamamen unuttum, insanın ruhunu parçalayan ve kemiklerinden iliğini emen bu lanet olası ülkede.
-amok koşucusu-
-amok koşucusu-
devamını gör...
tekrar tekrar okunan kitap
harry potter kitapları.
devamını gör...
teselli etmeyen teselliler
"seninki de dert mi yiaa?"*
gerçi bu teselli değil kiminki daha büyük kıyası. onun yerine:
"dert ettiğin şeye bak :d"
senin yapacağın teselliyi s... diyorum ben de geribildirim olarak.*
tanım: iplenmediğinizin açık bir delili olan durum.
gerçi bu teselli değil kiminki daha büyük kıyası. onun yerine:
"dert ettiğin şeye bak :d"
senin yapacağın teselliyi s... diyorum ben de geribildirim olarak.*
tanım: iplenmediğinizin açık bir delili olan durum.
devamını gör...
bir sözlük yazarına aşık olmak
sanmıyorum. beni bu saatten sonra artık moderatör bile kesmez.
devamını gör...
29 ekim cumhuriyet bayramı
umut dolu gelecek yıllar için 29 ekim cumhuriyet bayramımız kutlu olsun.
devamını gör...
normal sözlük'e yapıcı eleştiri
oy vermeyen yazarlar portakalla dövülmelidir. gece gece uyudun mu tarzında başlıklar açan yazar arkadaşlara pornhub üyeliği takdim edilmelidir.
umarım yapıcı eleştirilerimi birileri dikkate alır.
kafa sözlük yazarlarının yapıcı eleştiriler yapacağı başlıktır.
umarım yapıcı eleştirilerimi birileri dikkate alır.
kafa sözlük yazarlarının yapıcı eleştiriler yapacağı başlıktır.
devamını gör...
normal sözlük 1 yaşında
ben bu 1 yılın son 2 ayına yetişebildim ama olsun, ağzımızın tadı yerinde olduğu müddetçe daha uzun yıllar beraber olacağımızdan ve birlikte keyifli vakit geçireceğimizden eminim. troll ise troll, bilgi ise bilgi. ne gerekiyorsa yaparız.
devamını gör...
mini etek giyen kızın bacaklarına bakan erkek
medeniyet dediğimiz şey o bakma süresini doğru ayarlayabilmektir.
not: bakmamak söz konusu değildir.
not: bakmamak söz konusu değildir.
devamını gör...
aşk bir baharat olsaydı ne olurdu sorunsalı
kaliteli bir pul biber olurdu. hani yerken hem canınız yanar hemde daha da iştahlanırsınız ama acısının da sonradan çıkacağını içten içe bilirsiniz ama yinede yemeye devam edersiniz ya, öyle bir şey.
devamını gör...
yazarların gördüğü son absürt düş
sayesinde bir aksiyon filmi izlemiş kadar olduğum düştür. yine uzun ve karmaşık bir yazı olacak, ayrıca bazı kısımları kanlı ve şiddet dolu, baştan uyarayım.
rüyamda turistik bir köye, akrabalarımı ziyarete gidiyorum. köyde kaldığım sürede bir gün dışarı çıkıp eşsiz bir manzarası ve tarihi geçmişi olan bir çay bahçesine oturmaya gidiyorum. çayımı yudumlarken yan masadan gelen ingilizce konuşmalar dikkatimi çekiyor ve merakla kulak kabartıyorum. konuşanlardan biri abd için yıllardır çalışmış olan bir ajan olduğundan bahsederek söze başlıyor. yıllardır önemli hizmetler vermesine rağmen asla rütbesi yükselmemiş. gereken önemi ona göstermedikleri için amerikadan intikam almak ve daha fazla para kazanmak amacıyla elindeki önemli bir sırrı kuzey kore'ye satmak istiyor. kuzey kore tarafındaki takım elbiseliler iştahla dinliyor konuşmayı.
sır şöyle: abd, önemli operasyon bilgilerini bir algoritma vasıtasıyla netflix dizilerinin içine yerleştiriyor. dizi içerisindeki konuşmalarda geçen kelimeler, karakterlerin yaptığı hareketler ve 25. kare tekniğiyle yerleştirilmiş bazı fotoğraflar sayesinde elinde gerekli algoritma olan bir saha ajanı istediği yerden bir tıkla netflix dizisi seyrederek operasyon bilgilerine ulaşabiliyor. abd ajanı, işte bu muazzam algoritmayı yüklü bir para ve yeni bir kimlik karşılığında kuzey kore'ye vermeyi vaat ediyor. takas yeri için hong kong'daki bir eğlence merkezini seçen taraflar, yüzlerinde mutlu gülümsemelerle çay bahçesinden ayrılıyorlar.
ilginç bir konuşmaya tanık olduğumu düşünerek ben de eve gidiyorum, ama meseleyi çok düşünmüyorum. zira ben basit bir insanım, bu duyduklarımı anlattığım hiç kimse bana inanmaz. akşam uyumak için yatağa gitmek üzereyken evin hemen önünden gelen silah sesleri duyuyorum. aklıma hemen bugün dinlediğim inanması güç ajan hikayesi geliyor ve pencereden bakıp olayın ne olduğunu görmeye çalışıyorum, hatta bir an benim onları dinlediğimi fark edip beni öldürmeye gelmeleri ihtimalinden korkuyorum.
bugün görmüş olduğum abd ajanı, dört kişilik ilk kez gördüğüm bir grupla tek başına çatışıyor. ama konuşmasında anlattığı gibi yetenekli olduğu için üçünü de zorlanmadan kafalarına birer kurşun isabet ettirerek öldürüyor. geriye kalan son kişiyi ise sol bacağından iki kez vuruyor. sonuncu adam bacağını tutarak yere düşüyor ve yere düştüğünde bir an penceresinden olayları izleyen beni görüyor. gözlerinde yardım isteği var. ne yapacağımı bilemiyorum bir süre. köy evinde, duvarda asılı duran tüfeğe bakıyorum ve kararımı veriyorum. tüfeği alıp aniden kapıdan çıkıyorum ve tüfeği burun buruna geldiğimiz abd ajanının şaşkınlıkla bakan yüzüne doğrultarak hiç düşünmeden tetiği çekiyorum. hayatımda ilk kez bir silahı ateşlediğim için geri tepmeye alışkın değilim, o yüzden tetiği çekmemle beraber ben de yere düşüyorum. yerde biraz kendime gelebilmek için vakit geçirdikten sonra kalkıp yaralı adamın yanına gidiyorum.
yaralı adam öncelikle bana çok minnettar olduğunu söylüyor. sonra da olaylara bir anlam veremeyen bana gerçekleri anlatıyor. dört kişilik grup, özgürlük kartalları adını verdikleri bir oluşumun parçası. bu oluşum, teknolojiye karşı kötü hisler besliyor ve kendilerine ruhani önder olarak unabomber'ı seçmişler; aynı zamanda da kişisel özgürlüklerin korunması konusunda da pek hassaslar. ajanı başka bir nedenden dolayı takip ederlerken tesadüfen takastan haberdar oluyorlar ve ajanı öldürüp onun yerine geçmeyi planlıyorlar, ancak işler pek yolunda gitmiyor. planlarına göre sahte algoritma yüklenmiş bir telefonu karşı tarafa verecekler, böylece hem para, hem de algoritma bizim elimizde olacak. takas iki gün sonra gerçekleşecek ve adamın üç arkadaşı ölmüş durumda, kendisi de yaralı. o nedenle bu görevi bana teklif ediyor, bu fırsatın tekrar ele geçmeyeceğini belirtiyor.
