diyelim ki o bunu okuyor
o ilk geceyi hatırlıyorum. danslar ettiğimiz, şiirler yazıp okuduğumuz, birbirimize hayran hayran baktığımız o geceyi. hatırlıyor musun hem deliler gibi heyecanlı hem de bir bebeğin annesinin kucağındaki hali gibi huzurluyduk. hem deliler gibi mutlu hem de en aklı başımızda halimizle seviyorduk birbirimizi. eski iki roman karakteri gibiydik. anlamalıydım zaten. böyle mutluluklar ya masallarda olurdu ya da sonu mutsuz biterdi. deriz ya kader oynadı yine oyununu diye. heh işte aynen o şekilde oynadı bizimle. ve biz... kaybettik
çok hatam oldu biliyorum hep giden taraf da bendim. farkındayım ama hep korkumdandı olan bitenler. korktum, hiçbir şeyden korkmayan ben olacaklardan korktum, bizim sebep olacağımız şeylerden, bir buket açelyadan korktum. az buz şeyler değildi bunlar anlattım da sana, defalarca. korktum...
sonra s*****r ettim her şeyi. bütün korkularım senin yokluğunda, seninle birlikte gittiler sanki. yokluğunun soğukluğu yaktı tenimi, ah! ne çok yandı canım bir bilsen. geceler boyu kıvrandım bu acıyla. gözünden tek damla akmayan ben, aklıma her geldiğinde ağlar oldum. sonra geldim sana. bak dedim, buradayım, eskisinden de iyi bir şekilde yanındayım. yokluğuna bir dakika daha katlanmak istemedim o an.
ama çok şey değişmişti, sonradan anladım. artık aşık olduğum adam yoktu karşımda. sesin, nefesin, bakışın, hatta varlığın bile yabancılaşmıştı bana. o telefonu canımmm diye açtığın, hayran olduğum sesin kaybetmişti güzelliğini.* nefesin bir yabancının nefesi kadar soğuk ve yabancıydı sanki. o nahif ve kırılmamdan dahi korkacak şekilde bana bakan gözler tamamen boş bir şekilde bakıyordu bana. sokaktan geçen bir yabancıdan bile daha yabancı geldin bana o an. saatlerce bir şeyler anlattın bana. "böyle olması lazımdı, senin iyiliğin için" falan filan ve daha niceleri. klasikleşmiş şeylerden uzak olan sevgimizi o kalıplaşmış cümlelerle boğdun sanki. nefessiz kaldım çünkü, hissettim.
bana güvenmeni istemiştim senden. bir kez, sadece tek bir kez güvenecektin bana ama olmadı. boşver bu saatten sonra çok da önemli değil zaten. bana hala bir masal sözün var. tutar mısın bilmem. eski sen olsan "o verdiği her sözü tutar " derdim. şimdi varlığından bile emin değilken tek kelime edemiyorum, ah ne acı ama sevgilim. tahmin eder miydik böyle olacağını? bilseydik eğer o gece yazar mıydın bana o şiirleri? yine "hayranım size" der miydin bana? sanırım ben derdim. çünkü *eski bizi hala seviyorum.
ama seni artık sevmiyorum. yaptığımız o son konuşmada anladım bunu. sesini duyduğumda heyecanlanmadım mesela. söylediğin her cümle içimde büyük bir boşlukta yankılandı. sonrası ise kocaman bir sessizlik. her bir yankıda daha çok acıdı içim. ruhlarımız izledi bizi uzaktan, sonra gittiler. nereye? ben de bilmiyorum. o ilk gece ne kadar tanıyorsak, son gece de o kadar yabancıydık birbirimize. senin yokluğundan daha da soğuktu bu yabancılık hissi. titredim. çok fazla...
şimdi ise geçti hepsi. eski etkin yok üzerimde. adın geçtiği zaman masum ve acı bir gülümseme peydah oluyor yüzümde. 1 saniye kadar, belki o kadar bile değil. sonra ise yine yok olmaya devam ediyorsun. tamamen uzaklaştım senden, artık yoksun benim için. zamanında gördüğüm bir hülya gibi kalacaksın aklımda. en güzel halinle. bu adını andığım, sana yazdığım son yazı. bir veda mektubu da diyebilirim sanırım. sen zaten her şeyi biliyorsun, hoşça kal.