benim kafam karışık, hayatımda elime ilk kez silah aldığımdan ve özel yeteneklerim olmadığından bahsediyorum. adam beni susturuyor ve "senin gözlerinde kararlılığı gördüm, bu yeterli. silah konusuna gelirsek, gözlerinle değil kalbinle nişan alırsan her mermi hedefini bulur. beni anlıyorsun ya?" diyor. "üstelik," diye de konuşmasını sürdürüyor, "sana yardımcı olmak için mutlaka oraya gelmeye çalışacağım, kendini asla yalnız hissetme." sahte algoritma yüklenmiş telefonu elime tutuşturuyor ve "haydi git şimdi" diyor.
adama teşekkür ediyorum güzel sözleri için ve teklifini kabul ederek ölen abd ajanının kan gölü içindeki cesedinin yanına gidiyorum. kafatası parçalanmış ve yüzü tanınmayacak halde, mide bulantımı zorlukla bastırıyorum. cesedin ceplerinden telefonunu, susturucusunu, cüzdanını, pasaportunu ve uçak biletini alıyorum. elindeki susturucu takılmamış silahı alıyor ve belime sokuyorum. aldığım pasaportun isim kısmına bakıyorum: "david calcy". kendi kendime ismi tekrar ediyorum ve kendi kimliğimi cesedin cebine bırakıyorum. artık ben david calcy'yim.
ertesi gün yola çıkmadan önce david calcy'nin telefonundan onun gibi kirlenmiş birkaç ajan arkadaşıyla konuşuyorum, sesimi duydukları için şaşkın gibiler, ama bunun sebebini anlayamıyorum. algoritma onların ellerinde ve gece hong kong'taki bir striptiz kulübünde buluşmak üzere anlaşıyoruz. konuşma esnasında daha önce beni hiç yüzyüze görmediklerini öğreniyorum ve rahatlıyorum, david calcy olmadığımı fark etmeyebilirler belki. telefonu kapatıyorum ve uçağa biniyorum. uçakta kendi kendime düşünüyorum, neden özgürlük kartalları'na yardım ediyorum ki, sadece bir macera arayışı mı? kuzey kore'ye gerçek algoritmayı verip parayı alabilir ve bundan sonraki hayatımı lüks içinde geçirebilirim. sadece biraz dikkatli davranmam gerekecek ama o kadar parayla her şey kolayca halledilebilir. açıkçası ne yapmam gerektiği konusunda emin değilim.
hong kong'a güneş battıktan sonra varıyorum ancak. gece ışıl ışıl bir şehir. buluşmak üzere anlaştığımız striptiz kulübünü buluyorum ve içeridekilere göz gezdiriyorum. tavırlarından oldukça tetikte oldukları anlaşılan takım elbiseli ve güneş gözlüklü üç kişi viskilerini yudumluyor bir masada, david calcy'nin arkadaşlarının onlar olduklarına karar veriyorum ve masalarına gidiyorum. kendimi onlara tanıttıktan sonra beni sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi çok içten karşılıyorlar. benim ünümü hep duydularını ve sonunda tanışabilmiş olmanın bir şeref olduğundan falan bahsediyorlar. ayrıca konuşma esnasında öğreniyorum ki para dörde bölünecekmiş ve takasa yalnızca ben gidecekmişim. bu durum açıkçası beni biraz rahatsız ediyor, paranın bölüneceğinden haberim yoktu. ama kafama çok takmıyorum ve bol bol içki içerek kulüpte eğleniyorum. bu arkadaşların tavrında tüm samimiyete rağmen beni rahatsız eden bir şey var ve ne olduğunu çözemiyorum.
arkadaşlardan biri lavaboya gitmek üzere yanımızdan ayrılıyor ve ben de o esnada çok içki içtiğimden dolayı tuvaletim geldiğini fark ediyorum, izinlerini isteyerek ben de lavaboya gidiyorum. mekandaki müzik sesi çok yüksek ve başımı ağrıtıyor. erkekler tuvaletine giriyorum ve bir ıssızlık dikkatimi çekiyor, içeride kimse yok sanıyorum başta ama kapalı bir tuvalet kabini kapısı görünce rahatlıyorum. ben de pisuvara geçiyorum ve işimi hallediyorum. o sırada aynadaki yansıma dikkatimi çekiyor, arkamdaki tuvalet kapısı çok yavaş bir şekilde aralanıyor. istifimi bozmadan işemeye devam ediyorum, bir yandan da yan gözle yansımayı izliyorum. kapı gittikçe aralanıyor ve arkadaşım dediğim kişi elinde bıçakla arkamdan hamle ediyor. tam zamanında kendimi yana çekiyorum ve kafasını duvara çarpıyor. sersemlemiş halinden faydalanarak kafasını tutup pisuvara vuruyorum, pisuvar parçalanıyor. adam bir köşeye yığılıyor, suratından su, kan ve idrar akıyor yere... işi bitti diye seviniyorum ancak bir anda gözlerini açıyor ve tekrar üzerime hamle yapmaya hazırlanıyor. yerinden kalkamadan belimdeki silahı çıkarıyorum ve onu kalbinden tek kurşunla vuruyorum, artık sonsuza kadar yerinde kalacak.
tuvalette silah sesi yankılanıyor ve damarlarımda kan yerine adrenalin dolaşıyormuş gibi hissediyorum. umarım müzik sesi silah sesini bastırmıştır diye dua ediyorum içimden, bir yandan da susturucuyu takmadığım için kendime küfrediyorum. elimde silahla arkamı dönüyorum ve tuvaletin çıkışına yöneliyorum. o esnada içeriye diğer iki arkadaş giriyor. hiç düşünmeden art arda iki kez tetiği çekiyorum. ilk mermi birinin kafasına isabet ediyor ve bir çöp poşeti gibi yere yığılıyor. ikinci mermi ise ne yazık ki istediğim yere gitmiyor, diğerinin sadece kolunu sıyırıyor. sağlam koluyla cebinden bıçağını çıkararak üzerime koşmaya başlıyor. tetiği tekrar çekiyorum ama silah tutukluk yapıyor, kahretsin. sağlam bir tekme savurup mesafeyi korumaya çalışıyorum, tekmem karnına isabet ediyor ve nefesini kesiyor, bir anda iki büklüm oluyor. fırsattan istifade ederek elimdeki silahın kabzasıyla başına vuruyorum, tok bir ses çıkıyor. ardından kafasını tutup aynaya çarpıyorum, ayna çatlıyor; sonrasında da kafasını hızla lavaboya indiriyorum. lavabo kırılıyor ve büyük bir parça yere düşüyor. adamı bıraktığımda yere yığılıp kalıyor, elime kırık lavabo parçasını alıp adamı dövmeye devam ediyorum ve bir yandan da adama soruyorum: "neden?"
yerde yatan adam kırık çenesiyle ve patlamış dudaklarıyla zorlukla konuşuyor ve bana hiç bilmediğim yeni şeyler anlatıyor. kuzey kore temsilcileriyle anlaşmayı sağladıktan sonra david calcy'i öldürmeyi planlamışlar, çünkü böylece para dört yerine üçe bölünecekmiş. david calcy'yi öldürmek için de özgürlük kartalları oluşumunu kullanmışlar, david calcy'nin yerini onlara bu arkadaşlar sızdırmışlar. ama benim ölmediğimi görünce plan yapıp bu akşam işi halletmeye karar vermişler. adamın anlattıklarını dinledikten sonra "neyse ki para artık bölünmeyecek" diyorum ve elimdeki kırık lavabo parçasını büyük bir hızla adamın başına indiriyorum, adam sessiz ve hareketsiz kalıyor.
üzerime sıçramış kan lekelerine bakıyorum ve yarın buluşmadan önce yeni bir takım elbise almam gerektiğine karar veriyorum. ölen arkadaşların ceplerini arıyorum ve algoritma yüklü telefonu buluyorum. işler gittikçe karmaşıklaşmaya başladı ve "umarım yarın bir sorun çıkmaz" diye düşünüyorum. bu arada ne yapacağıma hala karar verebilmiş değilim.
ertesi gün hayatımdaki en zorlu günlerden birini yaşayacağımdan habersiz bir şekilde uyanıyorum. yeni bir takım elbise aldıktan sonra takasın gerçekleşeceği eğlence merkezine gidiyorum. giriş çıkışlar bir avm aracılığıyla sağlanıyor ve tek çıkış olması benim biraz moralimi bozuyor. işler ters giderse kaçma şansım düşük. alışveriş merkezinde ve eğlence merkezinde çok fazla ajan olduğu dikkatimi çekiyor. içimde bunların tamamının kuzey kore ajanı olmadığına dair garip bir his var. telefondan çay bahçesindeki temsilcilerle görüşüyorum ve buluşacağımız odayı öğreniyorum, çatı katında gizli bir oda, asarsörde özel şifreyi girerek ulaşılıyor. şifreyi not ediyorum ve temsilcilerin orada olmayacaklarını, başka bir üst düzey yönetici tarafından karşılanacağımı öğreniyorum ve yine rahatlıyorum. eğer temsilciler orada olsaydı benim foyamı çok rahat bir şekilde ortaya çıkarabilirlerdi.
telefonu kapatıp buluşma yerine doğru gidiyorum. üzerimde beni her an izleyen bakışlar var ve kendimi çok rahatsız hissediyorum. asansöre binip şifreyi tuşladığımda derin bir oh çekiyorum. buluşma odasında beni çok güzel karşılıyorlar. üst düzey yönetici biraz yaşlı biri ve oldukça kibar. benimle daha sonra da işbirliğinde bulunmak istediğini söylüyor. ben biraz tatil yapacağımı ve belki o sırada bu konuyu düşünebileceğimi söylüyorum, anlayışla karşılıyor. sıra takasa geliyor, benim için hazırlanmış para dolu bir çantayı getiriyorlar. ben ise o sırada hala hangi telefonu vermem gerektiğini düşünüyorum; sağ cebimde gerçek algoritma, sol cebimde ise sahte algoritma var. en sonunda özgürlük kartalları'nın canı cehenneme diye düşünüp elimi sağ cebime götürmüşken beklenmedik bir şey oluyor.
bir silah sesi duyuluyor ve karşımda oturan yaşlı yöneticinin kanı üzerime sıçrıyor. korumalar hemen silahlarına davranıyorlar, ne olduğunu anlayabilmiş değilim. o sırada içeriye sis bombaları atılıyor ve çatı katının camlarından içeri özel ekipmanlı kişiler giriyor. ben hemen yere yatıp bir koltuğun arkasına saklanıyorum, içeri girenlerin konuşmalarından çinli oldukları anlaşılıyor ve çin hükümetinin de takastan haberi olduğunu düşünüyorum, saklandığım koltuğun altında bulduğum dinleme cihazı bu düşüncemi kanıtlıyor. korumalar ve çinli özel tim çatışırken ben sürünerek odadan kaçmaya çabalıyorum, ama maalesef para dolu çantayı geride bırakmak zorunda kalıyorum. çünkü çanta çok açık bir yerde ve tam ortada, kurşun yeme şansım çok yüksek.
odadan sürünerek kaçtıktan sonra bile arkamda çatışma seslerini hala duyabiliyorum. güç bela aynı kattaki güvenlik odasını buluyorum fakat içeri girdiğimde şok oluyorum, çünkü güvenlik amiri ve odadaki personellerin tamamı öldürülmüş. güvenlik kameralarına bakınca ayrı bir şok geçiriyorum çünkü tek çıkış yerim olan alışveriş merkezinin içi cehenneme dönmüş. çinliler, kuzey koreliler, hatta amerikalılar ve mağazanın güvenlik timi çatışıyor. "acaba takastan haberi olmayan var mıydı?" diye düşünüp sinirleniyorum. ortalıkta her türden silah görmek mümkün. katanalarla uzuvlar doğranıyor, nunçakularla kafalar yarılıyor, otomatik tüfekler insan bedenini sünger gibi delik deşik ediyor... ortalık tam bir kan gölü...
ölü personellerden birinin hafif makineli tüfeğini alıyorum ve önüme kim çıkarsa tetiğe basacağıma yemin ediyorum küfürler savurarak. alışveriş merkezinin içinde bir sürü çatışma yaşıyorum ve bir şekilde sağ kalıyorum ancak çok hırpalanmış duruma geliyorum. bir kurşun omzumu sıyırmış, bir kurşun kalçama isabet etmiş, güçlükle yürüyorum. tam bu esnada önüme garip biri çıkıyor. tıraşlanmış kafası dahil tüm vücudu dövmelerle kaplı ve elinde silah olarak sadece uzun bir zincir bulunan bir adam, bakışları oldukça sert... "seni öldüreceğim" diyor ve ben önce onun ellerindeki zincire, ardından benim tuttuğum hafif makineli tüfeğe bakıp gülüyorum.
nişan alıp ateş etmeye çalıştığımda ise gülmeye başlayan o oluyor. silahımın mermileri bitmiş ve yanıma yedek mermi almamıştım. "mermilerini saydım" diyor dudaklarını yalayarak. "bu gerçeği unutmamalıydın. mermiler sayılıdır, tıpkı aldığın nefesler gibi..." silahımın askısını boynumdan çıkarıp silahı bir kenara fırlatıyorum ve yakın dövüş pozisyonu alıyorum. "nefeslerimi de saydın mı o****u ç****u!" diye haykırıyorum ve ona doğru koşmaya başlıyorum. ama yüzümde soğuk bir alev gibi şaklayan zincir beni yan tarafımda bulunan raflara yapıştırıyor. dengemi kaybedip yere düşüyorum. zincir darbeleri ardı ardına bedenime iniyor, kemiklerim kırılıyor, dişlerim dökülüyor, her tarafım acıyor... "hayat... ve ölüm... bir zincirin iki ucudur..." diyor ve zinciri son kez savuruyor. boynuma dolanan zincir nefesimi kesiyor, boğulacağım ve acı içinde öleceğim...