çok hatam oldu biliyorum hep giden taraf da bendim. farkındayım ama hep korkumdandı olan bitenler. korktum, hiçbir şeyden korkmayan ben olacaklardan korktum, bizim sebep olacağımız şeylerden, bir buket açelyadan korktum. az buz şeyler değildi bunlar anlattım da sana, defalarca. korktum...
sonra s*****r ettim her şeyi. bütün korkularım senin yokluğunda, seninle birlikte gittiler sanki. yokluğunun soğukluğu yaktı tenimi, ah! ne çok yandı canım bir bilsen. geceler boyu kıvrandım bu acıyla. gözünden tek damla akmayan ben, aklıma her geldiğinde ağlar oldum. sonra geldim sana. bak dedim, buradayım, eskisinden de iyi bir şekilde yanındayım. yokluğuna bir dakika daha katlanmak istemedim o an.
ama çok şey değişmişti, sonradan anladım. artık aşık olduğum adam yoktu karşımda. sesin, nefesin, bakışın, hatta varlığın bile yabancılaşmıştı bana. o telefonu canımmm diye açtığın, hayran olduğum sesin kaybetmişti güzelliğini.* nefesin bir yabancının nefesi kadar soğuk ve yabancıydı sanki. o nahif ve kırılmamdan dahi korkacak şekilde bana bakan gözler tamamen boş bir şekilde bakıyordu bana. sokaktan geçen bir yabancıdan bile daha yabancı geldin bana o an. saatlerce bir şeyler anlattın bana. "böyle olması lazımdı, senin iyiliğin için" falan filan ve daha niceleri. klasikleşmiş şeylerden uzak olan sevgimizi o kalıplaşmış cümlelerle boğdun sanki. nefessiz kaldım çünkü, hissettim.
bana güvenmeni istemiştim senden. bir kez, sadece tek bir kez güvenecektin bana ama olmadı. boşver bu saatten sonra çok da önemli değil zaten. bana hala bir masal sözün var. tutar mısın bilmem. eski sen olsan "o verdiği her sözü tutar " derdim. şimdi varlığından bile emin değilken tek kelime edemiyorum, ah ne acı ama sevgilim. tahmin eder miydik böyle olacağını? bilseydik eğer o gece yazar mıydın bana o şiirleri? yine "hayranım size" der miydin bana? sanırım ben derdim. çünkü *eski bizi hala seviyorum.
ama seni artık sevmiyorum. yaptığımız o son konuşmada anladım bunu. sesini duyduğumda heyecanlanmadım mesela. söylediğin her cümle içimde büyük bir boşlukta yankılandı. sonrası ise kocaman bir sessizlik. her bir yankıda daha çok acıdı içim. ruhlarımız izledi bizi uzaktan, sonra gittiler. nereye? ben de bilmiyorum. o ilk gece ne kadar tanıyorsak, son gece de o kadar yabancıydık birbirimize. senin yokluğundan daha da soğuktu bu yabancılık hissi. titredim. çok fazla...
şimdi ise geçti hepsi. eski etkin yok üzerimde. adın geçtiği zaman masum ve acı bir gülümseme peydah oluyor yüzümde. 1 saniye kadar, belki o kadar bile değil. sonra ise yine yok olmaya devam ediyorsun. tamamen uzaklaştım senden, artık yoksun benim için. zamanında gördüğüm bir hülya gibi kalacaksın aklımda. en güzel halinle. bu adını andığım, sana yazdığım son yazı. bir veda mektubu da diyebilirim sanırım. sen zaten her şeyi biliyorsun, hoşça kal.
devamını gör...
sia
devamını gör...
ustalık gerektiren kafaya takmama sanatı
mark manson
ustalık gerektiren gerektiren kafaya takmama sanatı kitabı, kişisel gelişim ve aynı zamanda kendi kendine terapi özelliği taşıyan bir kitaptır. mativasyon konusunda kendini sınırlarını aşma konusunda yetersiz kalan insanlar için yazmış olduğu kitaplardandır.
bulunduğu ülkede büyük yankı uyandırdığı gerçeğini 13 milyondan fazla satması kitaplarının birkaç kez baskı görmesinden ve aynı zamanda new york şehrinin elit ve entelektüel insanları tarafından "best teller" listesinde yer alması batı hayranlığı artan batılı yazarlara olan ilgiyi amerika'lı yazara birlikte getirmiştir.
eleştirmenler tarafından pozitif bir yaklaşım gördüğü gerçeği mark manson'un, negatif duyguları inkar etmenin daha derin negatif duygulara ve duygusal bozukluklara neden olduğunu vurgulaması. insan etrafında yaşanan kötü durumlar, kötü olayları bir bütün olarak ele alıp başa çıkması gerekliliğini savunur.
asıl olan konu bizlerin gündelik yaşamlarında değişik olaylar karşısında bir hayat felsefesi de olan "her negatif etki kendinde pozitifi doğurur."
mantığı ile kişilerin girmiş ve istemeden girilmiş olduğu gündelik yaşam ve yaşanmışlık buhranlıklarına dinsel anlamda
" her şerde bir hayır vardır"mantığıyla tezat oluşturmadığını gözler önüne seriyor
sevgili genç yazar.