gözlerim kararmaya başlamışken bir anda zincir gevşiyor, dövüştüğüm adam kafasına baltayla bir darbe almış... anlayamıyorum, kim bana yardım etmek ister ki? ardından bir balta darbesi daha iniyor kafasına ve kafatasından çıtırtı sesleri geliyor. zincir iyice gevşiyor, boynumdan çıkarıyorum, ucundan tutarak hızla çekiyorum ve zincir adamın elinden kurtuluyor. kalan son gücümle zinciri savuruyorum ve adamın ayağına dolanıyor ve onu yere düşürüyor ve bu esnada bana yardım eden kişi de baltayı adamın boynuna indiriyor, kafa kopuyor ve yanıma kadar yuvarlanıyor. bana yardım eden kişinin yüzüne bakıyorum, aman tanrım, bu o adam. köy evinin önünde hayatını kurtardığım özgürlük kartalları üyesi. gülümseyerek ve topallayarak yanıma geliyor ve beni kaldırıyor, kolumu onun omzuna atıyorum ve ona dayanarak yavaş yavaş çıkışa doğru ilerliyorum...
rüyamda turistik bir köye, akrabalarımı ziyarete gidiyorum. köyde kaldığım sürede bir gün dışarı çıkıp eşsiz bir manzarası ve tarihi geçmişi olan bir çay bahçesine oturmaya gidiyorum. çayımı yudumlarken yan masadan gelen ingilizce konuşmalar dikkatimi çekiyor ve merakla kulak kabartıyorum. konuşanlardan biri abd için yıllardır çalışmış olan bir ajan olduğundan bahsederek söze başlıyor. yıllardır önemli hizmetler vermesine rağmen asla rütbesi yükselmemiş. gereken önemi ona göstermedikleri için amerikadan intikam almak ve daha fazla para kazanmak amacıyla elindeki önemli bir sırrı kuzey kore'ye satmak istiyor. kuzey kore tarafındaki takım elbiseliler iştahla dinliyor konuşmayı.
sır şöyle: abd, önemli operasyon bilgilerini bir algoritma vasıtasıyla netflix dizilerinin içine yerleştiriyor. dizi içerisindeki konuşmalarda geçen kelimeler, karakterlerin yaptığı hareketler ve 25. kare tekniğiyle yerleştirilmiş bazı fotoğraflar sayesinde elinde gerekli algoritma olan bir saha ajanı istediği yerden bir tıkla netflix dizisi seyrederek operasyon bilgilerine ulaşabiliyor. abd ajanı, işte bu muazzam algoritmayı yüklü bir para ve yeni bir kimlik karşılığında kuzey kore'ye vermeyi vaat ediyor. takas yeri için hong kong'daki bir eğlence merkezini seçen taraflar, yüzlerinde mutlu gülümsemelerle çay bahçesinden ayrılıyorlar.
ilginç bir konuşmaya tanık olduğumu düşünerek ben de eve gidiyorum, ama meseleyi çok düşünmüyorum. zira ben basit bir insanım, bu duyduklarımı anlattığım hiç kimse bana inanmaz. akşam uyumak için yatağa gitmek üzereyken evin hemen önünden gelen silah sesleri duyuyorum. aklıma hemen bugün dinlediğim inanması güç ajan hikayesi geliyor ve pencereden bakıp olayın ne olduğunu görmeye çalışıyorum, hatta bir an benim onları dinlediğimi fark edip beni öldürmeye gelmeleri ihtimalinden korkuyorum.
bugün görmüş olduğum abd ajanı, dört kişilik ilk kez gördüğüm bir grupla tek başına çatışıyor. ama konuşmasında anlattığı gibi yetenekli olduğu için üçünü de zorlanmadan kafalarına birer kurşun isabet ettirerek öldürüyor. geriye kalan son kişiyi ise sol bacağından iki kez vuruyor. sonuncu adam bacağını tutarak yere düşüyor ve yere düştüğünde bir an penceresinden olayları izleyen beni görüyor. gözlerinde yardım isteği var. ne yapacağımı bilemiyorum bir süre. köy evinde, duvarda asılı duran tüfeğe bakıyorum ve kararımı veriyorum. tüfeği alıp aniden kapıdan çıkıyorum ve tüfeği burun buruna geldiğimiz abd ajanının şaşkınlıkla bakan yüzüne doğrultarak hiç düşünmeden tetiği çekiyorum. hayatımda ilk kez bir silahı ateşlediğim için geri tepmeye alışkın değilim, o yüzden tetiği çekmemle beraber ben de yere düşüyorum. yerde biraz kendime gelebilmek için vakit geçirdikten sonra kalkıp yaralı adamın yanına gidiyorum.
yaralı adam öncelikle bana çok minnettar olduğunu söylüyor. sonra da olaylara bir anlam veremeyen bana gerçekleri anlatıyor. dört kişilik grup, özgürlük kartalları adını verdikleri bir oluşumun parçası. bu oluşum, teknolojiye karşı kötü hisler besliyor ve kendilerine ruhani önder olarak unabomber'ı seçmişler; aynı zamanda da kişisel özgürlüklerin korunması konusunda da pek hassaslar. ajanı başka bir nedenden dolayı takip ederlerken tesadüfen takastan haberdar oluyorlar ve ajanı öldürüp onun yerine geçmeyi planlıyorlar, ancak işler pek yolunda gitmiyor. planlarına göre sahte algoritma yüklenmiş bir telefonu karşı tarafa verecekler, böylece hem para, hem de algoritma bizim elimizde olacak. takas iki gün sonra gerçekleşecek ve adamın üç arkadaşı ölmüş durumda, kendisi de yaralı. o nedenle bu görevi bana teklif ediyor, bu fırsatın tekrar ele geçmeyeceğini belirtiyor.
benim kafam karışık, hayatımda elime ilk kez silah aldığımdan ve özel yeteneklerim olmadığından bahsediyorum. adam beni susturuyor ve "senin gözlerinde kararlılığı gördüm, bu yeterli. silah konusuna gelirsek, gözlerinle değil kalbinle nişan alırsan her mermi hedefini bulur. beni anlıyorsun ya?" diyor. "üstelik," diye de konuşmasını sürdürüyor, "sana yardımcı olmak için mutlaka oraya gelmeye çalışacağım, kendini asla yalnız hissetme." sahte algoritma yüklenmiş telefonu elime tutuşturuyor ve "haydi git şimdi" diyor.
adama teşekkür ediyorum güzel sözleri için ve teklifini kabul ederek ölen abd ajanının kan gölü içindeki cesedinin yanına gidiyorum. kafatası parçalanmış ve yüzü tanınmayacak halde, mide bulantımı zorlukla bastırıyorum. cesedin ceplerinden telefonunu, susturucusunu, cüzdanını, pasaportunu ve uçak biletini alıyorum. elindeki susturucu takılmamış silahı alıyor ve belime sokuyorum. aldığım pasaportun isim kısmına bakıyorum: "david calcy". kendi kendime ismi tekrar ediyorum ve kendi kimliğimi cesedin cebine bırakıyorum. artık ben david calcy'yim.