uluslararası bağlamda pek çok trend kitap okuyucusun elinde gördüğümüz kitap, okunabilitesi olan ve herkesin hayatına birgün konu olabilecek fikir ve düşünce paylaşımınlarındaki süreçlerinde bağdaşıp muhakeme yetiniz ve yeteneğinizi geliştireceğinden kuşkunuz olmasın.
farklı dijital ortamlardan çevirilerden pdf olarak yükleyebilir, sesli olarak dinleyebilmek şansınada nail olabilirsiniz.
umutsuzluğa kapılan zor günler geçiren okur dostlarımızın yinede kitaplığında yerini alması gerekliliğinin önemsenmesini diliyor. alternatif bir bakışa sahip olan kişisel ataletlerinizi savuşturan bir savaşçılar ve yıpranmışlıklarınızı onaran tedavi eden doktorlar olmanız dileklerimi yine kitaptan alıntıyla sunuyor ve iyi okumalar diliyorum.
"daha iyi bir yaşamın anahtarı daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değildir, daha aza önem vermektir , gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır ."
ustalık gerektiren gerektiren kafaya takmama sanatı kitabı, kişisel gelişim ve aynı zamanda kendi kendine terapi özelliği taşıyan bir kitaptır. mativasyon konusunda kendini sınırlarını aşma konusunda yetersiz kalan insanlar için yazmış olduğu kitaplardandır.
bulunduğu ülkede büyük yankı uyandırdığı gerçeğini 13 milyondan fazla satması kitaplarının birkaç kez baskı görmesinden ve aynı zamanda new york şehrinin elit ve entelektüel insanları tarafından "best teller" listesinde yer alması batı hayranlığı artan batılı yazarlara olan ilgiyi amerika'lı yazara birlikte getirmiştir.
eleştirmenler tarafından pozitif bir yaklaşım gördüğü gerçeği mark manson'un, negatif duyguları inkar etmenin daha derin negatif duygulara ve duygusal bozukluklara neden olduğunu vurgulaması. insan etrafında yaşanan kötü durumlar, kötü olayları bir bütün olarak ele alıp başa çıkması gerekliliğini savunur.
asıl olan konu bizlerin gündelik yaşamlarında değişik olaylar karşısında bir hayat felsefesi de olan "her negatif etki kendinde pozitifi doğurur."
mantığı ile kişilerin girmiş ve istemeden girilmiş olduğu gündelik yaşam ve yaşanmışlık buhranlıklarına dinsel anlamda
" her şerde bir hayır vardır"mantığıyla tezat oluşturmadığını gözler önüne seriyor
sevgili genç yazar.
uluslararası bağlamda pek çok trend kitap okuyucusun elinde gördüğümüz kitap, okunabilitesi olan ve herkesin hayatına birgün konu olabilecek fikir ve düşünce paylaşımınlarındaki süreçlerinde bağdaşıp muhakeme yetiniz ve yeteneğinizi geliştireceğinden kuşkunuz olmasın.
farklı dijital ortamlardan çevirilerden pdf olarak yükleyebilir, sesli olarak dinleyebilmek şansınada nail olabilirsiniz.
umutsuzluğa kapılan zor günler geçiren okur dostlarımızın yinede kitaplığında yerini alması gerekliliğinin önemsenmesini diliyor. alternatif bir bakışa sahip olan kişisel ataletlerinizi savuşturan bir savaşçılar ve yıpranmışlıklarınızı onaran tedavi eden doktorlar olmanız dileklerimi yine kitaptan alıntıyla sunuyor ve iyi okumalar diliyorum.
"daha iyi bir yaşamın anahtarı daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değildir, daha aza önem vermektir , gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır ."
devamını gör...
normal sözlük'te nickaltı girme kültürünün daha oluşmaması
fark ettimde moderatörler dışında pek nikaltı girilmiyor
edit
açtığım başlığın etkisi oldu galiba birkaç kişiye baya nickatlı giriliyor
edit
açtığım başlığın etkisi oldu galiba birkaç kişiye baya nickatlı giriliyor
devamını gör...
buyur yakışıklı abim
tek sorunun abinin yakışıklı olmaması olan bir pazarlama taktiği.
devamını gör...
kadınları en güzel olan ülkeler
honkistan.
devamını gör...
türklerin bütün arapça yazıları kutsal sanması
dinibütün yaşlı insanlarda rastlanılan bir durum. mesela, üzerindeki arapça yazılardan dolayı bisküvi kutusu kutsal kabul edilir, atılmaz ve bir köşede saklanır.
devamını gör...
shigeru umebayashi
hong kong' lu ünlü yönetmen wong kar wai filmlerinin eşsiz müziklerinin sahibi japon müzisyen besteci.
özellikle in the mood for love ve 2046 filmlerinin yumeji's theme ve polonaise eserleri klasikleşerek sinema tarihine geçmiştir.
özellikle in the mood for love ve 2046 filmlerinin yumeji's theme ve polonaise eserleri klasikleşerek sinema tarihine geçmiştir.
devamını gör...
tarihteki muazzam ayarlar
1934 yılında mussolini, iyice şımarmış, antalya'nın italyanlara verilmesi gerktiğini söyleyerek tehditler savurmaya başlamıştı. ayrıca italyan öğrencilerine roma'daki türk elçiliği önünde gösteri yaptırtıyor; antalya'yı istiyoruz diye avaz avaz bağırttırıyordu.
atatürk, o günlerde bir akşam italyan büyükelçisinin ankara palas'ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu fırsatı kaçırmada herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:
- antalya'yı istiyormuşsunuz. antalya, bizim italya'daki elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. antalya buradadır, anadolu'da? niçin gelip almıyorsunuz? ekselans duce'ye( mussolini'ye) bir teklifim var:
ordusunu göndersin, dövüşelim. kim kazanırsa antalya onun olur.
büyükelçi:
- bu bir savaş ilanımı ekselans? diye sordu.
- hayır. ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. türkiye adına savaş ilanına sadece türkiye büyük millet meclisi yetkilidir. ama şunu da hatırlatayım: büyük millet meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.
büyükelçi yemeğini bitirmişti. atatürk'ü selamlayıp, tek kelime söylemeden ankara palas'ı terk etti.
mussolini'nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. sanki, atatürk'ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, rodos adasına asker yığmaya başladı.
birkaç ay sonra da italyan büyükelçisi, cumhurbaşkanımızla görüşmek üzere randevu istedi. belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu o'na vermek niyetinde idi.
atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti.
fakat, daha onun konuşmasına fırsat bırakmadan :
- bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim, diyerek yandaki odaya geçti.
on dakika sonra atatürk, mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:
-buyurun, şimdi sizi dinliyorum, dedi.
italyan büyükelçisi, afallamış gözlerle o'na baktıktan sonra, kekeleye kekeleye şunları söyleyebildi:
- ekselanslarına, duce'nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim.
başka tek laf etmeden çıktı, gitti.
ertesi gün mussolini, rodos'daki askerlerini geri çekmiş bir daha da antalya'nın adını ağzına almamıştır.
atatürk, o günlerde bir akşam italyan büyükelçisinin ankara palas'ta yemek yemekte olduğunu duyunca, onun yanındaki masayı kendisine hazırlamalarını emretti ve birkaç dakika sonra oraya gitti. büyükelçi ile selamlaşıp yerine oturdu fırsatı kaçırmada herkesin duyması için tercüman aracılığı ile yüksek sesle ona hitap etti:
- antalya'yı istiyormuşsunuz. antalya, bizim italya'daki elçimizin cebinde değil ki, çıkarıp size versin. antalya buradadır, anadolu'da? niçin gelip almıyorsunuz? ekselans duce'ye( mussolini'ye) bir teklifim var:
ordusunu göndersin, dövüşelim. kim kazanırsa antalya onun olur.
büyükelçi:
- bu bir savaş ilanımı ekselans? diye sordu.
- hayır. ben burada herhangi bir vatandaş gibi konuşuyorum. türkiye adına savaş ilanına sadece türkiye büyük millet meclisi yetkilidir. ama şunu da hatırlatayım: büyük millet meclisi, zamanı gelince, benim gibi basit yurttaşların duygularını da göz önüne alır.
büyükelçi yemeğini bitirmişti. atatürk'ü selamlayıp, tek kelime söylemeden ankara palas'ı terk etti.
mussolini'nin hala aynı saçmalıklara devam ettiği görülmekte idi. sanki, atatürk'ün o sözlerine cevap vermek istiyormuşçasına, rodos adasına asker yığmaya başladı.
birkaç ay sonra da italyan büyükelçisi, cumhurbaşkanımızla görüşmek üzere randevu istedi. belki hükümetinin bir notasını, bir ültimatomunu o'na vermek niyetinde idi.
atatürk, elçiyi günlük kostümü ile kabul etti.
fakat, daha onun konuşmasına fırsat bırakmadan :
- bana on dakika müsaade etmenizi rica ederim, diyerek yandaki odaya geçti.
on dakika sonra atatürk, mareşal üniformasını ve çizmelerini giymiş olarak elçinin yanına döndü ve:
-buyurun, şimdi sizi dinliyorum, dedi.
italyan büyükelçisi, afallamış gözlerle o'na baktıktan sonra, kekeleye kekeleye şunları söyleyebildi:
- ekselanslarına, duce'nin selamlarını ve iyi dileklerini takdim etmek için rahatsız etmiştim.
başka tek laf etmeden çıktı, gitti.
ertesi gün mussolini, rodos'daki askerlerini geri çekmiş bir daha da antalya'nın adını ağzına almamıştır.
devamını gör...
zamanla sevmek vs ilk görüşte aşk
ilk görüşte aşık olup zamanla sevmek en güzeli.
devamını gör...
normal sözlük ada alma destek platformu
haydi ortaklaşa ada'ya girelim..