ertesi gün yola çıkmadan önce david calcy'nin telefonundan onun gibi kirlenmiş birkaç ajan arkadaşıyla konuşuyorum, sesimi duydukları için şaşkın gibiler, ama bunun sebebini anlayamıyorum. algoritma onların ellerinde ve gece hong kong'taki bir striptiz kulübünde buluşmak üzere anlaşıyoruz. konuşma esnasında daha önce beni hiç yüzyüze görmediklerini öğreniyorum ve rahatlıyorum, david calcy olmadığımı fark etmeyebilirler belki. telefonu kapatıyorum ve uçağa biniyorum. uçakta kendi kendime düşünüyorum, neden özgürlük kartalları'na yardım ediyorum ki, sadece bir macera arayışı mı? kuzey kore'ye gerçek algoritmayı verip parayı alabilir ve bundan sonraki hayatımı lüks içinde geçirebilirim. sadece biraz dikkatli davranmam gerekecek ama o kadar parayla her şey kolayca halledilebilir. açıkçası ne yapmam gerektiği konusunda emin değilim.
hong kong'a güneş battıktan sonra varıyorum ancak. gece ışıl ışıl bir şehir. buluşmak üzere anlaştığımız striptiz kulübünü buluyorum ve içeridekilere göz gezdiriyorum. tavırlarından oldukça tetikte oldukları anlaşılan takım elbiseli ve güneş gözlüklü üç kişi viskilerini yudumluyor bir masada, david calcy'nin arkadaşlarının onlar olduklarına karar veriyorum ve masalarına gidiyorum. kendimi onlara tanıttıktan sonra beni sanki kırk yıllık arkadaşmışız gibi çok içten karşılıyorlar. benim ünümü hep duydularını ve sonunda tanışabilmiş olmanın bir şeref olduğundan falan bahsediyorlar. ayrıca konuşma esnasında öğreniyorum ki para dörde bölünecekmiş ve takasa yalnızca ben gidecekmişim. bu durum açıkçası beni biraz rahatsız ediyor, paranın bölüneceğinden haberim yoktu. ama kafama çok takmıyorum ve bol bol içki içerek kulüpte eğleniyorum. bu arkadaşların tavrında tüm samimiyete rağmen beni rahatsız eden bir şey var ve ne olduğunu çözemiyorum.
arkadaşlardan biri lavaboya gitmek üzere yanımızdan ayrılıyor ve ben de o esnada çok içki içtiğimden dolayı tuvaletim geldiğini fark ediyorum, izinlerini isteyerek ben de lavaboya gidiyorum. mekandaki müzik sesi çok yüksek ve başımı ağrıtıyor. erkekler tuvaletine giriyorum ve bir ıssızlık dikkatimi çekiyor, içeride kimse yok sanıyorum başta ama kapalı bir tuvalet kabini kapısı görünce rahatlıyorum. ben de pisuvara geçiyorum ve işimi hallediyorum. o sırada aynadaki yansıma dikkatimi çekiyor, arkamdaki tuvalet kapısı çok yavaş bir şekilde aralanıyor. istifimi bozmadan işemeye devam ediyorum, bir yandan da yan gözle yansımayı izliyorum. kapı gittikçe aralanıyor ve arkadaşım dediğim kişi elinde bıçakla arkamdan hamle ediyor. tam zamanında kendimi yana çekiyorum ve kafasını duvara çarpıyor. sersemlemiş halinden faydalanarak kafasını tutup pisuvara vuruyorum, pisuvar parçalanıyor. adam bir köşeye yığılıyor, suratından su, kan ve idrar akıyor yere... işi bitti diye seviniyorum ancak bir anda gözlerini açıyor ve tekrar üzerime hamle yapmaya hazırlanıyor. yerinden kalkamadan belimdeki silahı çıkarıyorum ve onu kalbinden tek kurşunla vuruyorum, artık sonsuza kadar yerinde kalacak.
tuvalette silah sesi yankılanıyor ve damarlarımda kan yerine adrenalin dolaşıyormuş gibi hissediyorum. umarım müzik sesi silah sesini bastırmıştır diye dua ediyorum içimden, bir yandan da susturucuyu takmadığım için kendime küfrediyorum. elimde silahla arkamı dönüyorum ve tuvaletin çıkışına yöneliyorum. o esnada içeriye diğer iki arkadaş giriyor. hiç düşünmeden art arda iki kez tetiği çekiyorum. ilk mermi birinin kafasına isabet ediyor ve bir çöp poşeti gibi yere yığılıyor. ikinci mermi ise ne yazık ki istediğim yere gitmiyor, diğerinin sadece kolunu sıyırıyor. sağlam koluyla cebinden bıçağını çıkararak üzerime koşmaya başlıyor. tetiği tekrar çekiyorum ama silah tutukluk yapıyor, kahretsin. sağlam bir tekme savurup mesafeyi korumaya çalışıyorum, tekmem karnına isabet ediyor ve nefesini kesiyor, bir anda iki büklüm oluyor. fırsattan istifade ederek elimdeki silahın kabzasıyla başına vuruyorum, tok bir ses çıkıyor. ardından kafasını tutup aynaya çarpıyorum, ayna çatlıyor; sonrasında da kafasını hızla lavaboya indiriyorum. lavabo kırılıyor ve büyük bir parça yere düşüyor. adamı bıraktığımda yere yığılıp kalıyor, elime kırık lavabo parçasını alıp adamı dövmeye devam ediyorum ve bir yandan da adama soruyorum: "neden?"
yerde yatan adam kırık çenesiyle ve patlamış dudaklarıyla zorlukla konuşuyor ve bana hiç bilmediğim yeni şeyler anlatıyor. kuzey kore temsilcileriyle anlaşmayı sağladıktan sonra david calcy'i öldürmeyi planlamışlar, çünkü böylece para dört yerine üçe bölünecekmiş. david calcy'yi öldürmek için de özgürlük kartalları oluşumunu kullanmışlar, david calcy'nin yerini onlara bu arkadaşlar sızdırmışlar. ama benim ölmediğimi görünce plan yapıp bu akşam işi halletmeye karar vermişler. adamın anlattıklarını dinledikten sonra "neyse ki para artık bölünmeyecek" diyorum ve elimdeki kırık lavabo parçasını büyük bir hızla adamın başına indiriyorum, adam sessiz ve hareketsiz kalıyor.