kayıp düşenler mi desen deniz de boğulanlar mı desen aç acına yarışma yapanlar mı, mangal yakanlar mı? nereden baksan fitneli fesatlı bir ortam'ın temellerini atmış oluruz hem fena mı olur? o ada bizim ada'mızdır ama gitmesekte almasak da...* o ada... daha fazla yazamayacağım bir adam bile yok anlıyor musun?*

kayıp düşenler mi desen deniz de boğulanlar mı desen aç acına yarışma yapanlar mı, mangal yakanlar mı? nereden baksan fitneli fesatlı bir ortam'ın temellerini atmış oluruz hem fena mı olur? o ada bizim ada'mızdır ama gitmesekte almasak da...* o ada... daha fazla yazamayacağım bir adam bile yok anlıyor musun?*
devamını gör...
şarkılarda sorulan en zor soru
yetinmeyi bilir misin,
sana verdiği kadarıyla hayatın?
sana verdiği kadarıyla hayatın?
devamını gör...
entry girdiğin başlığın aşağıya kayışını izlemek
bu benim lanetim olabilir.yazıyorum çiziyorum sonra bakıyorum benden sonra neler yazılmış,yok!kaç adım aşağıda.resmen başlık kapatıcı gibi hissediyorum kendimi*
sözlük hassas kalpler için cehennemdir.*
sözlük hassas kalpler için cehennemdir.*
devamını gör...
haydut devlet
uluslararası siyasi literatüre giren terim. kural ve hukuk tanımayan, küresel ve bölgesel barışı tehdit eden, suç örgütlerine destek veren, kendi koyduğu kurallara uymayan yönetim... kötülük toplumunun kötülük yurdunda en son göz göre göre övünülerek işlenen suç : maske mesafe diyerek yapılan tıka basa kongreler. kimin gücü kime yeterse...
devamını gör...
yazarların cinsel olmayan fantezileri
herkesi tanıdığım ve her şeyi bildiğim bir dünya hayal ediyorum.
tüm insanların doğdukları andan itibaren yanındayım. acılarına, sevinçlerine ortağım. güldüklerine gülüyorum, ağladıklarına ağlıyorum.
her şehirde de yaşama imkanı var bu dünyada. dünyada olan hiçbir şeyi kaçırmıyorum. ığdırda da yaşıyorum sidneyde de.
nedendir bilmem, her şeyi bilmek ve herkesi tanımak istiyorum. gülüşlerden, gözyaşlarından mahrum kalmak istemiyorum.
tüm insanların doğdukları andan itibaren yanındayım. acılarına, sevinçlerine ortağım. güldüklerine gülüyorum, ağladıklarına ağlıyorum.
her şehirde de yaşama imkanı var bu dünyada. dünyada olan hiçbir şeyi kaçırmıyorum. ığdırda da yaşıyorum sidneyde de.
nedendir bilmem, her şeyi bilmek ve herkesi tanımak istiyorum. gülüşlerden, gözyaşlarından mahrum kalmak istemiyorum.
devamını gör...
atomların kökeni
evrendeki her şeyi oluşturan atomların çıkış noktası.
atom dediğimiz şey, proton ve nötron adlı parçacıkların çekirdek denen bir bölgede toplanması, bu çekirdeğin dışındaki bir hacimde de elektronların dolanmasından ibaret bir yapı. o halde bu parçacıkları bir araya getirip bir atom oluşturabiliriz diyebilirsiniz ama bu öyle normal koşullar altında yapılabilecek bir şey değil. zira çekirdekteki protonlar, pozitif yüklü parçacıklar ve birbirlerini itiyorlar. bunları bir arada tutmak için büyük bir enerji gerekiyor.
çekirdekteki proton ve nötronları bu şekilde bir arada tutmak için gereken sıcaklık, 100.000.000 kelvin civarında. doğal olarak biz bunu yeryüzündeki laboratuvarlarda oluşturamıyoruz. fakat bundan çok daha yüksek sıcaklık değerleri, evrenin oluşum anında, yani büyük patlama aşamasında mümkündü.
bahsi geçen dönemde ortada atomlardan ziyade, bağımsız atom altı parçacıklardan oluşan çok yoğun bir plazma vardı. büyük patlamanın hemen akabinde gerçekleşen kozmik enflasyon sonrasında ortam biraz "soğuduktan" sonra, bu parçacıkların bazıları, yani proton ve nötronlar, birbirlerine yapışmaya başladı. böylece ilk atom çekirdeklerinin temeli atılmış oldu. zaten pozitif yük olan protonların varlığı, negatif yüklü elektronların da zamanla ortama çekilmesi anlamına gelecekti.
bu şekilde hidrojen, helyum, lityum ve berilyum oluşmaya başladı çünkü bunlar en hafif ve basit atomlardı. bu sürece "büyük patlama nükleosentezi" diyoruz.
bu hafif elementlerin ortaya çıkışından yaklaşık 100.000.000 yıl sonra yavaş yavaş ağır elementler de oluşmaya başlayacaktı çünkü artık yıldızlar yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. yıldız çekirdekleri, sıcaklığı çok yüksek olan ikinci ortamdı. böylece bu ortam, hafif elementleri birbiriyle kaynaştırıp daha büyük elementlerin oluşumunu, yani nükleer füzyonu gerçekleştirmeyi başardı. zaten yıldızların enerjisi de bu yolla üretilir.
ancak bunun da bir sınırı vardır. periyodik tabloda demir atomuna kadar olan elementler (ki yaklaşık 22 taneler) bu yolla oluşabilir. fakat demir atomlarını birbirine kaynaştıracak güç yıldızlarda bile bulunmaz.
peki bundan daha ağır elementler nereden çıktı?
bu kez devreye "nötron yakalama" adlı süreç girer. nötronlar yüksüz parçacıklar olduğundan, atom çekirdeğine girmeleri, protonların girişinden kolaydır. üstelik bozunarak proton, elektron ve elektron antinötrinosu oluşturabilirler. bunun anlamı, atomda daha fazla proton ve elektron oluşması ve daha ağır bir atomun ortaya çıkmasıdır. bu süreç çok yaşlı yıldızlarda oldukça yavaş şekilde işler. bu nedenle bu yıldızlarda çok fazla ağır element oluşamaz.
aslında evrende var olan bol miktardaki ağır elementin süpernovalarla ortaya çıktığı düşünüldü uzun süre. fakat astrofizikçilerin ağır element üretimi için son gözde adayı, nötron yıldızı çarpışmaları. aslında nötron yıldızları da süpernovaların sonucu olduğundan, ağır elementlerin süpernovalar sonrasında oluştuğu fikri çok da yanlış sayılmaz.
nötron yıldızı çarpışmalarında (birleşme de diyebiliriz) "hızlı nötron yakalama" sürecinin devreye girdiği tahmin ediliyor. gözlemler de bu tahmini destekliyor.
bir de son derece kararsız olup hemen radyoaktif bozunmaya uğrayan çok ağır atomlar var. bunların bir kısmını yapay olarak üretmek mümkün.
atom dediğimiz şey, proton ve nötron adlı parçacıkların çekirdek denen bir bölgede toplanması, bu çekirdeğin dışındaki bir hacimde de elektronların dolanmasından ibaret bir yapı. o halde bu parçacıkları bir araya getirip bir atom oluşturabiliriz diyebilirsiniz ama bu öyle normal koşullar altında yapılabilecek bir şey değil. zira çekirdekteki protonlar, pozitif yüklü parçacıklar ve birbirlerini itiyorlar. bunları bir arada tutmak için büyük bir enerji gerekiyor.
çekirdekteki proton ve nötronları bu şekilde bir arada tutmak için gereken sıcaklık, 100.000.000 kelvin civarında. doğal olarak biz bunu yeryüzündeki laboratuvarlarda oluşturamıyoruz. fakat bundan çok daha yüksek sıcaklık değerleri, evrenin oluşum anında, yani büyük patlama aşamasında mümkündü.
bahsi geçen dönemde ortada atomlardan ziyade, bağımsız atom altı parçacıklardan oluşan çok yoğun bir plazma vardı. büyük patlamanın hemen akabinde gerçekleşen kozmik enflasyon sonrasında ortam biraz "soğuduktan" sonra, bu parçacıkların bazıları, yani proton ve nötronlar, birbirlerine yapışmaya başladı. böylece ilk atom çekirdeklerinin temeli atılmış oldu. zaten pozitif yük olan protonların varlığı, negatif yüklü elektronların da zamanla ortama çekilmesi anlamına gelecekti.
bu şekilde hidrojen, helyum, lityum ve berilyum oluşmaya başladı çünkü bunlar en hafif ve basit atomlardı. bu sürece "büyük patlama nükleosentezi" diyoruz.