üzerime sıçramış kan lekelerine bakıyorum ve yarın buluşmadan önce yeni bir takım elbise almam gerektiğine karar veriyorum. ölen arkadaşların ceplerini arıyorum ve algoritma yüklü telefonu buluyorum. işler gittikçe karmaşıklaşmaya başladı ve "umarım yarın bir sorun çıkmaz" diye düşünüyorum. bu arada ne yapacağıma hala karar verebilmiş değilim.
ertesi gün hayatımdaki en zorlu günlerden birini yaşayacağımdan habersiz bir şekilde uyanıyorum. yeni bir takım elbise aldıktan sonra takasın gerçekleşeceği eğlence merkezine gidiyorum. giriş çıkışlar bir avm aracılığıyla sağlanıyor ve tek çıkış olması benim biraz moralimi bozuyor. işler ters giderse kaçma şansım düşük. alışveriş merkezinde ve eğlence merkezinde çok fazla ajan olduğu dikkatimi çekiyor. içimde bunların tamamının kuzey kore ajanı olmadığına dair garip bir his var. telefondan çay bahçesindeki temsilcilerle görüşüyorum ve buluşacağımız odayı öğreniyorum, çatı katında gizli bir oda, asarsörde özel şifreyi girerek ulaşılıyor. şifreyi not ediyorum ve temsilcilerin orada olmayacaklarını, başka bir üst düzey yönetici tarafından karşılanacağımı öğreniyorum ve yine rahatlıyorum. eğer temsilciler orada olsaydı benim foyamı çok rahat bir şekilde ortaya çıkarabilirlerdi.
telefonu kapatıp buluşma yerine doğru gidiyorum. üzerimde beni her an izleyen bakışlar var ve kendimi çok rahatsız hissediyorum. asansöre binip şifreyi tuşladığımda derin bir oh çekiyorum. buluşma odasında beni çok güzel karşılıyorlar. üst düzey yönetici biraz yaşlı biri ve oldukça kibar. benimle daha sonra da işbirliğinde bulunmak istediğini söylüyor. ben biraz tatil yapacağımı ve belki o sırada bu konuyu düşünebileceğimi söylüyorum, anlayışla karşılıyor. sıra takasa geliyor, benim için hazırlanmış para dolu bir çantayı getiriyorlar. ben ise o sırada hala hangi telefonu vermem gerektiğini düşünüyorum; sağ cebimde gerçek algoritma, sol cebimde ise sahte algoritma var. en sonunda özgürlük kartalları'nın canı cehenneme diye düşünüp elimi sağ cebime götürmüşken beklenmedik bir şey oluyor.
bir silah sesi duyuluyor ve karşımda oturan yaşlı yöneticinin kanı üzerime sıçrıyor. korumalar hemen silahlarına davranıyorlar, ne olduğunu anlayabilmiş değilim. o sırada içeriye sis bombaları atılıyor ve çatı katının camlarından içeri özel ekipmanlı kişiler giriyor. ben hemen yere yatıp bir koltuğun arkasına saklanıyorum, içeri girenlerin konuşmalarından çinli oldukları anlaşılıyor ve çin hükümetinin de takastan haberi olduğunu düşünüyorum, saklandığım koltuğun altında bulduğum dinleme cihazı bu düşüncemi kanıtlıyor. korumalar ve çinli özel tim çatışırken ben sürünerek odadan kaçmaya çabalıyorum, ama maalesef para dolu çantayı geride bırakmak zorunda kalıyorum. çünkü çanta çok açık bir yerde ve tam ortada, kurşun yeme şansım çok yüksek.
odadan sürünerek kaçtıktan sonra bile arkamda çatışma seslerini hala duyabiliyorum. güç bela aynı kattaki güvenlik odasını buluyorum fakat içeri girdiğimde şok oluyorum, çünkü güvenlik amiri ve odadaki personellerin tamamı öldürülmüş. güvenlik kameralarına bakınca ayrı bir şok geçiriyorum çünkü tek çıkış yerim olan alışveriş merkezinin içi cehenneme dönmüş. çinliler, kuzey koreliler, hatta amerikalılar ve mağazanın güvenlik timi çatışıyor. "acaba takastan haberi olmayan var mıydı?" diye düşünüp sinirleniyorum. ortalıkta her türden silah görmek mümkün. katanalarla uzuvlar doğranıyor, nunçakularla kafalar yarılıyor, otomatik tüfekler insan bedenini sünger gibi delik deşik ediyor... ortalık tam bir kan gölü...
ölü personellerden birinin hafif makineli tüfeğini alıyorum ve önüme kim çıkarsa tetiğe basacağıma yemin ediyorum küfürler savurarak. alışveriş merkezinin içinde bir sürü çatışma yaşıyorum ve bir şekilde sağ kalıyorum ancak çok hırpalanmış duruma geliyorum. bir kurşun omzumu sıyırmış, bir kurşun kalçama isabet etmiş, güçlükle yürüyorum. tam bu esnada önüme garip biri çıkıyor. tıraşlanmış kafası dahil tüm vücudu dövmelerle kaplı ve elinde silah olarak sadece uzun bir zincir bulunan bir adam, bakışları oldukça sert... "seni öldüreceğim" diyor ve ben önce onun ellerindeki zincire, ardından benim tuttuğum hafif makineli tüfeğe bakıp gülüyorum.
nişan alıp ateş etmeye çalıştığımda ise gülmeye başlayan o oluyor. silahımın mermileri bitmiş ve yanıma yedek mermi almamıştım. "mermilerini saydım" diyor dudaklarını yalayarak. "bu gerçeği unutmamalıydın. mermiler sayılıdır, tıpkı aldığın nefesler gibi..." silahımın askısını boynumdan çıkarıp silahı bir kenara fırlatıyorum ve yakın dövüş pozisyonu alıyorum. "nefeslerimi de saydın mı o****u ç****u!" diye haykırıyorum ve ona doğru koşmaya başlıyorum. ama yüzümde soğuk bir alev gibi şaklayan zincir beni yan tarafımda bulunan raflara yapıştırıyor. dengemi kaybedip yere düşüyorum. zincir darbeleri ardı ardına bedenime iniyor, kemiklerim kırılıyor, dişlerim dökülüyor, her tarafım acıyor... "hayat... ve ölüm... bir zincirin iki ucudur..." diyor ve zinciri son kez savuruyor. boynuma dolanan zincir nefesimi kesiyor, boğulacağım ve acı içinde öleceğim...
gözlerim kararmaya başlamışken bir anda zincir gevşiyor, dövüştüğüm adam kafasına baltayla bir darbe almış... anlayamıyorum, kim bana yardım etmek ister ki? ardından bir balta darbesi daha iniyor kafasına ve kafatasından çıtırtı sesleri geliyor. zincir iyice gevşiyor, boynumdan çıkarıyorum, ucundan tutarak hızla çekiyorum ve zincir adamın elinden kurtuluyor. kalan son gücümle zinciri savuruyorum ve adamın ayağına dolanıyor ve onu yere düşürüyor ve bu esnada bana yardım eden kişi de baltayı adamın boynuna indiriyor, kafa kopuyor ve yanıma kadar yuvarlanıyor. bana yardım eden kişinin yüzüne bakıyorum, aman tanrım, bu o adam. köy evinin önünde hayatını kurtardığım özgürlük kartalları üyesi. gülümseyerek ve topallayarak yanıma geliyor ve beni kaldırıyor, kolumu onun omzuna atıyorum ve ona dayanarak yavaş yavaş çıkışa doğru ilerliyorum...
devamını gör...