bu hafif elementlerin ortaya çıkışından yaklaşık 100.000.000 yıl sonra yavaş yavaş ağır elementler de oluşmaya başlayacaktı çünkü artık yıldızlar yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. yıldız çekirdekleri, sıcaklığı çok yüksek olan ikinci ortamdı. böylece bu ortam, hafif elementleri birbiriyle kaynaştırıp daha büyük elementlerin oluşumunu, yani nükleer füzyonu gerçekleştirmeyi başardı. zaten yıldızların enerjisi de bu yolla üretilir.
ancak bunun da bir sınırı vardır. periyodik tabloda demir atomuna kadar olan elementler (ki yaklaşık 22 taneler) bu yolla oluşabilir. fakat demir atomlarını birbirine kaynaştıracak güç yıldızlarda bile bulunmaz.
peki bundan daha ağır elementler nereden çıktı?
bu kez devreye "nötron yakalama" adlı süreç girer. nötronlar yüksüz parçacıklar olduğundan, atom çekirdeğine girmeleri, protonların girişinden kolaydır. üstelik bozunarak proton, elektron ve elektron antinötrinosu oluşturabilirler. bunun anlamı, atomda daha fazla proton ve elektron oluşması ve daha ağır bir atomun ortaya çıkmasıdır. bu süreç çok yaşlı yıldızlarda oldukça yavaş şekilde işler. bu nedenle bu yıldızlarda çok fazla ağır element oluşamaz.
aslında evrende var olan bol miktardaki ağır elementin süpernovalarla ortaya çıktığı düşünüldü uzun süre. fakat astrofizikçilerin ağır element üretimi için son gözde adayı, nötron yıldızı çarpışmaları. aslında nötron yıldızları da süpernovaların sonucu olduğundan, ağır elementlerin süpernovalar sonrasında oluştuğu fikri çok da yanlış sayılmaz.
nötron yıldızı çarpışmalarında (birleşme de diyebiliriz) "hızlı nötron yakalama" sürecinin devreye girdiği tahmin ediliyor. gözlemler de bu tahmini destekliyor.
bir de son derece kararsız olup hemen radyoaktif bozunmaya uğrayan çok ağır atomlar var. bunların bir kısmını yapay olarak üretmek mümkün.
devamını gör...
şuur
arapça görünen, bilinen anlamında olan 'şar' kökünden türemiş bir kelimedir. farkındalık* anlamında ki arapça kelime hissetmekle ilgilidir. ince duygu, anlayış ve bilgi sahibi olmalarından dolayı bazı insanlara şair denilmesi de aynı kök ile alakalıdır. şair, şuur sahibi anlamındadır.
günümüzde sosyologlar ve psikologlar tarafından, kişilerin kendi şahsiyetlerini, varoluş nedenlerini ve çevresini; algılamasından, kavramasından ve anlamasından sonra bu bilgiler doğrultusunda davranış ve eylemlerde bulunması hali olarak tanımlanır.
şuur kısaca kişinin varlığının farkına vardığı ve bu varlığın neler yapıp yapamayacağı hakkında düşünme sürecine girdiği bir uyanıklık halidir. toplumsal bir olgu olan şuur insanların yaşama biçimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıkar ve kişilerin yaşama biçimini yansıtır.
terminolojide 'bilinç' olarak ifade edilen kelimenin 'şuur'un ne anlamıyla ne de türkçe grameriyle bir alakası yoktur. basitçe bilmek kökünden bilinç diye yeni bir kelime türetip bunu şuur gibi çok geniş kapsamlı bir kavramı ifade etmek için kullanmak yetersiz ve hatalıdır. aynı zamanda nörologlar ve fizyologların ifade ettiği gibi sadece bir 'uyanıklık durumu' olarak ifade etmek de yetersiz olmaktadır. içine uyanıklık halini de alan, kişinin kendi durumu, bilgisi, çevreden gelen informasyonlar ve bunların değerlendirilmesi ile kendi karar ve düşüncelerinden haberdar olması keyfiyeti olup son derece geniş bir ruhi faaliyeti gerektirir.
yıllarca 'bilinç' olmaktan ileriye gidememiş 'şuur', william james'in psikolojiyi şuurluluk halinin incelenmesi bilimi olarak tanımlamasıyla ve freud'un şuurun derinliklerini keşfetmesiyle daha geniş bir anlama hasıl olduğu anlaşılmıştır. freud'a göre şuur 3 seviyeden oluşuyordu;
1- aktif şuurluluk.
2- relatif şuurluluk.