mudanya
trilye’ nin bağlı olduğu ilçe. mudanya’ya giderseniz trilye’ ye uğramadan sakın geri dönmeyin. eskiden rumların yaşadığı bir belde. sahili, balıkçıları, tepede ki eşsiz manzaraya sahip çay bahçesi, şu an ismini hatırlayamadığım ara sokakta bulunan eski bakkalı, mimarisi bozulmayan eski mahalle evleri, doğal zeytin ve el yapımı taze sıcacık ekmekleri... kelimelerle anlatılamayacak doğal bir güzellik. mudanya başlığında trilye’ yi övmeye geldim, övdüm gidiyorum. teşekkürler.
trilye, tirilye, zeytinbağı.
trilye, tirilye, zeytinbağı.
devamını gör...
normal sözlük'ün insana yetersiz hissettirmesi
görgülü, bilgili, seviyeli, kültürlü insanların bir araya geldikleri ortamların yabancısı gibi hissetmemize benzeyen bir hissediş/hissettiriliştir.
olur ya hani, anlatacak bir ton şeyi olan insanlar arasında küfesini yoklayan andavallar gibi hisseder bazen insan kendini, sonra çekemem ben bu çileyi deyip kaçmak ister. işte o kaçış özgürlüklerin en tatlısı gibi gelir insana. yok abi yok. bana göre değil dedirtir.
söylemesi ayıp ulu sözlükten buraya transfer olunca kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. sanırım biraz daha kültürlenip gelmem gerekecek. böyle oksijeni bol, temiz havalara alışık değil henüz bünyem.
olur ya hani, anlatacak bir ton şeyi olan insanlar arasında küfesini yoklayan andavallar gibi hisseder bazen insan kendini, sonra çekemem ben bu çileyi deyip kaçmak ister. işte o kaçış özgürlüklerin en tatlısı gibi gelir insana. yok abi yok. bana göre değil dedirtir.
söylemesi ayıp ulu sözlükten buraya transfer olunca kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. sanırım biraz daha kültürlenip gelmem gerekecek. böyle oksijeni bol, temiz havalara alışık değil henüz bünyem.
devamını gör...
taxi driver
bir martin scorsese filmidir.
martin scorsese ve robert de niro işbirliği tam dokuz film boyunca sürmüştür ve bu filmlerin hepsi de birbirinden güzeldir. birçok oscar adaylığı kazanan bu filmler içinde en özel olanlardan biri taxi driver’dır ama çoğu insanın düşündüğünün aksine bu film de niro’ya en iyi erkek oyuncu oscarı kazandırmamıştır. bu oscarı yine martin scorsese filmi olan the raging bull ile kazanmıştır usta oyuncu.

travis bickle ruhumun aynasıdır, ruhumuzun aynası. üzerine en çok film yapılmış savaşlardan biri olan vietnam savaşının sağ kalanlara neler yaptığının ustaca bir anlatımıdır.
travis bickle topluma ayna tutar. işe yaramak isteyen, doğru ile yanlış hakkında fikri olan, savaş sonrası sendrom ile savaşmak için insomniayı seçen gececi bir taksi şoförünün hikayesidir.
travis bickle aynadan yansıyandır baktığımız zaman küçük bir kız çocuğunu kurtarmaya çalışan yaralı ve gururu kırılmış bir adamın hikayesidir. pornoya sığınan bu adam bir sapık değildir çünkü aşırı cinsellik insanı düşünmekten alıkoyar. travis bickle düşünmek istemez artık.
filmi izleyin ve aynanın karşısın geçip kendinize sorun: are you talkin’ to me? çünkü burda yalnızca ben varım.
martin scorsese ve robert de niro işbirliği tam dokuz film boyunca sürmüştür ve bu filmlerin hepsi de birbirinden güzeldir. birçok oscar adaylığı kazanan bu filmler içinde en özel olanlardan biri taxi driver’dır ama çoğu insanın düşündüğünün aksine bu film de niro’ya en iyi erkek oyuncu oscarı kazandırmamıştır. bu oscarı yine martin scorsese filmi olan the raging bull ile kazanmıştır usta oyuncu.

travis bickle ruhumun aynasıdır, ruhumuzun aynası. üzerine en çok film yapılmış savaşlardan biri olan vietnam savaşının sağ kalanlara neler yaptığının ustaca bir anlatımıdır.
travis bickle topluma ayna tutar. işe yaramak isteyen, doğru ile yanlış hakkında fikri olan, savaş sonrası sendrom ile savaşmak için insomniayı seçen gececi bir taksi şoförünün hikayesidir.
travis bickle aynadan yansıyandır baktığımız zaman küçük bir kız çocuğunu kurtarmaya çalışan yaralı ve gururu kırılmış bir adamın hikayesidir. pornoya sığınan bu adam bir sapık değildir çünkü aşırı cinsellik insanı düşünmekten alıkoyar. travis bickle düşünmek istemez artık.
filmi izleyin ve aynanın karşısın geçip kendinize sorun: are you talkin’ to me? çünkü burda yalnızca ben varım.
devamını gör...
genco erkal
saysan bir elin parmaklarını geçmez sanatçılar arasında ilk sıradadır.
devamını gör...
modların gıcık olması
#476658 şurada da yazmıştım. sizin bu modlardan beklentiniz nedir? ben bunu cidden anlamıyorum. adamlar/kadınlar görevini yapsın kafi. isterlerse gıcık olsunlar. hatta bizzat bize gıcık olsunlar. 7/24 içlerinden sövebilirler. yeter ki, görevlerini aksatmasınlar. mesela kazıklı saldırıları falan olduğunda layığınca savuştursunlar. o bize yeter. diğer türlü beklentinin içeriğini anlamlandıramıyorum. kahvede pişpirik oynayalım, iki üç el tavla atalım, iki lafın belini kıralım falan mı istiyorsunuz? görevlerini yapmışlar. görevlerini yaptıkları için niye gıcık olsunlar. illaki herkesle sohbet muhabbet edeceksiniz. zaten millet sohbet muhabbet derdine düştüğünden tanım/başlık konusunda eskiye nazaran azalma var fark etmedim sanmayın. gruplaşıyorsunuz, buna modları da alet edip, dükkanı kapattırmayın kırılırım vallahi * *
devamını gör...
birini gözünde çok büyütmek
benim en çok yaptığım şey. hatta bazen o kadar ileri gidiyorum ki; gözümde büyüttüğüm kişi veya işin karşısında yaşadığım anlamsızlık kendime olan güvenimi ve saygımı sorgulamamı sağlıyor.
devamını gör...
türk dizilerinin olmazsa olmazları
başroller asla ölmez. kurşunlar bedenlerine işlemez.
devamını gör...
hekimbaşı emir çelebi
16 ve 17. yüzyılda yaşamış olan bir hekim. ilk olarak edirne de eğitim alan emir çelebi daha sonrasında kahirede tıp eğitimini tamamladı. istanbula döndüğü zaman ise sarayın hassa hekimleri arasına girdi. becerikli biri olmasından dolayı bir süre sonra hem sarayın hem de 4.murad'ın hekimbaşılığına kadar yükseldi.
bir çok değerli ve vasıflı insanda olabileceği gibi emir çelebinin de afyona karşı zaafı vardı, ve bu bazı çevrelerce bilinmekte olan bir gerçekti. padişaha yakın olan silahtar mustafa paşa gibi bazı kişilerde hekimbaşı'nın afyon kullandığını biliyordu ve revan seferi sırasında padişaha bu durumu ispiyon ettiler. tabii ispiyon eden kişi hekimbaşılığına bir yakınını geçirtmek isteyen silahtar mustafa paşaydı.
nizip üzerine gelmişken ordu dinlenmeye çekildi ve ordugah kuruldu. sultan murad hekimbaşıyı çağırıp onunla satranç oynamaya başladı. aynı zamanda emir çelebiyi gözlüyordu bir yandan. ara ara onun kuşağından bir şeyler çıkarıp ağzına attığını görünce ağzına attığı şeyin ne olduğunu emir çelebiye sordu.