3- tam şuursuzluk.
refleksçiler bütün şuurlu davranışları birer şartlı refleks olarak ileri sürüp, kişinin iradesini reddetmişlerdir. john broadus watson ise uyarılara verilen gelişmiş ve farklılaşmış cevaplar olarak tarif etmiştir. bu iki yaklaşımda şuuru inkar etmektedir ancak insan ve hayvan davranışlarını birbirinden ayırmada şuur'un baş rolde olması bu yaklaşımları geçersiz kılmıştır.
şuur, psikofizyolojik açıdan ele alındığında 3 temel şartın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
1- uyanıklık.
2- merkezi sinir sisteminin sağlam olması ve dışardan gelen uyarıların beyin tarafınan idrak edilmesi.
3- idrak edilen duyumların kalitelerinin ve değerlerinin belirlenmesi.
bu 3 temel şart gerçekleştiğinde kişi kendisinden ve çevresinden haberdar olur.
alfred fessard* kişilerin şuurlu sayılabilmesi için bu 3 şartın yanında, ' haberdar olduklarından haberdar olma durumu' olarak tanımladığı 4. bir şartın da mecburi olduğunu belirtmiştir.
tekrar edecek olursak şuur, ne tek başına bir 'uyanıklık' durumu ne de basitçe bir 'bilinç' değildir..
günümüzde sosyologlar ve psikologlar tarafından, kişilerin kendi şahsiyetlerini, varoluş nedenlerini ve çevresini; algılamasından, kavramasından ve anlamasından sonra bu bilgiler doğrultusunda davranış ve eylemlerde bulunması hali olarak tanımlanır.
şuur kısaca kişinin varlığının farkına vardığı ve bu varlığın neler yapıp yapamayacağı hakkında düşünme sürecine girdiği bir uyanıklık halidir. toplumsal bir olgu olan şuur insanların yaşama biçimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıkar ve kişilerin yaşama biçimini yansıtır.
terminolojide 'bilinç' olarak ifade edilen kelimenin 'şuur'un ne anlamıyla ne de türkçe grameriyle bir alakası yoktur. basitçe bilmek kökünden bilinç diye yeni bir kelime türetip bunu şuur gibi çok geniş kapsamlı bir kavramı ifade etmek için kullanmak yetersiz ve hatalıdır. aynı zamanda nörologlar ve fizyologların ifade ettiği gibi sadece bir 'uyanıklık durumu' olarak ifade etmek de yetersiz olmaktadır. içine uyanıklık halini de alan, kişinin kendi durumu, bilgisi, çevreden gelen informasyonlar ve bunların değerlendirilmesi ile kendi karar ve düşüncelerinden haberdar olması keyfiyeti olup son derece geniş bir ruhi faaliyeti gerektirir.
yıllarca 'bilinç' olmaktan ileriye gidememiş 'şuur', william james'in psikolojiyi şuurluluk halinin incelenmesi bilimi olarak tanımlamasıyla ve freud'un şuurun derinliklerini keşfetmesiyle daha geniş bir anlama hasıl olduğu anlaşılmıştır. freud'a göre şuur 3 seviyeden oluşuyordu;
1- aktif şuurluluk.
2- relatif şuurluluk.
3- tam şuursuzluk.
refleksçiler bütün şuurlu davranışları birer şartlı refleks olarak ileri sürüp, kişinin iradesini reddetmişlerdir. john broadus watson ise uyarılara verilen gelişmiş ve farklılaşmış cevaplar olarak tarif etmiştir. bu iki yaklaşımda şuuru inkar etmektedir ancak insan ve hayvan davranışlarını birbirinden ayırmada şuur'un baş rolde olması bu yaklaşımları geçersiz kılmıştır.
şuur, psikofizyolojik açıdan ele alındığında 3 temel şartın gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
1- uyanıklık.
2- merkezi sinir sisteminin sağlam olması ve dışardan gelen uyarıların beyin tarafınan idrak edilmesi.
3- idrak edilen duyumların kalitelerinin ve değerlerinin belirlenmesi.
bu 3 temel şart gerçekleştiğinde kişi kendisinden ve çevresinden haberdar olur.
alfred fessard* kişilerin şuurlu sayılabilmesi için bu 3 şartın yanında, ' haberdar olduklarından haberdar olma durumu' olarak tanımladığı 4. bir şartın da mecburi olduğunu belirtmiştir.
tekrar edecek olursak şuur, ne tek başına bir 'uyanıklık' durumu ne de basitçe bir 'bilinç' değildir..
devamını gör...
hafızada yer kaplayan gereksiz bilgiler
hindistan'da bıyık bırakan polislerin zam alıyor olması. bir yurt dışı eğitim programına başvururken karşılaştığım "kültür" sorusuydu. ilginç, ne diyelim?
devamını gör...
aşk ne güzel şey
devamını gör...