“efendi, koynunda ve cebinde ne var, çıkar göreyim” dedi. zavallı hekimbaşı cebinden afyon hokkasını çıkarıp verdi. “efendi bu nedir?” sorusuna ise cevabı:
– “padişahım ıslâh olunmuş, zararı gitmiş afyon hulâsasıdır” dedi. afyon yaklaşık 35 gr kadar vardı.
- padişah:“eğer zararı gitmiş ise ye göreyim” dedi. ikişer, üçer zorla yedirdi. sonra satranç oynamaya devam ettiler. hekimbaşı birinci oyundan sonra izin istedi. padişah izin vermedi. 2 el daha oynadılar.
hekimbaşının ayakta duracak hali kalmadığını gören padişah çekilmesi için izin verdi. çadırına gelen hekimbaşıya yardımcıları ilaçlar yaptılar, kurtarmaya çalıştılar. ancak hekimbaşı emir çelebi, “bana ilaç gerekmez, silahdar gibi güçlü bir düşmanın varsa ölmek yaşamaktan daha iyidir” diyerek “buzlu şerbet” istedi. zehirin etkisini bile bile hızlandırdı.
buzlu şerbetinde etkisiyle hekimbaşı oracıkta vefat etti ve sultan muradın saltanatı boyunca öldürttüğü farklı meslek erbaplarından binlerce insanın arasına adını yazdırdı.
emir çelebi'nin yazdığı enmuzec-üt-tıp adlı eser, tıp alanında dönemin önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilir.
bir çok değerli ve vasıflı insanda olabileceği gibi emir çelebinin de afyona karşı zaafı vardı, ve bu bazı çevrelerce bilinmekte olan bir gerçekti. padişaha yakın olan silahtar mustafa paşa gibi bazı kişilerde hekimbaşı'nın afyon kullandığını biliyordu ve revan seferi sırasında padişaha bu durumu ispiyon ettiler. tabii ispiyon eden kişi hekimbaşılığına bir yakınını geçirtmek isteyen silahtar mustafa paşaydı.
nizip üzerine gelmişken ordu dinlenmeye çekildi ve ordugah kuruldu. sultan murad hekimbaşıyı çağırıp onunla satranç oynamaya başladı. aynı zamanda emir çelebiyi gözlüyordu bir yandan. ara ara onun kuşağından bir şeyler çıkarıp ağzına attığını görünce ağzına attığı şeyin ne olduğunu emir çelebiye sordu.
“efendi, koynunda ve cebinde ne var, çıkar göreyim” dedi. zavallı hekimbaşı cebinden afyon hokkasını çıkarıp verdi. “efendi bu nedir?” sorusuna ise cevabı:
– “padişahım ıslâh olunmuş, zararı gitmiş afyon hulâsasıdır” dedi. afyon yaklaşık 35 gr kadar vardı.
- padişah:“eğer zararı gitmiş ise ye göreyim” dedi. ikişer, üçer zorla yedirdi. sonra satranç oynamaya devam ettiler. hekimbaşı birinci oyundan sonra izin istedi. padişah izin vermedi. 2 el daha oynadılar.
hekimbaşının ayakta duracak hali kalmadığını gören padişah çekilmesi için izin verdi. çadırına gelen hekimbaşıya yardımcıları ilaçlar yaptılar, kurtarmaya çalıştılar. ancak hekimbaşı emir çelebi, “bana ilaç gerekmez, silahdar gibi güçlü bir düşmanın varsa ölmek yaşamaktan daha iyidir” diyerek “buzlu şerbet” istedi. zehirin etkisini bile bile hızlandırdı.
buzlu şerbetinde etkisiyle hekimbaşı oracıkta vefat etti ve sultan muradın saltanatı boyunca öldürttüğü farklı meslek erbaplarından binlerce insanın arasına adını yazdırdı.
emir çelebi'nin yazdığı enmuzec-üt-tıp adlı eser, tıp alanında dönemin önemli yapıtlarından biri olarak kabul edilir.
devamını gör...
her şeye ve herkese rağmen yalnız hissetmek
insan kendine bile yabancı olabiliyorken başkalarıyla yalnız olması çok normal geliyor bana
devamını gör...
0.5 uç
kırılmasından şikayet eden yazarlara birkaç tavsiyem var:
- kaliteli markaların uçlarını alın (ör. faber castell ve rotring'den çok memnunum). kalitesiz uç isterse 0.9 olsun, gene de kırılır.
- tüketebileceğiniz kadar uç alın. beş senelik uç stoğu yapıp "oh kafam rahat" demeyin. içlik don beğenmiyorsunuz.
- ucun havayla temas etmesini engelleyin. her daim kutunun kapağını kapalı tutun, kalemle işinizi bitirdikten sonra ucu işaret parmağınız vasıtasıyla kalemin içine sürükleyin. kimyasal mı bilmiyorum ama havayla temasta kalan uç hem kalitesiz bir yazı deneyimi sunuyor, hem de kırılıyor.
- bazı arkadaşlarımda görüyorum, ucu hayvan gibi çıkartıyorlar kalemden. ucu o şekil çıkardıktan sonra isterseniz kağıda 90 derece açıyla yazın, gene de kırılır. biraz nazik olun.
- uç için bu kadar edebiyat yapmışım maşallah bana. seviyorum seni 0.5.
- kaliteli markaların uçlarını alın (ör. faber castell ve rotring'den çok memnunum). kalitesiz uç isterse 0.9 olsun, gene de kırılır.
- tüketebileceğiniz kadar uç alın. beş senelik uç stoğu yapıp "oh kafam rahat" demeyin. içlik don beğenmiyorsunuz.
- ucun havayla temas etmesini engelleyin. her daim kutunun kapağını kapalı tutun, kalemle işinizi bitirdikten sonra ucu işaret parmağınız vasıtasıyla kalemin içine sürükleyin. kimyasal mı bilmiyorum ama havayla temasta kalan uç hem kalitesiz bir yazı deneyimi sunuyor, hem de kırılıyor.
- bazı arkadaşlarımda görüyorum, ucu hayvan gibi çıkartıyorlar kalemden. ucu o şekil çıkardıktan sonra isterseniz kağıda 90 derece açıyla yazın, gene de kırılır. biraz nazik olun.
- uç için bu kadar edebiyat yapmışım maşallah bana. seviyorum seni 0.5.
devamını gör...